27 Haziran 2014 Cuma

MUSUL (Konsolosluk Rehineleri ve Esir edilmiş TIR Şoförleri) İLE İLGİLİ SENARYOLAR

OYUN İÇİNDE OYUN!‏..
MUSUL REHİNELERİYLE İLGİLİ ANKARA'DA 2 SENARYO?
Musul'da IŞİD tarafından rehin alınan Başkonsolosluk rehinelerini kim kurtaracak? Ankara'da konuşulan 2 senaryo var... Erdoğan mı yoksa İhsanoğlu mu?
Musul'da kontrolü ele geçiren IŞİD militanları 11 Haziran günü Türkiye'nin Musul Başkonsolosluğunu basıp, 49 konsolosluk çalışanını rehin almıştı.
Türk ekibinden hala haber yok.... Süreçle ilgili spekülasyona açık iddiaların ise ardı arkası kesilmiyor.
SENARYO 1
Ankara kulislerinde dalgalanmaya sebep olan iddiaya göre Başkonsolosluk çalışanları 1 Temmuz'a kadar salıverilecek. Bu öngörüde bulunanların dayanağı, Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı adaylığını 1 Temmuz Salı günü açıklayacak olması... Bu çevreler rehin alınma olayının başlangıçtan itibaren bir senaryo dahilinde gerçekleştiğini savunuyorlar...
Buna gerekçe olarak da;
AKP Hükümeti'ni bir süredir IŞİD militanları ile arayı iyi tuttuğu, Türkiye'den IŞİD'e CHP ve MHP'nin de dile getirdiği gibi "çeşitli yardım" sevkıyatı yapıldığı, Örgütün önde gelenlerinin Türkiye'de tedavi edildiği, Örgüt militanlarının Hatay üzerinden bölgeye transit geçiş yapma imkanı sağlandığını...
iddialarını öne sürerek, IŞİD'den küçük bir "jest" istenmiş olabileceği iddia ediliyor.
1 TEMMUZ'A KADAR SERBESTLER Mİ?
 Buna göre 1 Temmuz Salı gününe, yani Başbakan'ın Cumhurbaşkanı adaylığını şaşalı bir törenle açıklayacağı ana kadar Başkonsolosluk personeli Türkiye'ye doğru yola çıkmış, hatta belki de Ankara'ya varmış olacak...
Erdoğan da adaylığını böylesi bir başarı hikayesi ile taçlandırmış olacak...
Bu salıverme olayı ile kamuoyu "49 rehineyi IŞİD gibi kanlı bir örgütün elinden, bir kişinin bile burnu kanamadan alan, ancak bölgenin önemi bir lideri olabilir" mesajı verilmiş olacak...
Hatta iddialara göre Salı gününe kadar Türkiye'nin IŞİD ile "danışıklı-dövüş"lü bir çatışmaya bile gireceğini iddia edenler var...
SENARYO 2
İşte tam da bu noktada devreye ikinci bir senaryo daha giriyor. Buna göre ise "çatı aday" Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu geniş diplomasi ağını kullanarak rehineleri serbest bıraktıracak....
İhsanoğlu'nun dünya genelindekü güçlü diplomatik ilişkileri ve etkili bağlantıları dünyaca biliniyor...
Bu ilişkiler bütününde Arapların yerinin çok daha ayrı olduğu görülüyor.
İşte son günlerde Ankara kulislerinde son günlerde böyle ilginç senaryolar konuşuluyor. Gerçeğin nasıl şekilleneceğini ise önümüzdeki birkaç gün gösterecek... (REF: UNİTED-TURKS GRUP; 27.06.2014-ANKARA)
YORUM VE KATKI:
İşte..............! Olabilir mi................? Neden olmasın.............? Ecevit'e Apo'yu CIA-MOSSAD getirtmedi mi...............? Ecevit Başbakan olmadı mı.....................?
Posted by: ZEKI SAHIN zekisahin@yahoo.com
[UNITED-TURKS]  Bülent ESİNOĞLU-Mezhepçi, ABD vesayetli dış siyaset ve Türkmenler
[T.C. Oraj POYRAZ included below]
Dünyanın en kaypak, en kararsız, en iradesiz milletini tebrik ediyorum. Şu topraklarda yaşayanlar güvenip de yola çıkan herkes yaya kaldı. Son üç yüz yılımız utanç hikâyesidir. Dünyanın en pahallı gayri menkulü üzerinde oturuyoruz. Ve bir kalabalık oluşturmaktan başka bir özelliğimiz yok. Bir koyun sürüsü gibi başka milletlerin bize biçtiği rolleri oynamaktan çok keyif alıyoruz. Biz buyuz. Ya utanın kendinizi düzeltin, ya da utanmayın, kolay, rahat bir yolda devam edin. Bu kadar basittir. Oraj POYRAZ & L2fSIJNoA0xfSNxA
Bülent ESİNOĞLU-Mezhepçi, ABD vesayetli dış siyaset ve Türkmenler
1990’lı yıllarda başlayan Amerika’nın bölge tasallutu; bölgeyi cehenneme cevirdi.
Bölgeyi Amerikan çıkarlarına göre düzenlemek, bölge ülkelerinin çıkarları ile çatışan bir amaçtı.
Amerika, bölgedeki çıkarlarına ulaşmanın en kestirme yolu olarak, İslam ülkeleri arasındaki çelişkileri kullandı....
İngilizlerden miras aldıkları bu stratejinin temeli; Sünni Şii çatışmasıydı.
Amerika’nın bu dış siyaset öngörüsüne, Davutoğlu nasıl yorumluyordu?
Amerika’nın bölge politikaları bizim politikalarımızla örtüşüyor.
Nasıl bir felaketle örtüştüğümüz artık cümle âlemin bildiği bir şey…
Amerika, İran’ı dize getirmek adına, Sünni Hilal, Sünni Blok adına ne derseniz deyin, bir güç bloku oluşturdu.
Sünni Blok’ta Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Ürdün yer aldı.
ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan; Sünni Terörüne silah ve lojistik verdi.
Suriye halkı ve devleti, Sünni Mezhepçi terörle, üç buçuk yıldır uğraştı.
Uğraşmaya devam ediyor.
Sünni yobazlık adına, Emevi Camiinde namaz kılmayı çok arzu ediyorlardı.
Şam’da namaz kılmak adına, Sünni terör örgütlerine tonlarca silah gönderildi.
Suriye, Rusya ve İran’ın yardımıyla, Sünni terör örgütü IşiD’ı Suriye’den Irak’a sürdü.
Sorun aynı sorun olarak Irak’a taşındı.
Şimdi IŞİD terör örgütü, ABD ve Türkiye tarafından Maliki’ye karşı kullanılıyor.
Tıpkı Suriye’de Esad’ı devirmek için kullanıldığı gibi…
Irak’a karşı, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın tertiplediği Sünni terör yürütülüyor.
ABD ve Türkiye bir yandan IŞİD’ı örtülü olarak desteklerken, öte yandan, Maliki konusunda siyasi karşıtlık yürütüyor.
Anlayacağımız, gene bildik siyasetler; Sünni Şii çatışması…
Gerek Suriye’de, gerek Irak’taki Türkmenler Şii olduklarından çatışmanın ortasında kaldılar.
Yani Sünni terörünü destekleyen AKP’den Şii Türkmenleri koruması beklenemezdi.
Öyle de oldu. AKP iktidarı Türkmenlerin liderlerini çağırıp nasihat geçiyor.
Bir şey yapıyormuş gibi rol kesiyor.
Belki IŞİD’a yalvarıyordur, aman Türkmenlere saldırmayın bir zorda kalırız diye…
AKP iktidarı içine düştüğü yobaz siyaset yüzünden, Türkmenlere de sahip çıkmıyor.
Susun diyor. Bölgede ki, Sünni/Şii çatışması öyle boyutlara yükselecek ki, yobaz ve ABD vesayetindeki AKP siyasetleri, Suriye’deki gibi çökecek, bu siyasetleri yürütenleri de içine alacaktır. Bir şey dikkatinizi çekiyor mu?
Erdoğan, kendisine karşı söylenmiş incir çekirdeği kadar eleştirilere, saatlerce cevap verirken, her gün ajanslar, gazeteler Türkiye’den Irak ve Suriye’ye silah sevkiyatını yazarken, Erdoğan’dan çıt yok. AKP iktidarı için Türkmenlerin Sünni Araplar kadar değeri yoktur.
Çünkü onların varlığı; AKP’nin Sünni siyasetlerine karşı.
Kerkük’te ne oldu derseniz? AKP, Türkiye’yi bölme müttefiki Barzani’ye ittifakın hediyesi olarak bahşetti.
Orada Türkler varmış! Hadi canım sende… Sünni değiller ki…
Mezhepçi, gerici, ABD vesayetçisi siyasetlerle, Türkiye’nin hakları savunulamaz ki…
25.6.2014, bulentesinoglu@gmail.com

14 Haziran 2014 Cumartesi

Gizlenen pazarlık!.. Şoförleri öldürme tehdidinde bulunan IŞİD’in rehinelere karşılık militanlarını istediği ileri sürüldü.

