8 Ocak 2015 Perşembe

ÖZEL HABER; “Almanya´da KIRK KAPI” YENİ HAÇLI ȘÖVALYELERİ “PEGİDA” İLE; ALMANYA NEREYE? Remzi Uysal, TÜRGEM Başkanı

“Almanya´da KIRK KAPI” YENİ HAÇLI ȘÖVALYELERİ “PEGİDA”  İLE; ALMANYA NEREYE?
Remzi Uysal, TÜRGEM Başkanı
 Pegida, Türkçe açılımı ile“Batı´nın İslâmlaşmasına Karşı Avrupalı Vatanseverler“ örgütü ve katılımcıları her ne kadar ırkçı olmadıklarını söyleselerde, bu farklı ve de aydınların başını çektiǧi yeni haçlı şövalyeleri, güya Almanya ve Avrupa´da  yayılmakta olan islâmlaşmayı önlemek istiyorlarmış. Peki nasıl?
Dünyada okur yazar ortalamasına göre,  günde ortalama 27 dakika  okuyan Alman bireyinin din deǧiştirmeye veya dini inkâr etmeye  karar vermesi bile,  o´nun özgür iradesinden kaynaklanmış olmasının kabul edilmesi zor mu olur?
Aslında olayın  gerçek yüzü, bizce farklı. Üretim dışına çıkmıs, yaşlanmış, Almanların yapmadıǧı en aǧır işlerde çalışmış olup, erken emekli olmak zorunda kaldıklarından, aldıkları emekli maaşı ile geçinemeyip, devlet yardımı ile yaşamak zorunda  bırakılmış, her geçen gün Alman ekonomisine yük olduǧu  iddia edilen ve de  sayıları da her geçen gün artan yabancı kökenli vatandaşlardan kurtulmak mı isteniyor? Yoksa bu  gizli bir devlet politikası da olabilir mi? İnsan elinde olmadan, geçmişte yaşadıǧı acıların etkisinden, böyle şeyleri de düşünmekten, kaygı ve şüphelere kapılmaktan kendini alamıyor, işte.
11 haftadan beri her Pazartesi günü Dresden şehrinde  binlerce kişiyi peşine takıp yürüyen ırkçı grup, bu gücü ve ilhamı kimlerden ve nasıl alıyor?
Pegida, ilk çıkış ve doǧuş yeri olan Doǧu Almanya´nın Dresden şehrinde , 05 Ocak 2015 günü, Yeni Yıl´ın ilk Pazartesi yürüyüşünde, Șansölye Dr. Angela Merkel´in uyarılarına raǧmen 20 bine yakın İslâm karşıtı insanı sokaǧa dökebilmiştir. 
KÖLN, BERLİN, STUTTGART, ROSTOCK ve SCHWERİN´DE DE, "GİDALAR“ DEVREDE
Yine aynı gün Köln şehrinde, şehrin kendine özgü bir ırkçı grubu olarak örgütlenen “Kögida” (Köln´ün Gida´sı) istediǧi sayıda taraftarını toplayamadıǧı gibi, Kögida karşıtı Türk ve Almanlar´dan oluşan binlerce kişi de, Kögida´nın karşısına dikilmiştir. 
Yine aynı şekilde, Pediga tarafından tanınmış olup,  Berlin´de eski bir CDU (Hırıstiyan Birlik Partisi) politikacısının önderliǧinde ve geçen sonbaharda Berlin´de kurulan “Yurtseverler” (Patrioten e.V.) adlı bir derneǧin taraftarları ile 500 ´e yakın yabancı ve İslâm düşmanını “Bärgida”, Berlin´de, halkının diǧer Batı kentlerine göre tutucu olduǧunu söyleyebileceǧimiz  Stuttgart´da da ırkçı bir „Gida“ grubu halkı sokaǧa dökmeyi başarmışlardır. Berlin´deki Alman sol grupları ile Türk toplumu da Berlin marka „Bärgida“nın karşısına dikilip, püskürtülmüştür. Tehlikenin büyümekte olan boyutu bizleri ürkütmektedir. Hamburg kentinde, bir Pediga hareketi oluşmadan, 4000 kişi sokaǧa çıkıp, yabancı düşmanlarına dişlerini göstermiştir.