Gizlenen pazarlık
Şoförleri öldürme tehdidinde bulunan IŞİD’in rehinelere karşılık militanlarını istediği ileri sürüldü.
Rehine krizinde 3 günü geride bırakan hükümet, aşiret liderleri aracılığıyla temesa geçtiği IŞİD ile uzlaşma sağlayamadı. Cumhuriyet'ten Duygu Güvenç'in haberine göre; IŞİD'den Türk rehinelere karşılık Ankara'ya bir talep iletilmedi. Bu durum, rehine sürecinin çabuk sonuçlanmayabileceği, daha devam edebileceğinin göstergesi olarak yorumlandı. Hükümetin konsolosluk baskınının hemen ardından rehinelerin bırakılacağına ilişkin iyimser açıklamalarına karşın, sürecin uzama sinyallerinin gelmesi, ''Bilinmeyen büyük bir pazarlık mı'' var sorularına neden oldu. Türkiye, 7 gün gecikmeyle Türk vatandaşlarına Irak'ı terk etmeleri için çağrı yaptı. Dışişleri Bakanlığı, ''Musul, Kerkük, Selahattin, Diyala, Anbar ve Bağdat'ta bulunan vatandaşlarımızın can güvenlikleri bakımından her koşulda müteyattız bulunarak, mümkün olan en kısa sürede bu vilayetlerden ayrılmaları ve bu vilayetlere seyahat etmekten kaçınmaları kuvvetle tavsiye edilmektedir'' açıklamasını yaptı. Önceki gün saat 22.10'da yapılan seyahat uyarısının geri çekilmesinin ardından dün yapılan açıklamada, Irak'taki Türk vatandaşlarına Bağdat, Basra ve Erbil'deki temsilciliklerle temasa geçilmesi önerildi. Oysa ilk açıklamada, Türklerin Irak'tan ayrılmaları için kullanacakları kara ve hava güzergahları yer almıştı.
Tahliye için koordinasyon
Musul'da Başkonsolosluğu basan IŞİD'in Başkonsolos ve diplomatlarla personeli rehin almasının ardından önceki gün muhalefet partilerini ziyaret ederek bilgilendiren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün de MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın yanı sıra Enerji ve Ulaştırma Bakanları ile Dışişleri Bakanlığı'nda bir koordinasyon toplantısı düzenledi. Toplantıda, hem Irak'tan enerji sevkiyatı, hem de 5 binden fazla mazot taşıyan kamyoncunun durumu ele alındı.
Ankara, 80 rehine kurtulmadan bir operasyona sıcak bakmıyor. Değerlendirmelerde, önceliğin Türk vatandaşları olduğu belirtilirken, diğer yandan da olması bir ABD operasyonu öncesinde Türk vatandaşlarının Irak'tan ayrılması için hazırlıklar yapılıyor. Toplantıda, olası tahliye koşulları da gözden geçirildi. Bu çerçevede, THY, yolcu kapasitesi yüksek uçaklarını ve ek seferlerini Irak'tan ayrılmak isteyen Türkler için hazırlamaya başladı. Önümüzdeki günlerde THY'nin uçaklarının tahliye için harekete geçmesi bekleniyor. Toplantıda, Irak'taki Türk vatandaşlarının tahliyesi için başta uçak seferlerinin arttırılması olmak üzere tedbirler masaya yatırıldı.
Başkonsolosluk ekibi tek yerde
Kaynaklar, IŞİD'in elindeki 49 rehine ile kısıtlı iletişim olanağı sağlanabildiğini belirtti. Başkonsolos Öztürk Yılmaz'ın da, çalışanlarla birarada olduğu, rehinelere yemek sağlandığı ve birlikte tutuldukları öğrenildi. 31 kamyon şoförü ile de iletişimin ayrı bir hattan devam ettiği belirtilirken, sağlıklarının iyi olduğu öğrenildi.
Diplomatik kaynaklar, IŞİD ile doğrudan görüşme yapılıp yapılmadığı sorularına, ''Gerekli olan herkesle görüşüyoruz'' yanıtını verirken, temasların özellikle Sünni Aşiret liderleri aracılığıyla sürdüğü öğrenildi. Türk rehinelerin önce serbest bırakıldıkları, daha sonra bir başka grubun devreye girdiği iddialarına ise yalanlama gelmedi.
Pazarlık aracısı aşiret liderleri
Hükümet, Türk rehinelerin bırakılması için IŞİD ile hem doğrudan hem de dolaylı temas halinde. Görüşmelerin bir ucunda ise Kürt bölgesinin önde gelenleri var. Aşiret ağaları aracılığıyla kurulan temasa karşın, IŞİD içinde de farklı görüşlerin dile getirildiği haberlerine yer verildi. Hükümete yakın basın organları, Türk rehineler için, IŞİD'in ''Onlar rehine değil, misafirimiz'' ifadesine yer verirken, diplomatik kaynaklar ise farklı bir tanımlama yaparak, ''Onlar rehine değil, alıkonulmuş Türk vatandaşları. Rehine olsalardı bir talep sunulurdu. Sunulmuş bir talep yok ancak vatandaşlarımızın yurda dönmesi için herkesle her düzeyde temas halindeyiz'' ifadesini kullandı.
''Türkiye, IŞİD'e göz yumdu''
IŞİD baskını sonrası Irak'taki son gelişmeleri ORSAM'ın düzenlediği konferansa katılan konuşmacılar olayları değerlendirdi;
Goran Hareketinden akademisyen Serdar Aziz: ''Peşmergelerin şuan Kerkük'te çünkü Irak hükümeti güvenliği sağlayamıyor ve güvenlik sağlanana kadar da orada kalacaktır. Bu hükümet ile kürt hükümeti arasındaki bir anlaşmanın sonucu. Şimdi yeni bir dönem ile karşı karşıyayız. Sünni Araplar marjinalleşti. Ordu kaynıyor ve yıllarca eğittikleri ordu 10 gün bile kalamadı. ABD'nin bir operasyonu durumu daha kötü yapabilir. Bence Sünnilerin de kendilerine ait bir federasyon hakkı var. Türkiye, gözlerini kapatarak IŞİD'e göz yumdu. IŞİD önce Suriye'de güçlendi daha sonra bölgeye geldi. Bu süreçte Türkiye de Maliki de hatalıydı, yanlış yaptı.''
Bağdat'taki Hivar El Fikr Enstitüsünden Dr. Ali Abdülemir: ''Bu olaylar bizim de emniyet güçlerimize dikkat etmemiz gerektiğini gösterdi. Irak bu bölgeyi yakın zamanda geri alacaktır. Türkiye'nin bu önemli durumda istihbarat gibi yardımı önemli olacaktır, fırsattır. Kerkük'te peşmergenin görev yapmasını Maliki kendisi istedi. Onlar da Irak askeridir.
Irak Kerkük'teki varlıklarını bırakmaz.
Selahaddin Üniversitesi'nden Osman Ali: Kürt liderler açıkça 'geliyor' dediler ama Maliki ortaklığı bitirmeyi tercih etti. Seçimlerin sonunda en çok kaybeden Türkmenlerdir. Maliki grupları marjinalize etti bunun sonucunda da ordu dağıldı. Irak İletişim ve Medya Komisyonu Temsilcisi Salem Maskhour: ''Irak'ta ciddi bir bölünme söz konusu. Iraklılar, IŞİD'i Suriyelilerin desteklediğini düşünüyorlar. IŞİD, Esad'a karşı mücadele eden gruplara karşı güç kullandı. Türkiye'nin buradaki tutumu kimden yana net değildi. IŞİD; ABD ile bölgesel güçlerin desteği ile büyüdü. Bu güçlerin kimler olduğu belli. IŞİD sünni bir örgüt ise niçin sünnilere saldırıyor. Sünni olan El Nusra cephesiyle savaşıyorlar.''
'Her gün bir şoför öldürürüz'
Irak'ta 32 Türk şoförü kaçıran IŞİD'in, istedikleri 5 milyon dolarlık fidye ödenmediği takdirde her gün bir şoförü öldüreceği tehdidinde bulunduğu iddia edildi. Bir petrol firmasına bağlı olarak çalışan ve İskenderun Limanı'ndan Musul yakınlarındaki Geyara bölgesindeki bir termik santrala akaryakıt taşıyan 32 TIR şoförü, Musul'u ele geçiren IŞİD örgütü tarafından rehin alındı. IŞİD'in kaçırdığı şoförler için Gaziantep'teki firmayı telefonla arayarak toplam 5 milyon dolar fidye istediği, paranın verilmemesi halinde her gün bir şoförün öldürüleceği ve bir TIR'ın da yakılacağı tehdidinde bulunduğu ileri sürüldü. 100 bin 5 milyon'a çıktı IŞİD'in rehin aldığı şoförlerden bazılarının yakını Kuzey Irak'ın Erbil kentine gelerek burada gelişmeleri takip etmeye başladı. Aileler sık sık Mahmur Bölgesi'ne geçerek burada umutla bekliyor, Erbil'de 5 gündür bulunan, kaçırılan şoför Mehmet Nezir Çakar'ın amcası Abit Çakar, daha önce 100 bin dolar civarında olan fidyenin, söz konusu kişiler tarafından bu kez 5 milyon dolara çıkarıldığını ve bu paranın şoförlerin bağlı olduğu şirketten istendiğini söyledi. Şoförler ile görüşemediklerini kaydeden Çakar, ''Hepsinin pasaportları ellerinden alınmış. Araçlarıyla birlikte bir parka çekilip burada başlarına silahlı adamlar konulmuş. Türkiye'deki yetkililerin işi sadece konuşuyorlar. Çoluk çocukları tedirgin onları bekliyoruz.'' dedi. '5 milyon doları nereden bulacağız?' Oğlu Mustafa Tezdöner'in de Musul'un Geyara bölgesinde rehin tutulduğunu belirten Abdülvahap Tezdöner ise, ''Firmanın bu Geyara bölgesindeki köylülerin çalışmalarına karşı paralarını vermediği söyleniyor. Bu ne kadar doğru tabii bilmiyoruz. Biz 5 milyon doları nerede bulacağız. Açlıktan nefesimiz kokuyor zaten'' dedi.
(©DHA & GAZETEPORT, www.gazeteport.com.tr, Güncelleme: 14.6.2014 11:34)
Ahmet Türk'ten bomba iddia!
MARDİN Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, ''Türk hükümeti IŞİD çetelerinin sınırdan Suriye’ye geçişine yakın zamana kadar izin verdi'' dedi. Mardin’e gelen Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Stefano Manservisi, yanında bir grup Türk ve yabancı gazeteciyle Mardin Büyükşehir Belediyesi’ni de ziyaret etti. Büyükşehir Belediye Başkanı bağımsız Ahmet Türk, basın mensuplarının Musul’da yaşananlar ve çözüm sürecine ilişkin sorularını yanıtladı.
SINIRDAN RAHATÇA GEÇTİLER
IŞİD militanlarının Türkiye- Suriye sınırında rahatça hareket ettiği söyleyen Ahmet Türk, hükümeti de yakın zamana kadar buna izin vermekle suçladı. Ahmet Türk, "Türk hükümeti IŞİD çetelerinin Suriye’ye geçmelerine izin verdi. Çünkü, PYD’nin kuzey Suriye’de güçlenmesini istemiyordu. Hem IŞİD çetelerine destek verip, hem barış sürecinden söz etmek samimiyet değildir" dedi.
TÜRKİYE’DE TEDAVİ EDİLDİLER
Suriye’de çatışmalarda yaralanan IŞİD militanlarının Türkiye’de tedavi edildiği görüşünü de savunan Ahmet Türk, şunları söyledi: "IŞİD çeteleri silahlı bir şekilde Türkiye’den Suriye içine gittiler ve bunlara Türk hükümeti tarafından yakın zamana kadar göz yumuldu. Mardinliler bu gerçeği gözleriyle gördü. Bunların fotoğrafları elimizde mevcut. Suriye’den gelen IŞİD militanları Türk sınırında kabul edildi, tedavileri yapıldı ama yaralı ve yaşlı Suriyeli Kürtlerin girişine izin verilmedi."
Ahmet Türk, Türk ve yabancı gazetecilerle görüşmesinde "IŞİD çetelerinin Türkiye’nin başına bela olacağını hep gündeme getirmiştik" diye konuştu.
(DHA | 13 Haziran 2014 Cuma) 
***
Türkmen Katliamına Seyirci Kalmayacağız
Demokrasi getirmek vaadiyle topraklarına girilen ancak etnik bir ayrışma ve bölünmeye doğru itilen sınır komşumuz Irak’ta yaşanan gelişmeler gün geçtikçe bölgeyi içinden çıkılmaz bir duruma sürüklemektedir.
Yıllardır Kerkük’te soydaşlarımıza yönelik uygulanan asimilasyon çabaları aralıksız devam ederken geçtiğimiz günlerde Musul’da konsolosluğumuza yapılan baskın ve akabinde bir Türkmen kenti olan Telafer’de soydaşlarımızın yaşadığı zulüm ve maruz kaldığı katliam artık sabırlarımızı taşırmıştır.
YENİ ORTADOĞU'NUN DOĞUM SANCILARI....
“Yeni Ortadoğu’nun doğum sancıları” diyerek Irak devletini bölüp parçalayan zihniyet bugün yaşananların zeminini hazırlamış ve bölgeyi bir ateş sarmalının içine atmıştır. Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatu gibi Türkmen nüfusunun yoğun olarak yaşadığı kentlerde peş peşe yaşanan olaylar ise bu coğrafya’da Türk isminin silinmesi için çabalayan şer odaklarının ekmeğine yağ sürmektedir.
Yüzyıllardır Türkmen kardeşlerimizin huzur içinde yaşadığı bu topraklarda yapılmak istenen bu asimilasyonu dünya devletlerinin seyirci kalması asla kabul edilemez Hükümetin bölgede yaşananlara karşı sergilediği tavır ise akıllara ziyan bir yaklaşımdır.
Kenar-ı Dicle’deki koyunun hesabının kendilerinden sorulacağını ifade edenler acaba Türkmeneli’ndeki soydaşlarımızı ne olarak görmektedirler? Her sözlerinde tek millet, tek bayrak, tek vatan diyenler soydaşlarımızın yaşadıkları katliam karşısında neden sessiz kalmaktadırlar?
Bölgede IŞİD adında bir terör örgütü peydah olmuş Müslümanlık ve Cihad adı altında Türkmenleri ve Türk vatandaşlarını hedef almaktadır. Peşmerge yıllardır soydaşlarımıza zulm etmektedir. Terör örgütü bölgede kendine bir yer edinmiş ve Türkmeneli adını tarihten silmeye çalışmaktadır. Ne yazık ki, bölgedeki kardeşlerimiz tam bir ateş çemberinin ortasında bırakılmıştır.
Katliamına Seyirci Kalmayacağız
Tüm bunların karşısında Türkiye Cumhuriyetini yöneten siyasi irade ise kınama mesajları ve cılız çıkışlarla olan biteni sineye çekmektedir. Ne acıdır ki, ülkemizi yönetenler bölgeyi kan gölüne çeviren, toplu katliamlar yapan terör örgütü IŞİD’i hala “Terörist” olarak değil “IŞİD UNSURLARI” olarak tanımlamaktadırlar.
Ortada olan tek gerçek, Bayrağımız yerlerde, soydaşlarımız ise sürgün yollarındadır ve katledilmektedir. Katliamlar her geçen gün artarak devam etmekte, bölge adım adım felakete sürüklenmektedir. Bölgede yaşananlara başta Türk Hükümeti olmak üzere tüm dünya devletleri kısa zamanda müdahale etmeli ve Irak’ın toprak bütünlüğü derhal sağlanmalıdır. Türkmen soydaşlarımıza yönelik sürdürülen hain saldırılar engellenmeli ve Suriye’den kaçıp gelen insanlara gösterilen özveri onlara da sunulmalıdır. Türkmen kardeşlerimize yapılan katliamı ve bu katliama sessiz kalanları şiddetle kınıyoruz.
Türkiye Kamu-Sen İstanbul Teşkilatı olarak, çeşitli Sivil Toplum kuruluşları ile birlikte Irak’taki Türkmen Katliamını kınamak için 19 Haziran 2014 Perşembe günü saat 19.00’da İstanbul Üniversitesi önünde toplanarak Sultanahmet’e yürüyoruz.  Sultanahmet’te Ayasofya Camii Meydanında kitlesel basın açıklamasıyla zulme ve katliama seyirci kalınmamasını ve insanlığın görevini yapması için çağrıda bulunacağız.  Yürüyüş ve Kitlesel Basın Açıklamasına bütün duyarlı Kamu Çalışanlarını ve Vatandaşlarımızı bekliyoruz.
Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan
Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen
İstanbul İl Başkanı 