Rostock kentinde yayınlanan Nordkurier gazetesinin bugün  yayınladıǧı ve az önce bilgilendiǧimiz bir habere göre, Rostock kenti halkı, yabancı veİs lâm karşıtı grupların kıpırdanışlarını sezdiǧinden 05 Ocak Pazartesi günü 800 kişi ile, tıpkı Hamburglular gibi Almanya´daki  yabancı dostlarına sahip çıkmak için, sokaǧa dökülmüşler. Ama buna raǧmen Rostock ve Schwerin kentlerinde İslâm ve Yabancı Düşmanları´nın „Rogida“ ve „Schwegida“ adlı ırkçı kurumlarını oluşturmuş ve 12 Ocak Pazartesi günü için sokaklara çıkmak için hazırlıklara başlamış olduklarını öǧrenmiş bulunuyoruz. Kanser hücreleri gibi vücuda yayılan „İslâm ve Yabancı Düşmanlıǧı“, böyle giderse, bu „Gida“  modası ile  tüm  Almanya´yı teslim de alabilir.
TAPINAK ȘÖVALYELERİ Mİ YARATILMAK İSTENİYOR?
Almanya´daki bu ırkçı gösteriler böyle devam ederse, Almanya´da pek çok kentte, şehrin adının ilk harflerini “….gida” sözcüǧü ile birleştirilmiş pek çok İslam karşıtı kışkırtıcı eylemci grubun, sokaklara döküldüklerine tanık olabileceǧimiz gibi,  bu gösteri ve eylemler diǧer Avrupa ülkelerine de sıçraması mümkün olacaǧı gibi, bu ırkçı şövalyeler, "Tapınak Șövalyeleri´ne“,  12. ve 13. YY´da Anadolu´da,  Ortadoǧu´da, Doǧu Akdeniz ve Ege adalarında tarihin kaydettiǧi acımasız cinayet şebekelerine dönüşebilirler.
IRKÇI GÖSTERİLER BİR ANAYASAL HAK OLABİLİR Mİ?
Almanya Anayasa´sının 5. ve 8. maddeleri, Almanyada yaşayan herkese izin dahi almaksızın „barışçıl yürüyüş,  toplanma ve de gösteri“ yapma hakkı tanımaktadır.
Peki, Pegida denen kitlesel eylem yapan grubun Anayasa´nın 5. ve 8. Maddelerini istismar etmediǧi söylenebilir mi? Bu eylemcilerin, kendilerinden farklı dini inançlara sahip insanlara karşı, halkı kışkırtmaya çalıştıklarını söylersek, yanlış mı olur? Bu kişiler, deǧişik sosyal ve din kültürlerine  farklı yaklaşan kesim,  ”Almanya´yı ve de Avrupa´yı islâmlaştırmak istemiyoruz“ safsatası ile ülkenin iç huzurunu bozmaya ve de ileride yaşanabilecek kitlesel çatışmalara zemin hazırlamaktadır.
Alman Adalet Bakanlıǧı ve de Alman Başsavcılıǧı kışkırtıcı yöne giden bu eylem ve yürüyüşlerin başını çeken kişilere  karşı Alman Ceza Yasası´nın 130. Maddesi´ne dayanarak dava açması gerekmez mi? 
Son 30 yıl içinde bunların, yabancılara, dolayısı ile öncelikle Türkler´e, Afrikalılar´a ve de siyahilere karşı yapılan saldırı ve katliamların acıları bu ülkede yeterince yaşandı. Ve bu acılar tekrar yaşansın istemiyoruz. Almanya´da yaşayan yabancılar arasında, 2´nci Dünya Savaşı sonrası en fazla saldırıya, ve hatta kitle katliamlarına uǧrayan Türkler ve Afrikalı siyahiler olmuştur.
YAȘADIĞIMIZ ACILAR UNUTULMADI
Almanya´da Türklere karşı 18 Aralık 1988 günü yapılan ilk ev kundaklama olayının yaşandıǧı Oberpfalz bölgesindeki Schwandorff  köyünde Can ailesinin 3 bireyi yanarak can vermiştir. Ardından takip eden yangınlarda 1992 yılında Mölln´de 3,  1993 yılında Solingen´ de 5 Türk insanımız  yakılarak öldürülmüşlerdir.
18 Ocak 1996 günü Lübeck Hafenstraße´deki (Lübeck Liman Sokaǧı)  Yangın´da 11 Afrikalı ve Ortadoǧulu mültecinin katilleri halen ortaya çıkarılmış deǧildir.
Lübeck