KAMU-SEN & TÜRK EĞİTİM SEN, 18.06. 2014

2 Haziran 2014 Pazartesi

Üzgünüz.., Doğu Türkistan Kapsama Alanı Dışında!.. Ahmet (hakiki/gerçek) TÜRK

Üzgünüz.., 
Doğu Türkistan Kapsama Alanı Dışında!..
Türkiye'nin üç katı toprak genişliğine sahip olan Doğu Türkistan; bağımsız bir devlet iken Çin tarafından işgal edilen, en ufak bir hak arama talebine matuf nümayişte dahi Çin askerlerinin gerçek mermilerle insanları taradığı baskı ve zulüm yurdu… Öyle bir baskı ve zulüm yurdu ki; bırakın cinayetleri idamları, 1964’ten bu yana 50’ye yakın nükleer deneme gerçekleştirilen bu turan topraklarında, dozajları zaman zaman değişmekle beraber “sürekli ve planlı” birliğini mezalim var! Onca iğrenç ve insanlık dışı uygulamalara rağmen hala Birleşmiş Milletlerin koruyucu şemsiyesi altına giremeyen ve bu yönde yapılan tüm başvuruların geri çevrildiği Doğu Türkistan’da şu anda 40 milyon Müslüman Türk var olma savaşı veriyor!
BAYRAKLARI TÜRK 
Maalesef ülkemiz ve dünya Müslümanlarının, dünyanın belirli yerlerindeki mazlumiyet ve mağduriyet alanlarına gösterdikleri ilgi ve duyarlılıklarda birliktelik yok; çoğu ait oldukları ve hizmet ettikleri gücün işareti ve onayına endeksli hale gelmiş durumda. İsmet Özel’in dediği gibi, bir dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır… Haliyle "varoluş" mücadelesi veren Uygur Türklerinin maruz kaldıkları zulüm karşısında ümmetin bu denli bir sessizliğe bürünmesi gerçekten çok üzücü…
Algı mühendislerinin kontrolü altındaki enformasyon ve medya araçlarının önlerine koyduğu her şeyi afiyetle ve ayırt etmeden yemeye hazır milyonlarca vatandaşımızın, Doğu Türkistan adlı bir yerdeki bizimle aynı dili konuşan milyonlarca soydaşımızın varlığından ve yaşadıkları eziyetlerden haberli olduğunu hiç zannetmiyorum. Haliyle Devletlerin kayıtsız kaldığına milleler de kayıtsız kalıyor! Ya da milletler bilinçaltında kayıtsız kalmayacak şuura sahip lakin devleti yönetenlerin duruşu ve tavırları nedeniyle bu potansiyel asla kinetiğe dönüşmüyor.
ÇİN MEZALİMİ
Artık her türlü ilişkilerde dengeler gözetiliyor ve hassasiyetler dengeler adına belirleniyor… Amerika’ya bakıyorsunuz yükselen güç Çin’e karşı tedbir almak zorunda hissediyor kendini, Çin’deki Türkistan muhalefetini açıktan desteklemeye cüret edemiyor. Onun yerine rakibi Hindistan’ı güçlü tutmaya çalışıyor. Hindistan’ın düşmanı Pakistan’a bakıyorsunuz zorunlu olarak o’da sırtını Çin’e dayamış durumda ve Uygur Türklerine karşı İslami bir dayanışma içine giremiyor. Son üç yıldır Batı ile kavgalı olduğu için haliyle aynı zamanda doğuya da tavır alma lüksüne sahip olamayan Türkiye; mevcut ticaret hacmi ve askeri teknoloji ithalatı ve dahi Çin’in Türkiye'nin toprak bütünlüğünü savunan ve pkk'ya hiç bir şekilde destek vermeyen politikalarına karşılık Çin’i kızdırmak bir yana dursun, Çin’in kaşlarını çatmasına bile sebep olacak bir hareketten kaçınıyor! Üstüne üstlük ‘devletin duruşu, onu hangi zihniyetin yönettiğine bağlıdır’ ilkesi mucibince “Türk” alerjisi olan suyun başını tutan bir kısım kozmopolit yöneticilerimizin “çizgisi”ni de göz önünde bulundurursak, Türkiye Uygur Türkleri hakkında “doğal” bir çaresizlik içerisinde!
BASKI, ZULÜM, İŞKENCE...
Kadim Türk ülkesi Doğu Türkistan; Türkiye’nin kendine, tarihine, kültürüne, insanlığına, samimiyetine, dış politika anlayışına ve dünyayı okuyuşuna dair bir aynadır. Ortak dil ve kültür köklerine sahip bu kardeşlerimizle çeşitli sebeplerle aralarına engel koyanları hatta burun kıvırarak onları küçümseyenleri kınıyorum!
Oralara kadar gidip onlara her tülü desteği vereceğini taahhüt eden, gözyaşları içerisinde yanak yanağa resim çektirip Doğu Türkistan’ı milli bir tatmin unsuru haline getirenlerin gazını almaya çalışan, buraya geldiğinde ise orada yaşanan zulümleri "Çin'in iç meselesi sayılması gerektiği" şeklindeki resmi cümlelerle değerlendiren, “dengeler adına” vaziyet alan ve istikamet belirleyen hariciyemize de aşırı kızgınım! Hariciyemize kızmam ve ayıplamam tamamen “elinde imkân olupta neleri yapmıyor” sorusunun cevabıyla alakalı…
VE ALÇAKÇA
KALLEŞÇE SOKIRIM!..
Aklı başında hiç kimse Türkiye’den böyle bir ortamda "bağımsız Doğu Türkistan" hayali üzerinden siyaset üretmesini istemiyor ki… Türkiye, önümüzdeki yirmi - otuz yılda dünyanın en başat gücü olma yolunda hızla ilerleyen Çin'e, öncelikli olarak Uygur Türklerine daha da sert müdahalelerde bulunmak için meşru bir zemin oluşturacak fırsatları vermeden, ivedilikle yapması gerekenleri masaya yatırıp bir istikamet edinmeli. Millet bilinciyle ele aldığı Uygur Türklerinin sorunlarına aktif bir şekilde eğilmesi için yurt içinde ve yurt dışında baskı grupları oluşturmalı… Bağımsızlık gibi imkânsız hedeflerin peşinde değil; asimilasyon politikalarının değiştirilmesi, Uygur Türklerinin temel haklarının garantiye alınması, baskı görenlerin Türkiye’ye ilticasının kolaylaştırılması gibi gerçekçi amaçlar doğrultusunda çalışılmalıdır. İnanın bunların hiç biri yapılmıyor!
Hülasa…
Dünyada iplerin çoktan koptuğu istisnai yerlerden biri olan Doğu Türkistan’da varlık mücadelesi veren milyonlarca Uygur Türkü bu ümmetin imtihanı olmuştur! Bu imtihanın sonucu şimdiden malumdur; Allah taksiratımızı affetsin!
Bırakın işgale uğradığı 1949 yılından beri katledilen 35 milyon Uygur Türkünü; daha geçtiğimiz günlerde bir stadyumda 7 bin kişinin izlediği bir duruşmada haklarında idam kararı verilen Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin ve 17 gün Atatürk Havalimanında çile çektirip zalime iade korkusu yaşattığımız 35 kardeşimizin medyaya yansıyan görüntülerindeki gözlerine iyi bakın!.. Burnumuzun dibindeki ülkeden onca mülteciye sınırlarımız içerisinde yer açıldığı bir konjonktürde, aynı gerekçelerle 100’lü 150’li gruplar halinde Türkiye’ye gelmek isteyen ama kapılardan geri çevrilen Türkistanlı ailelerin gözlerine iyi bakın! Ziraboynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı yargı gününde o gözlerden helallik dileneceğiz. Umalım da onlar bize karşı bizim kadar insafsız olmasınlar!
“…Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir! Zira Allah, güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir…" (Bakara-249)
Bu mutlak gerçeğin tecellisine mazhar olmak ve insanlık tarihinin en büyük yasalarından birini gerçekleştirmek, her devrin mazlumu Gök Bayrağın altındaki bu kardeşlerimize nasip olur inşâAllah…
Ahmet Türk; 02 Haziran 2014 Pazartesi - ahmetturk1@gmail.com
YORUM; ELEŞTİRİ VE KATKILAR:
Müzmin Zulüm; Ziya_Cengiz_Gürel
Ahmet Beğ müzmin zulüm tanımını yapmış doğrudur. Dünyadaki mazlum milletlere konjonktürel ve kesintili zulümlere maruz kalmışlardır. Uygur Türkleri 250 yıldır aralıksız zulüm görüyor ve direniyor. Müthiş ir sınav!' Kolay değil zalim Çin’in gözlerine baka baka “ben Türk’üm” diye haykırmak. Kolay değil Allah’tan gayrı tutunacak dal bulunmazken “ben Müslümanım” diye gürlemek… Bu arada AKP'nin "Türk" kavramı ile barışık olmadıkları yönündeki görüşlere neredeyse katılacağım artık!!, 02 Haziran 2014 Pazartesi 13:32
*
elde imkan olupta yapılmayanlar; Şekerbaba
Uygur Türklerinin yaşadığı dram ve imdat çığlıkları, medyamızda en etkili zaman aralıklarında fazla değil üç gün peş peşe tüm detaylarıyla haber olsa, bu yoğun gündemle STK’lar sahaya inse, akabinde yurt dışında devlet destekli lobiler oluşsa, sonrasında uluslararası kurumların gündemine taşınsa mazlum Doğu Türkistan Müslümanlarının durumuna karşı yaşanılan kayıtsızlık olur mu?.. Bunları yapmak zor değil! Suriye olayında yapıldı.Yapılmadığına göre harbiden Dışişlerimiz Çinden tırsıyor!!!, 02 Haziran 2014 Pazartesi 12:32
*
dış politika; vatandaş42
başbakan ve hükümetin dış politikasını siyonizm belirlediği için sadece arzı mevdud toprakları ile ilğililer onun dışında dünyada ne oluyor ne bitiyor umurlarında degil varsa yoksa arzı mevdud topraklarının bulundugu ülkelerin topraklarından kopartılarak ara geçişte kürdistan ilerde israile baglanması projesinde emek sarfediyorlar.Tarih herşeyi yazıyor görünen ve görünmeyenleride, yazık uygur türkleri kardeşlerimize kendilerine zerre kadar yardım yapılamıyor., 02 Haziran 2014 Pazartesi 10:58
*
Doğu Türkistan konusu çok netameli ve enteresan!...
Türkistan konusuna gelince: Bu konuda hem bilgi akışından mahrum kaldık hem de Okullarımızda Cumhuriyetin başından beri sanki ülkemiz dışında Türkler yokmuş gibi yetiştirilmiş olmanın meydana getirdiği ilgi ve bilgi açığını kapatabilecek gayreti gösteremedik. Bu konuyu daha fazla gündemde Tutup Dış işleri ve MİT’ de Doğu Türkistan ve Asya Türkleri masası diye yeni ve maddi kaynakları sağlam olan başarılı personelden yeni bir birim açılması için daha fazla çabalarımızı artırmamız lazımdır diye düşünüyorum. Artık Türkiye bu konulara bütçe ayırabilecek bir konuma geldi. Tabi Türkiyeyi bu durumdan düşürmek için yapılan Gezi kalkışmaları ve Türkiyeyi Batı lehine durdurmak amaçlı sokak hareketleri de asla onaylanmayıp daima kınanmalıdır. Türkiye Osmanlıyı da İstanbul'un sokaklarında kaybetti. Aklımızı başımıza alıp Boğazdaki Simonlara çalışmayalım. Türkiye eskiden hayal bile edemeyeceği sadece bir milyar dolar hibe karşılığında bütün hava ve deniz limanlarımızı ABD ye açmak teklifini kabul etmezsek batarız ölürüz yağvelerin den Gezi olayları ile başlayan hareketler sonucu 120 milyar doların üzerinde parayı İstanbul dukalığının yurt dışındaki daha büyük patronlarına aktarmaları sonucu kaybettik. Hükümet ile uğraşanların dedikoduları bırakıp düşmana sazanlık etmek yerine daha fazlası nasıl yapılır ve daha hangi projeler öne çekilip uygulanmalıdır diye tartışan Muhalefet partileri ile Muhalif aydınlara ihtiyacı var.
Boğazdaki simonlar ile onların yurt dışındaki patronları lehine Türkiyeyi durdurmakta sokağı ve geleneksek CHP siyasetini sürdürenlerde artık ya akıllarını başlarına Toplayıp Türkiye’ye çalışmalılar ya da yeni ve yeni dünya’ya uygun yatırımcı kalkınmacı ve güçlendirici politikalar üretebilecek kapasitede yeni partilerin kurulması için yazışmalı ve iktidarı değil neden hiçbir işe yaramadan seksen yıldan fazladır Türkiye'nin frenine basmış bırakmıyorsun ve hala da basmaya devam ediyorsun diye CHP ye yol gösterip akıllarını başlarına almaları sağlanmalı ve Muhalefetin normal dünyadaki muhalefet partilerinin durumuna geçmeleri sağlanmalıdır. Aksi halde hepimiz suçlu olduğumuzu ve kötü gelişmelerden kendimizin de suçlu olacağımızı asla unutmamalıyız. Selamlar. 02 Haziran 2014 - A.D.Şimşek
*
Aşağıdaki yazıyı yazanın adı Ahmet TÜRK.... Kürt Ahmet'le karıştırmayın... Bu sahici TÜRK.
İnşallah pusula şaşmaz artık ibre doğru yöne dönmüşken...
Ağrı hezimeti bir işe yarar mı dersiniz? Yoksa tarih boyunca "yol kesen eşkıya tayfası" yeni mi fark edildi?
Acaba bu yol kesen türedilere izin verilmese Ağrı kaybedilir miydi? Her şeyi Başbakan mı akıl edecek?
Başbakan'dan başka adam yok mu bu memlekette. Bari Başbakanı kendi haline bırakın ve yanıltmayın!
2 Haziran 2014 15:49 tarihinde ZEKI SAHIN <zekisahin@yahoo.com> yazdı:

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Nilüfer Gürsoy BAYAR; Kötülük, 27 Mayıs'tan Sonra Başladı ve Yayıldı!...

Celâl Bayar'ın Kızı, Nilüfer Gürsoy Bayar; Kötülük, 27 Mayıs'tan Sonra Başladı ve Yayıldı!...
III. ve İlk Sivil Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın
Kızı Nilüfer Gürsoy Bayar
Çiftehavuzlar’daki apartmanların arasında kaybolan tek katlı bir ev… Uzun yıllar ‘İcazet Kapısı’ olarak anılan kapıdan girince bizi 93 yaşındaki Nilüfer Gürsoy Bayar karşılıyor.
27 Mayıs’ta hem babası Celal Bayar, hem eşi Ahmet İhsan Gürsoy tutuklanan Nilüfer Gürsoy Bayar ile Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘27 Mayıs Darbesi ve Bizler’ kitabından yola çıktık, aileyi toparlama sürecini, siyasete atılmasını konuştuk.
Babanız Celal Bayar ve eşiniz Ahmet İhsan Gürsoy nedeniyle 27 Mayıs’ın en canlı tanıklarından birisiniz.
Sizin için 27 Mayıs nasıl başladı?
Çok planlı hazırlanmış bir projeydi darbe. İçinde sadece askerler yoktu, sivil-asker karışımıydı olayı hazırlayanlar. Tabii cunta önde gidiyordu ama destekleyicisi dönemin muhalefet partisiydi. Çok sonradan dışarıdan da tesirler olduğu anlaşıldı. İçeriden de muhalefet partisi adım adım ilerledi. 27 Mayıs dönemiyle sınırlı kalmadı, sonraki darbelere de yol açan darbe oldu.
Demokrasi tarihinde de bir kırılma noktası sayılabilir mi 27 Mayıs? Nihayet, çok partili sistemin ilk uzun süreli denemesiydi Demokrat Parti...
Kesinlikle bir kırılma noktası oldu. Böyle bir sürecin geleceğinin emareleri vardı. Mesela Dokuz Subay Olayı bir hazırlıktı. Köşk’e bir Muhafız Alayı Kurmay Albayı Osman Köksal yerleştirilebilmişti. Celal Bayar’ın da bu subay üzerinde çok durduğunu biliyoruz. Bize cumhurbaşkanı ailesi olarak ayrı bir muamele uygulandı, bu muamele başka bir aileye yapılmadı. Diğer aileler de muhakkak ki baskılar karşısında bizim hissettiklerimizi hissetmiştir. Hayat tarzımız müşterekti. Tek ayrılan durum, bizim tecrit yaşamamızdı.
Tecridi yaşarken ne hissettiniz?
Cumhurbaşkanlığı bir mevki. Yapılanları düşünüyorduk, mevki gelmiyordu aklımıza. Yapılan hareketler karşısında nasıl davrandığımız önemliydi. Üstelik yalnız babam değil, eşim Ahmet İhsan Gürsoy da hapisti. Ziyaret engelleniyor, mektuplarınız okunuyor, çocukları okuldan almak zorunda kalıyorsunuz. 
Bu süreci nasıl geçirdiniz?
Düşündüğüm zaman ‘O günleri nasıl geçirdik, bunları yaşayan biz miyiz?’ diyoruz. O günkü hissiyatı, acıyı elbette şimdi hissetmek mümkün değil. ‘Neden yapıldı, ne oldu, başka hallerde aynı şeyleri yaşayanlar da aynı acıları hissetti mi?’ diye düşündüğünüz başka bir çember oluşuyor. Darbeye maruz kalanların psikolojisi değişmiyor. Şiddeti, tarzı farklı olabilir ama hissedilenler aynı.
O dönem Demokrat Partililerin ailelerine ‘Düşükler’ deniliyor...
Bu sıfatlar, yapılan suçlamaların, hakaretlerin yanında az kalıyordu. 103 milyonları, ‘gençleri öldürdünüz’ suçlamalarını gördüğümüz zaman. Bunu söyleyebilen insanların elbette ağzı bozuk olacak. Acı olmakla beraber bu yalanların, bu suçlamaların yersizliğini görüp ‘Nasılsa günün birinde gerçekler ortaya çıkacak.’ diye düşünüyordum. Zulüm arttıkça kendi şahıslarından korktuklarını görüyordum. Çünkü yaptıklarının düzmece olduğunu biliyorlardı. Zulümleri de o nispette artıyordu.
Onlarla şimdi karşılaşsanız ne dersiniz?
‘Onlar bizle karşılaştıkları zaman ne derler?’ diye sorsanız, Faruk Güventürk 27 Mayıs’ın içindeydi. Kayseri’nin kumandanlığını yaptı. Yıllar sonra Umurbey’deki babamın vakfındaki defteri imzalayıp, ‘Bayar, seni bize yanlış tanıtmışlar.’ yazmış. Belki onların da beyni yıkandı.
27 Mayıs’a gidilen süreçte akademisyenler de yaptıkları yürüyüşlerle Demokrat Parti’ye karşı askere destek veriyor. Siz de o sırada akademi görevlisisiniz...
27 Mayıs olduğunda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF) asistandım. Darbe olduğu sırada Sokrates’in savunmasını okuyorduk tesadüfen. Orada yazılanların kopyasını yaşamış olduk. DTCF bu süreçlerin dışındaydı. O süreçte o havayı benimseyenler akademi hayatı dışında darbenin yakınında bulunanlardı. Sonra neye ne kadar destek verdikleri ortaya çıktı. 27 Mayıs’ın hemen arkasından öne sürdükleri iddialar daha önce basında yer almamıştı.
Birçok iftiraları 27 Mayıs’tan sonra dile getirdiler.
Eşiniz de babanız da cezaevinde, çocuklarla ve annenizle siz ilgileniyorsunuz...
Hepimize kuvvet veren annemdi. Çok metanetliydi. Milli Mücadele’den gelmiş, birçok şeye göğüs germiş bir insandı. Babam Milli Mücadele’de evi terk ediyor. Gitmeden önce gelip anneme ‘Efelerin yanına gideceğim.’ diye soruyor, annem genç yaşına rağmen ‘Tabii bu senin vazifen, gideceksin.’ diye cevaplıyor. O yaşında babamın kaçtığı anlaşılmasın diye tül perdenin önünde fes giyip dolaşmış. Ağabeyimi alıp İzmir’den Bursa’ya geçmiş. Babam İstanbul Meclis-i Umumisi’ne mebus seçiliyor. Annem, geride aileyi toparlıyor. Onun desteği olmasa babam bu kadar rahat çalışamazdı. Elbette ki böyle bir kadının 27 Mayıs’ı karşılayışı da ona göre oldu.
Çiftehavuzlar’da oturduğunuz bu evin alınmasında da annenizin etkisi var değil mi?
Annem, babasından kalan mirasla bu evi aldı. 1958-59 yıllarında. Babamın prensibi ‘ne bir şey alınsın ne bir şey satılsın’dı. Siyasetle maddi işlerin bir arada yürümeyeceğini bilen biri olarak öyle düşünürdü. Annem, ilerisi için bir güvence olarak istedi. İkisi maalesef bir arada yaşayamadı bu evde. Sadece bir öğle yemeği yiyebildiler evin hazırlanması sırasında. 27 Mayıs olduktan sonra babam önce Yassıada’da, sonra Kayseri’de kaldı. Biz de tecride alındık, Çeşme’ye gittik. Ev teslim edildikten sonra, annem ve çocuklar buraya yerleştik. Annem, babam Kayseri’den döndüğünde hayatını kaybetmişti.
Babanız nasıl bir ruh haliyle geri geldi?
Çok metindi, metanetini kaybetmeyen bir insandı. Şahsiyetinden taviz vermezdi. Güçlüklere direnmesini bilirdi. Kayseri ya da başka bir yer onun için fark etmezdi. Babam eski Demokrat Partililerin bir araya gelip, hem o günü hem de bugünü konuşması için ‘Bizim Ev’ diye bir dernek kurdu. Önce Mısır Apartmanı, sonra Kalamış’ta. Buna ilaveten bütün arkadaşlarına bir mektup yolladı, yaşananların tarihe mal edilmesi için hatıralarını yazmalarını istedi. Yassıada’da bulunan arkadaşlarına ve davaya sahip çıkma özelliğini sonrasında da gösterdi. Kayseri’den sonra siyasi partiler kuruldu ve DP’nin oylarına talip oldu bu partiler. Tek tek burayı ziyaret ettiler. Bu evin perforje kapısı o dönem gazetelerde ‘İcazet Kapısı’ olarak adlandırılıyordu. Ömrünün sonuna kadar okumaya devam etti. Kitaplarını, evraklarını elden geçirdiğimizde 60’ların, 70’lerin, 80’lerin içinde de bütün olayları çok iyi takip ettiğini, ne kadar neşriyat varsa hepsini izlediğini görüyoruz. Şimdiden bakınca 27 Mayıs’ın diğer darbelerin önünü açtığı görülüyor.
Siz bu günden bakınca nasıl görüyorsunuz o süreci?
Darbe, birçok şeyi altüst etti. Meclis’i kapattı. Cumhuriyet’in tekliğini ortadan kaldırmak isteyip 2. Cumhuriyet demeye kalkıştılar. Düşünebiliyor musunuz, bir hukuk profesörü darbeye katkı veriyor. İlimle gerçekle alakası olmayan şeylerdi. İdamların olmaması gerekirdi. Ve onun ezikliği hâlâ bu toplumda konuşuluyor, nefretle karşılanıyor. O günlerde de Fatin Rüştü Bey’in Birleşmiş Milletler’deki sandalyesine çelenk konuldu, herkes bu olayı kınadı. Yapılan kötülükler 27 Mayıs’tan sonra da devam etti. 12 Eylül’den sonra da... Darbeler olmasın diye Tahkikat Komisyonu açıldı ama daha çok 28 Şubat’ın üzerinde durdu. İlk örnek 27 Mayıs esasen. 12 Eylül’den sonra da hadiseler durmadı, rejim yerine oturmadı. 27 Mayıs, darbelere yol açtı. Her harekete de darbe sıfatı konulmamalı. 27 Mayıs darbesi yalnız Demokrat Parti’ye olmadı, sivillere de olmadı, orduya da bir darbe yapıldı. Asıl bu göz ardı ediliyor.
Annemi trende kaybettik
Aklınızda en çok yer eden olay ne, o günlerden? Annem kalp hastasıydı, tansiyonu sürekli inip çıkıyordu. Trende, babamı ziyarete giderken kaybettik. Cenazesi bir hanıma yapılacak en büyük cenaze töreni oldu. Kendiliğinden toplandı insanlar. Kalabalığın bir ucu Hacı Bayram’a bir ucu Cebeci’ye uzandı. Halk bize orada sahip çıktı. Bir de Kayseri’de babamı ziyaret ederken Kaman’da durduk. Ben inmedim. Baktım halk otobüsün etrafına toplandı. Gelip, ‘Bir çayımızı içmez misiniz?’ dediler. Davet eden de daha sonra bütün Demokrat Partililerin ahbap olduğu Aşir Bey’di. Bir taraftan çay ikram ediyorlar, bir taraftan halk sessiz, konuşmuyor da. Baktı baktı, ‘Baban da geldiydi buraya, onun da ellerinde siyah noktalar vardı, ona benziyorsun.’ dedi. Sonra babam sağlığı dolayısıyla serbest bırakıldı. Yine büyük bir konvoyla yola çıktı. Kaman’a gelindi, yine Aşir Efendi’nin lokantasına öğle yemeğine gidildi. Ne bulduysa ortaya konuldu. O arada haşlanmış yumurtalar da geldi. Gazeteciler de vardı aramızda. Babam sağlık dolayısıyla serbest bırakıldığı için bunu çürütmek sebebiyle ‘Bayar dokuz yumurta yedi’ manşeti atmışlar. Seneler geçti, o gazeteciyle Boğaz’da karşılaştık. ‘Siz babama dokuz yumurta yedirmiştiniz değil mi?’ diye sordum. Sustu. (REF: ÖZEL HABER, AYÇA ÖRER; 25 Mayıs 2014, Pazar)

15 Mayıs 2014 Perşembe

GERÇEK ORTAYA ÇIKSIN. HATA'MI? İHMAL'Mİ? KASIT'MI? BİLİNSİN!..Soma'da 12 bin işçi yer altında çalışıyor!..

Soma'daki katliamın durdurulmasını isteyen önerge AKP'nin oylarıyla reddedildi!
Türkiye Manisa'nın Soma ilçesinde yaşayan maden faciasında ölen işçilere ağlarken, katliam gibi kazanın göz göre göre geldiği ortaya çıktı. Soma'daki kitlesel işçi cinayetini 6 ay önce öngören ve TMBB'ne bu konuda bir meclis araştırması açılması için önerge veren CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel'in teklifi AKP tarafından engellendi. (*)
SOMA ÖNERGESİ 6 AY SONRA GÜNDEME GELEBİLDİ
Özel'in 23 Ekim 2013 tarihinde verdiği araştırma önergesi, yaklaşık 6 ay sonra, 29 Nisan 2014'te TBMM gündemine geldi. 29 Nisan'da TBMM Gelen Kurulu'nda yapılan görüşmede, Soma için Meclis Araştırması açılmasına CHP, MHP ve BDP "Evet" derken, AKP'nin "Hayır" oylarıyla önerge reddedildi.
DENETİMLERİN ARTTIRILMASI TALEP EDİLMİŞTİ
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel'in TBMM'ne verdiği ve AKP'nin oylarıyla reddedilen önergede, Soma'daki kömür madeninde 4 Eylül ve 4 Ekim 2012 tarihlerinde çıkan yangınlarda ölen işçilere değinilmiş, son olarak da 20 Ekim 2013'te çıkan yangında ise bir işçinin öldüğü, 27 işçinin de yaralandığı kaydedilerek, iş kazalarının önlenmesi, yaşanan ölümlerin sorumlularının araştırılması ve kamusal yaptırım ve denetimlerin arttırılması amacıyla Meclis Araştırması açılması talep edilmişti.
2002-2013 YILLARI ARASINDA13 BİN 442 İŞÇİ ÖLDÜ!
29 Nisan'da yapılan konuyla ilgili görüşmede MHP adına konuşan MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay ise, Türkiye'deki işçi ölümleri ortalamasının AB ülkelerinin 8,5 katı olduğuna dikkat çekerek, "Türkiye'de 2002-2013 yılları arasında toplam 880 bin iş kazası yaşanmış, bu kazalarda 13.442 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 1946'dan 2013 yılına kadar iş kazaları sonucu ölen işçilerin sayısı ise 61 bin 270'e ulaşmıştır. TÜİK'in '2013 İş Kazaları Araştırma Sonuçlarına' göre iş kazası oranının en yüksek olduğu sektör madencilik ve taş ocakçılığı sektörüdür. Madencilik ve taş ocakçılığı sektöründeki kazaların toplam kazalar içindeki payı yüzde 13,4'tür. 1955-2013 tarihleri arasında toplam 3 bin 98 kişi maden kazalarında hayatını kaybetmiş, 326 bin kişi de yaralanmış veya sakat kalmıştır" görüşünü dile getirmişti.
SOMA'DA 12 BİN MADEN İŞÇİSİ YER ALTINDA ÇALIŞIYOR
Özelleştirme, taşeronlaştırma ve rödövans gibi yanlış uygulamalar ve kamusal denetimin yeterince yapılmamasının iş kazalarının artmasına neden olduğunu kaydeden MHP'li Erkan Akçay, Soma'da çalışan nüfusun yaklaşık 15 bininin maden işçisi olduğuna dikkat çekerek, "Maden çalışanlarının yaklaşık 13.500'ü özel sektörde, 1.500'ü kamu madenlerinde çalışmaktadır. Maden çalışanlarının yaklaşık 12.000'i yeraltı çalışanıdır. 105 bin kişinin yaşadığı Soma'da, 2013 yılında sadece Soma Devlet Hastanesinde 650 bin poliklinik, 150 bin acil yardım hizmeti verilmiştir. 2013 yılında Soma'da 5 bin iş kazası olmuştur. Bu kazaların yüzde 90'ı maden kazalarıdır. Soma'daki TKİ'ye bağlı Ege Linyit İşletmelerindeki kazalarda çalışan 79 madenci ölmüştür. Soma'da son 10 yılda özel sektördeki kazalarda 20'den fazla maden işçisi hayatını kaybetmiştir. Maden kazalarının birçoğunda yanık yaraları oluşmaktadır. Soma Devlet Hastanesinde yanık ünitesi olmadığı için özellikle maden kazalarındaki yanık yaralıları başka illere sevk edilmek için saatlerce bekletilmekte bu da ölümlere neden olmaktadır. Bu nedenle acilen Soma Devlet Hastanesinde'Yanık Ünitesi' kurulmalıdır" bilgisini vermişti.
'SOMA'DA ÇOCUKLAR ASTIM VE BRONŞİTLE DOĞUYOR'
Konuşmasında, yaklaşık 15 bin maden çalışanının bulunduğu Soma'da toz ve meslek hastalıklarıyla ilgili tespit kurulu bulunmadığının da altını çizen Akçay, geçen hafta Soma'da meslek hastalığı raporu alan 50 maden işçisinin işten çıkarıldığına dikkat çekerek, şunları dile getirmişti: "Soma Termik santraline bacagazı filtresi takılmaması nedeniyle Soma'da hava kirliliği çok yüksek boyutlara ulaşmıştır. Manisa merkezdeki kükürtdioksit ortalaması 17 iken, Soma'daki kükürtdioksit ortalaması 63 birimdir. Soma kükürdioksit ortalamasının en yüksek olduğu yedinci yerdir. Soma'da bu hava kirliliği nedeniyle kanser hastası sayısı dünya standartlarından dört kat daha fazladır. Soma'da bugün doğan çocukların büyük bir bölümünde astım ve bronşit gibi hastalıklar vardır.
'TAŞERON SİSTEMİ KALDIRILMALI'
Maden kazalarını azaltmak için denetim etkin kılınmalı, yaptırımlar caydırıcı hale getirilmelidir. Maden ocaklarında taşeron sistemi kaldırılmalıdır. İş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu mühendis, iş akdi ve ücret yönünden işverenden bağımsız olmalıdır. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 176 sayılı madenlerde iş sağlığı ve güvenliği sözleşmesi onaylanmalıdır. İş güvenliği ile ilgili yeterince denetim yapılmamaktadır. Maden işçilerinin aldıkları ücret yetersizdir. İş güvenliği taşeron patronların iki dudağı arasındadır. İş güvenliği yeterli olmayan ocaklarda düşük ücretle uzun mesai saatleriyle çalışan madencilerimiz, yaptıkları iş ve çalışma koşulları nedeniyle genç yaşta sağlık sorunları yaşamaktadır.
'MADENCİLERİN İŞ GÜVENLİĞİ YOK'
Maden işçileri, İş güvenliğinin hiçe sayıldığı maden ocaklarında düşük ücret ve uzun mesai saatleriyle çalışmaktadır. Maden işçileri, yaptıkları iş ve çalışma koşullarından dolayı genç yaşlarda sağlık sorunları yaşamaktadır. Maden işçilerinin iş güvencesi yoktur. Yeraltında en az 20 yıl çalışan ve erken yaşlandığı tespit edilen 50 yaşını doldurmuş madencilere emeklilik hakkı, yer üstünde çalışan madencilere yılda 90 gün fiili hizmet süresi verilmelidir."
(*) From: 'yusuf yavuz' via VATAN ve EMEK
Subject: [VATAN ve EMEK Cephesi] Soma'da 12 bin işçi yeraltında çalışıyor! 
 “Fotoğraflardan gördüm/ yüzleri kömür karası adamlar/  bismillahirrahmanirahim yazan ocak kapısından geçerler/ inerler yeraltına, tamam, itirazım yok/ inkar edemem hâşâ/ şüphesiz Allah rahman ve rahim olandır da/neden o ocak kapısında / “dünyanın bütün işçileri, birleşiniz” yazmaz... / Neden ölür madenciler onar onar, yüzer yüzer / Rahman ve rahim olana gitmez mi duaları / yoksa sadece patronlar için midir o yazı / ki onlar ne ölürler, ne hesap verirler mahkemede. /neden dua edenler ölür hep...” Abidin yağmur
Ne desem ne yazsam. Öfkemi nasıl anlatsam. Ki defalarca yazdım bu konuda. Ancak bu kez iş cinayeti sözcüğü bile yetersiz kalıyor dramı anlatmaya. 21.yüzyılın en büyük “iş cinayeti” daha doğrusu katliamı ile uyandık güne. Bu gün, bu yazıyı yazdığım saatte açıklanan sayı 232. Soma’da Tam 232 Madencinin cansız bedeni çıkmış toprağın altından. Soma. İtiraf edeyim bu ilçe coğrafyanın hangi köşesindedir haberim yoktu. Adını bile duymamıştım. Oysa Soma'da 101 yıldır Kömür yani 1913'ten beri kömür çıkartılıyormuş. İlçedeki Ege Linyit İşletmeleri'nde 1950'lerden bu yana en az 79 maden çalışanı hayatını kaybetmiş. Sadece geçen yıl 2013'te sekiz işçi iş cinayetinde hayatını kaybetmiş.
103 yılda iş yasaları değişti. Emekçiler bedeller ödeyerek yeni haklar elde ettiler. Ama Türkiye bir türlü  Uluslararası Çalışma Örgütü'nün(ILO) 176 numaralı "Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi"ni imzalamadı. Tüm hükümetler bu konuda duyarsız davrandı ama AKP hükümeti çok daha fütursuzca “taşeron” sistemini besledi. Soma katliamında hayatını kaybeden 15 yaşındaki çocuk Kemal Yıldız’ın cansız bedeni bu gerçeği bir kez daha gösterdi.
Yıllar önce “Devlet – patron işbirliği ve katil kim” adlı bir yazı yazmış ve Metin yeğin’in bu gün yayınlanan “katil kim” adlı yazısında sorduğu şu soruyu dolaylı olarak ben de sormuştum: “Neden hiç zenginler toplu halde ölmüyor? Siz hiç, mesela ‘tahvilleri altında hayatını kaybeden 7 dolar milyarderi’ haberi okudunuz mu? Ya da ‘borsanın hızla yükselmesi sonucu kalp krizi geçirerek hayata veda eden 4 borsa zengini’ filan. Yok onlar sadece uzun süreli hastalık tedavileri sonucunda ‘hayata veda’ ederler…”
Soma’da ölenleri anarken, sorumluları da işaret etmek gerekiyor. Bu iş cinayetlerinde Soma holding’in ve AKP hükümetinin yanı sıra dolaylı ya da dolaysız Koç da suçludur, Sabancı da, Koza’da, Ülker de, Boyner de… Sermayenin dini, imanı, ırkı, rengi olmaz. İslamcı sermaye kötüdür, Hıristiyan ya da ateist sermayedar iyidir demek saflık ya da konuyu bilmemekten kaynaklanır. Doğayı kirleten de, diktatörlere destek veren de bu sermaye sınıfıdır. Özellikle son 30 yılda iş cinayetlerinin, kirletilen nehirlerin, denizlerin, yağmalanan sahillerin, yok edilen ormanların ve göllerin sorumlusu-suçlusu emekçiler-çapulcular, mülksüzler değildir. Büyük mülk sahipleridir. “Ulusal” ve uluslararası tekellerdir. Bunlardan birisinin kişi olarak “iyi görünmesi” sizi yanıltmasın. Hafızanızı tazeleyin, Kenan Evren’in darbe yaparken, Tayyip Erdoğan’ın ilk iktidara gelirken, bu sermaye sınıfı tarafından desteklendiğini anımsayın.
Bu patronların ellerinde, pazar-paylaşım için çıkartılan savaşlarda öldürülen, yerlerinden yurtlarından göç ettirilen insanların kanı vardır. Küresel sermaye sözcülerinin, ‘Küreselleşme iyidir’ safsatalarının arkasında, küresel suç ortaklığı yatmaktadır. Artık dünyanın tüm büyük patronları aynı örgüt içinde yer almakta, aynı suç makinesini elbirliği ile çalıştırmaktadır.
Şair Berdan İldan, olayı duyduğunda yaptığı doğaçlamada; “Uzun sessizliklerin ardından yine gözyaşları bitmeyecek maden ocaklarında, yağmur damlaları içinde akacaklar pınarlara. İzleri kalacak yüzlerimizde. Yarın burjuvazi erken kalkacak, toplantı yapacaklar kendi ekranlarında. Sayım yapacaklar. Sonra bir kaç gün timsah gözyaşı dökecekler, sonra sarı sendikacılar gelecek. Hesap vermeden unutulacak. Roboski, Gezi, Sivas, Solingen veTersaneler gibi. Sonra yine...” demiş. Haklı İldan, ne yazık ki haklı.
Soma, bizi bir kez daha bu gerçeklerle yüzleştirdi.
Metin Altıok yıllar önce ifade etmiş bu gün Soma’lı madencilerin yaşadığı öfkeli, acılı, karmaşık ruh halini:
“Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
içimde cesetler ve daha ölmemişler var…”
Onların sesini duyalım. Duyuralım. Yeni kazaları, katliamları beklemeden.
From: adil okay & kayadil@hotmail.com
Sent: Wednesday, May 14, 2014 3:11 PM
Arslan BULUT-Soma’daki facia hepimize uyarıdır!..
Kimden: Gürsel Albayrak 
Ölenlerle, geride kalanlarla birlikte yüzlerce, binlerce insanımızın hayatını kömür gibi karartan Soma’daki facia bir ilk değildir; milletçe zihniyetimizi değiştirmediğimiz sürece son da değildir.
Böyle acı günlerde, sadece iktidarı suçlamak kolaycılık olur. Tıpkı her işimizde başvurduğumuz yol, yöntem gibi... Bir işi dört başı mamur yapmak, daha fazla kaynak harcayıp önlem almak, hepimize zor gelir. Kapitalizmin mantığı da emeği, yani insan gücünü ucuza mal ederek, en fazla kârı temin edebilmektir. Küresel kapitalizm, özelleştirme ister, imtiyaz ister, sermayenin önündeki engellerin, sınırların kaldırılmasını şart koşar.
Denilebilir ki “Fransa da kapitalist bir ülke, orada da kömür madenleri işletiliyor. Fransa’da neden 50 yıldır maden kazası olmuyor?” Çünkü Fransa, özelleştirme çılgınlığına kapılmadı. Özelleştirdiği sektörlerde de devlet denetimini güçlendirdi. Can güvenliğini sağlamak gibi temel bir kuralın gereklerini yerine getirmeyenlere çalışma ruhsatı vermedi. Yerin 2 bin metre altında vardiya değişimi sırasında olsa bile belirli sayıdan fazla işçi bulundurulmasına izin vermedi. İşçilerin haklarını da ihmal etmedi. Kapitalizmi, sosyal devlet kuralları ile frenledi.
Türkiye ise vahşi kapitalizmin ilk uygulandığı zamanlara doğru geriliyor. Her geçen gün, sosyal devletten, iş güvenliğinden taviz vere vere madenlerde çalışan işçiler, Güney Afrika’daki altın havzalarında, beyazlar tarafından ölümüne çalıştırılan siyah işçilerin durumuna düşürüldü. Bir grizu patlaması veya son olayda olduğu gibi trafo patlaması olunca da siyasi sorumlular, durumu “takdiri ilâhi” diye mazur göstermeye çalıştı. Manisa CHP Milletvekili Özgür Özel’in Soma Kömür İşletmeleri ile ilgili olarak verdiği Araştırma Önergesi, iktidar tarafından 29 Nisan 2014 günü reddedilmese ve gerekli önlemler alınsaydı, kaza meydana gelse bile can kaybı bu kadar yüksek olur muydu?
Böyle vahim bir olay sonrasında ilân edilen üç günlük milli yası bari iyi değerlendirelim ve istisnasız hepimiz kendimizi gözden geçirelim!
İddia ediyorum; Soma benzeri facialarla karşılaşmamızın sebebi, Cumhuriyet değerlerinden koparak “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” ilkesini tamamen unutmamızdır!
Osmanlı devleti çökerken, Meclis-i Mebusan, Misak-ı Milli’yi yani milli sınırlarımızı tespit etmişti. Daha Cumhuriyet ilân edilmeden, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında ise İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi” toplandı ve yeni ekonominin temelleri atılmaya başlandı. Burada tespit edilen “Misak-ı İktisadi Esasları”ndan üçünü hatırlatacağım:
MADDE 5: 

Türkiye halkı, servet itibariyle bir altın hazinesi üzerinde oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evlâdı gibi sever. Bunun için ağaç bayramları yapar, yeniden orman yetiştirir, madenleri kendisi işletir, servetlerini herkesten çok tanımaya çalışır.
MADDE 8: 

Birçok harpler ve zaruretlerden dolayı eksilen nüfusumuzun çoğalması ile beraber, sıhhatimizin, hayatımızın korunması en birinci emelimizdir.
MADDE 9: 
Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever, işlerde inhisar istemez.
Bugün Büyükşehirler Yasası ile birlikte, mesela Trabzon ormanları, kapanın, kesenin, yakanın elinde kalıyor. Bütün madenler, birilerinin inhisarına veriliyor ve Türkler, kendi vatanında köleleştiriliyor!
Cumhuriyetin kurucu değerlerini esas alarak, A’dan Z’ye her şeye sıfırdan başlamamız gerekiyor. Yoksa sadece kazalarla değil, yaptığımız siyasi tercihler yüzünden savaşlarla yok olmak gibi sonuçlar da bizi bekliyor! Ötüken ormanlarında doğmuş, demiri bulmuş ve üretmiş bir milletin çocukları bu duruma düşmemeli...

9 Mayıs 2014 Cuma

Lozan ihaneti ne zaman konuşulacak? (1 & 2) Fuat Uğur,

Lozan ihaneti ne zaman konuşulacak? (1)
Fuat Uğur, fugur1864@gmail.com
Cenaze törenlerinde namazı kıldıran imamın “merhumu nasıl bilirdiniz” veya “hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorularıdır en çok yakınlarını duygulandıran...
Tarihimize bir “Kahraman” olarak monte edilen İsmet İnönü’nün cenaze törenine yetişseydim acaba bu soruya nasıl bir cevap verirdim? Geçen gün, bunu bir kez daha sordum kendime. O gün Ergün Diler ile Bekir Hazar’ın a Haber’deki Yaz Boz programında konuk olan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Mehmet Hakan Sağlam’dan Lozan Anlaşması adı verilen ihanet antlaşmasının hiç bilmediğim yönlerini dinlediğim gündü.
Eminim, benim gibi pek çok kişi de derin ve içten bir “Ah” çekmiştir.
Şimdi aşağıdaki şu fotoğrafa bakın lütfen: (aşağıda)
Üzerindeki tarih; 
15 Mayıs 1915; 
Arıburnu Şehitlerinin fotoğrafı.
Anzak Koyu diye adlandırılan ve Anzak askerlerinin çıkarma yapıp, gemileri demirledikleri bir iç liman. Yaklaşık 1500 metrekarelik bir arazi. Hepimizin bildiği gerçek; on binlerce şehit verilir. İşte o şehitlerin, toprağa düşenlerin fotoğrafıdır bu acı veren görüntü.
Bir de Arıburnu’nun haritadaki yerini ve günümüzden bir fotoğrafını görelim.
Türkiye Devleti savaşı kazanan taraf olarak Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladığında tarih 24 Temmuz 1923’tü ve Çanakkale Savaşı’nın üzerinden tam 8 yıl geçmişti.
İmzalayan heyete, Ankara’ya “Lozan Kahramanı” olarak dönen İsmet Paşa (İnönü) başkanlık etmekteydi.
ÇANAKKALE’DE İNGİLİZ TOPRAĞI OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?
Derin bir nefes alın. Ve nihayet Lozan anlaşmasının 129. Maddesi:
Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.
Yanlış okumadınız.
Şu anda, Türkiye sınırları içinde Çanakkale’de İngiliz toprakları var. İşte o düşmana geçit vermemek için on binlerce şehidin verildiği topraklar; Anzak Koyu'ndaki 1500 metrekarelik Arıburnu toprağı İngilizlere verilmiş.
Aklınızdaki soruyu cevaplayayım. Evet, ben bunu yeni öğrendim.
Ama bu durum, İnönü’yü Lozan kahramanı olarak takdim edip İngilizlere toprak verdiğini gizleyenlerin ortak sorumluluğunu, suçunu görmezden gelmemizi gerektirmiyor.
SEVR YALANI İLE LOZAN’I BAĞLADILAR
 Üstelik Lozan’da kaybedilenler bununla sınırlı değil. Dr. Mehmet Hakan Sağlam’a telefon açtım. Hastanedeydi, elinden ameliyat olmuştu. Aşağıdakiler bunlardan sadece biri:
“Lozan’da kaybedilen aslında 12 milyon metrekare topraktı. Türkiye devleti Lozan’da masaya oturduğunda Orta Doğu’dan Sudan’a kadar geniş toprakların sahibiydi. Ulusalcıların iddia ettiği gibi Sevr Anlaşması adlandırılan metin değildi İsmet’in elini kolunu bağlayan. Çünkü Sevr Anlaşması diye adlandırılan o metni ne Osmanlı onaylamıştı, ne İngiltere, ne de Fransa meclislerinden geçirmemişti. Hiçbir bağlayıcı değeri yoktu. Ama İsmet İnönü Lozan’da öyle bir anlaşma yaptı ki Sevr’in içindeki maddelerin yüzde 50’si orada yer aldı zaten.”
Savaşı kazanan taraf olarak oturulan bir barış masasında, en hafif deyimiyle ülkesini hovardaca bağışlayan bir başka heyet var mıdır dünyada?
NE HARİKULÂDE BİR HAYAT!
ABD’nin Lozan Müşahidi, yani gözlemcisi John Grew görüşmelerin yapıldığı Beau Rivage Palace’da, yani Güzel Yalı Otelinde Türk heyetinin düzenlediği bir yemekte İsmet Paşa peş peşe o kadar çok içer ki artık incir çekirdeğini doldurmayan şeylere gülüp kahkaha atmaya başlar. Yaşamanın ne harikulâde bir şey olduğunu söylemektedir boyuna. Tuhaf bir durumdur yaşadığı John Grew’un.
HALI TÜCCARI HEYET!
İsmet Paşa için hayat hakikaten harikulâdedir. Alelade bir subayken artık Türkiye gibi, öyle ya da böyle sınırları olan bir ülkede ikinci adam olacağını az çok öngörmektedir. Artık “Bitse de gitsek” haleti ruhiyesi içindedir ve ne varsa vermeye hazırdır. Bu nedenle Lord Amery Türk heyetini halı satıcılarına benzetir; tam kapıdan çıkarken müşterinin verdiği fiyata razı oldukları için. Nitekim baş tüccar İsmet Paşa İngiliz heyetinin başkanı Lord Curzon’a aynen şunu demektedir:
“Musul ve Kerkük’ün sizde kalmasında hiçbir sakınca yok”
İsmet İnönü tarihteki gerçek yerini almalı. Üstelik Lozan tek gerçek sebep değil bunun için.
Lozan ihanetinin savunucuları için (2)
Salı günü “Lozan İhaneti Ne Zaman Konuşulacak?” diye sormuş ve İsmet Paşa başkanlığında Lozan’a gidip anlaşmayı imzalayan heyetin, Lord Amery’nin ifadesiyle “tam kapıdan çıkarken müşterinin verdiği fiyata razı olan halı tüccarlarından farksız davranıp”, 12 milyon kilometrekare vatan toprağını nasıl tek tek elden çıkardıklarını yazmıştım.
Öyle ki Çanakkale’de İngilizlerin çıktığı Anzak Koyu'ndaki Arıburnu’nda, 1500 metrekarelik tabii liman ile iki arsa İngilizlere hediye edilmişti. Siz “hediye” sözcüğü yerine başka bir kelime kullanabilirsiniz.
Ama Lozan’da Türkiye’ye atılan kazık bununla sınırlı değildi.
Anadolu’yu işgal edip Polatlı’ya dek ilerleyen Yunan ordusunun verdiği hasarı, zarar ve ziyanı kurulan bir komisyon hesapladı. O zamanki parayla 5 milyar liraydı. 1923 yılında bir Osmanlı altınının 7 lira olduğunu düşünürseniz Yunan ordusunun bu ülkeye verdiği zarar 4 bin 762 ton altındı. Bugünkü parayla 190 milyar dolar. Barış görüşmeleri için oturulan masada tam da bunun için, yani Yunanistan’ın Türkiye’ye savaş tazminatı ödemesiyle ilgili bir madde var. Ancak İsmet Paşa, milletin kesesinden, cebinden, onun döktüğü kan ve kaybettikleri üzerinden sorumsuzca hovardalık yaparak 190 milyar dolar değerindeki zarar-ziyanı bağışladı. Hem de kimse bu teklifi yapmadığı hâlde. Yunanistan’ın bu parayı ödeme ihtimalinin bulunmadığını ifade ederek Türkiye’nin tüm haklarından, alacaklarından vazgeçtiğini belirterek bu saldırgan ülkenin borçlarını bir kalemde sildi.
İşte o madde:
“Madde 59-Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu göz önünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü talebinden kesinlikle vazgeçer.”
Düşünelim. Yunanistan’ın ülkeye verdiği zarar 4 bin 762 ton altın olarak hesaplanıyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin altın rezervi 400 ton civarında. İsmet Paşa, bu “âlicenap”lığının karşılığını aldı mı dersiniz? Nerede? Osmanlı’nın, bugünün parasıyla 40 milyar dolar değerindeki borçlarını kabul etmekte bir sakınca görmedi. Peki, Türkiye Yunanistan’dan daha iyi durumda mıydı o vakitlerde?
Türkiye bu parayı 1954’e kadar ödedi ve ancak o zaman kapattı.
Daha bitmedi.
Osmanlı devleti 1911 yılında İngiltere’ye iki savaş gemisi sipariş etmişti ve bunun için de 70.5 ton altın ödedi. Nakit. Gemilerin yakıt parasına kadar hem de. İngiltere bu gemileri yaptı ama 1914 yılında patlayan Birinci Dünya Savaşını bahane ederek teslim etmedi. İşte aynı İngilizler Lozan’a bu konuda da bir madde koydurdular.
Anlaşmanın 58. Maddesinin son fıkrası.
Okuyun siz karar verin:
“Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere'ye ısmarlanmış olup Britanya Hükümetince 1914 yılında müsadere edilmiş savaş gemileri için ödenmiş bulunan paraların geri verilmesini, ne Britanya Hükümetinden, ne de onun uyruklarından istememeyi kabul eder ve bu konuda her türlü talebinden vazgeçer.”
İngiltere’nin 3 milyar dolarlık borcu hovarda İsmet Paşa tarafından yine bir kalemde silinir.
İsmet Paşa, Lozan’a askerî okuldan hocası Haim Nahum’u da götürür. Haim Nahum İngilizlere aynen şu sözü verir: “Siz toprakları parçalanmış Türkiye’nin bütünlüğünü tanıyın, ben bunlara İslâmiyeti ve Halifeliği ayaklar altına aldıracağım.”
Bu satırlar Haim Nahum’un anılarında geçiyor.
İsmet İnönü Lozan anlaşmasını imzalayıp Ankara’ya döndüğünde kendisini garda karşılayan Kazım Karabekir’e, onun mütedeyyin kişiliğine bir parmak bal çalarak yaptığı satış sözleşmesini şu sözlerle yutturmaya çalışıyor:
“Biz Hıristiyan olsaydık bu toprakları kaybetmezdik.”
Salı günkü yazımdan sonra gelen tepkilerin çoğunluğu tıpkıbasım:
“Ne var yani, 4-5 dönümlük bir mezarlık yeri verilmiş İngilizlere. Türkiye bugün gayrimenkul satışlarıyla yabancılara toprak ve konut satmıyor mu?”
Bu feraset yoksunluğunu Allah’a havale ediyor, akıl fikir ve zihin açıklığı diliyorum.
3.5.2014 & Fuat Uğur, fugur1864@gmail.com
(Ref: 2, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/fuat-ugur/580381.aspx )
***
YORUM; ELEŞTİRİ VE KATKILAR:
Re: ULUSAL HABER" bir projedir,,,,,,,,RE: Sayin Fuat UGUR´un 09 Mayis 2014 günlü "LOZAN IHANETI NE ZAMAN KONUSULACAK???" baslikli yazisi‏
Uysal, Remzi Almanya
Kime: ULUSAL HABER & ULUSAL AJANS
Degerli Dostum Mustafa Nevruz Bey,
ULUSAL AJANS´in cok degerli hizmet verdigine bizzat tanigim. Anavatan´dan uzakta yasayip, Anavatan´a güclü duygu, kopmaz baglarla sarilmis biz insanlara duydugunuz sevgi ve göstermis oldugunuz alakayi, bu ajans yayinlarindan yansittiginiza, duygularimizi yine bu ajans üzerinden ileriye aktarmis oldugunuza, en yakindan tanik olanlardan biriyim. 
Bu nedenle de size büyük bir saygi ve minnet duygularimi iletmek istiyorum.Yazimin yayinlanmasi icin degil, "link" sizden geldigi icin, yüregimde aniden kabaran duygularimi size iletmek ve sizinle paylasmak istedim. Sayin Fuat Ugur,  09 Eylül 1922 günü Izmir´de Ordumuz´da "son kursun" un da tükenmis oldugunu bilmis olsaydi, Lozan´i ihanet olarak tanimlayamazdi. Bunu bilip ögrenmek ve de yorumlayabilmek icin, yüksek ögrenimlerle, master ve doktora ünvanlarina gereksinim de yoktur. Bizim toplumumuzda, milletin kahramanlari da olsalar, bazi isimlere (!) karsi önyargilar, aileden baslayip, icine girilen grup ve teskilatlarda beyinlere siringa edilebiliyor. Tanri Türk milletine bir daha kurtulus mücadelesi vermeyi nasip etmesin. 
Türkiye´ye - Anavatan´a  esim ile yeni geldik. Insallah bu defa Ankara´ya bizzat sizi ziyarete gelecegim. Hic bir zahmete girmenizi istemedigimden, sürpriz yapmayi ve sizinle Arslanli Yol´da yürümek ve daha önce de dillendirdigim gibi, ATAMIZ´nin ebedi huzurevi olan Anit Kabir´i seyredebilecegimiz bir mekanda -Tanri izin verirse- 40 yil unutulmayacak kadar aci bir kahve icmek isterim. Ögretmenevlerinde konaklayacagim icin, size yakin ögretmenevlerin adreslerini de bana bildirebilirseniz, sevinecegim. En icten selam ve sevgilerimle
Remzi UYSAL
***
Mustafa Nevruz SINACI <gercek.demokrat@hotmail.com> schrieb am 11:48 Freitag, 29.August 2014:
Çok Sevgili ve Değerli Remzi Bey'ciğim,
ULUSAL HABER'in koordinatörü ben'im. Sahibi yakın bir dostumuz ve arkadaşımızdır. Bu gazete, Türkiye Cumhuriyeti gümrüklerinde yaşanan büyük sıkıntı, ıstırap, haksızlık ve kanunsuzlukları yansıtmak, alternatif çözümler üretmek ve uygulanması için ilgili mercilere önermek amacıyla kuruldu. Bir hayli rağbet görüp, ilgi, alâka ve takdire mazhar olunca, Gazeteyi "tam anlamıyla objektif, realist ve demokrat" bir yayına “Serbest Kürsü” ve “Özgür bir yayın platformuna” dönüştürmeye karar verdik. Dolayısıyla; Açık surette insanlık, vatan ve millet aleyhine olmadıkça; Yalan, iftira, fesat ve tefrika içermedikçe; Anayasa, ahlâk ve hukuk kuralları muvacehesinde "her haber, fikir ve yoruma" burada yer vereceğiz. Bu minval üzre; Aşağıdaki yorumunuzu ilgili yazının altına mutlaka ekleyeceğim. Aslında bunu siz de yapabilir ve dilediğiniz yazının altına yorumunuzu ekleyebilirsiniz. Kalbi şükran, selâm, sevgi ve sağlık dileklerimle… Mustafa Nevruz SINACI 
***
Date: Fri, 29 Aug 2014 01:56:36 +0100  From: uysalremzi@yahoo.de  Subject: Sayin Fuat UGUR´un 09 Mayis 2014 günlü "LOZAN IHANETI NE ZAMAN KONUSULACAK???" baslikli yazisi  To: gercek.demokrat@hotmail.com  CC: turgem@yahoo.de
***
Cok Degerli ve Kadim Dostum Mustafa Nevruz SINACI Bey,
Yukarida dün göndermis oldugunuz "ULUSAL AJANS - GÜNCEL HABER"  link´indeki yazilari her zamanki iletiniz gibi, büyük bir dikkat ve özenle okudum. Link´in icindeki pek cok yazi, haber ve makaleden cok esinlendim ve bilgi dagarcimi zenginlestirdim.
Sayin Fuat UGUR´un yazdigi 09 Mayis 2014 günlü "Lozan Ihaneti Ne Zaman Konusulacak (1)?" yazisinin tamamini da okudum. Hic bir vijdana sigmayacak ve hic bir namuslu beynin algilamak istemeyecegi bölümlerle dolu bir yazi.  
1. Dünya Harbi sonunda 1918 yilinda kaybedilmis ve savas galibi devletler tarafindan, büyük bölümü de Ingilizler tarafindan, isgal edilmis 12 milyon m2 (!?) Osmanli topragini, nasil olur da LOZAN´da kaybetmis olabiliriz?
Haddim olmayarak söyleyebilirim ki;  okuyan, yazan, düsünen ve de arastiran bir TÜRK insanyim. Sayin Ugur´un yazisindaki bazi  satirlari okuyunca, büyük zorluklarla kurtarilip, bizlere vatan kilinmis bu topraklarda nefes almamiz ve hayat bulmamiz saglanmisken, hangi vijdan ve beyin namusu "Lozan´da 12 milyon m2" toprak bagislanmistir diyebilir, diye düsündüm? Burunlarindan kin ve nefreti üfleyen insanlar icin, kirli haberlerin batakliga da dönüsebildigi sanal medya ve dünyasi, bulunmaz bir firsat ve de nemalanan nimet olduguna, sizin kadar ben de inaniyorum. 
Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK´ün: "Biz kahranlari kadar hainleri de bol olan bir milletiz!" sözünü, yaziyi okurken pek cok satirinda animsadim. Nur icinde yatsin, Mustafa Kemal  ATATÜRK o sözünü sadece Kurtulus Savasi yillarinda palaskasi, kasaturasi, postali, matarasi, mavzeri ve diger techizati ile ordudan, dolayisi ile dünyada bu tür ihanetin cok az millette görülebilecek sayida, savastan kacan askerler icin degil de, yaklasik bir asir önce bugünün bazi partizan, yürek ve beyinleri cürümüs yazar ve cizerleri icin söylemis, diye düsündüm.
Yazarimiz Sevket Süreyya AYDEMIR, bu ihanetleri kitaplarinda cok berrak bir sekilde yazip, anlatmaktadir. Benim rahmetli anneannem Birinci Dünya (Cihan) Harbi´ne "Alman Harbi", Kurtulus Savasimiza´da "ESKIYALIK Devri" derdi. Cünkü Kurtulus yillarinda savastan kacan, askeri donanimli tam techizatli kackin hainler Kurtulus Savasi süresince memleketlerine gidemedikleri icin, savasin bitimini bekliyor, daglarda eskiyalik yapiyor, bilhassa köyleri basip ninelerimizin kulaklarindan küpelerini yirtarak aliyor, sakli altinlari olduklarina zannetikleri yasli dedelerin göbeklerinden karinlarina kaynatilmis kizgin sivi yaglari huni ile akittiklari hikayeleri, yasamis olanlarin ve bizim kusagin "dede" dedigimiz cocuklarindan dinleyerek büyümüstük.
Bugün halen Anadolu´nun pek cok yerinde, kasabadan köyüne dönerken pusuya düsürülüp, sattigi ürünün parasi elinden alindigi  ve hatta öldürüldügü bazi soygun ve cinayet yerleri  "eskiya yatagi", "eskiya gecidi", "eskiya kisigi" gibi isimlerle anilir. Iste o, anneannemin "Eskiyalik Devri" dedigi Kurtulus Savasi yillarinda, Susurluk´tan kafile ile köyüne dönerken asker kacagi eskiyalar  "Hatabin Deresi" nde dedemin altindaki atini ve yelegindeki köstekli saatini alip, canini bagislamislar. Sayin Fuat Ugur´un üzerinde kalem oynattigi "o",  "12 milyon metrekare ?!" alan TÜRK yurdu olmusmuy du?
Sayin Ugur, yazarimiz Falih Rifki ATAY´in "ZEYTINDAGI" veya Alman yazar Peter HOPKIRK´in "ISTANBUL´un DOGUSUNDA BITMEYEN OYUN"  kitablarini okumus olsa idi, o yaziyi yazmakta büyük tereddüt gösterebilirdi, diye de düsündüm.
Üstelik o topraklarda yasayanlar, sözümona müslüman olup (!), isbirligi icinde olduklari Ingilizler ile birlikte, askerlerimizin karinlarini yarip, mide ve barsaklarinda "altin" aramislardi.  Gönderdiginiz ve de göndereceginiz haber ve iletiler icin size cok ve cok tesekkür ediyorum.
En icten selam, saygi, sevgi ve muhabbetlerimle, saglicakla kaliniz, kadim dostum.
Remzi UYSAL
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Mustafa Nevruz SINACI <gercek.demokrat@hotmail.com> schrieb am 15:02 Donnerstag, 28.August 2014: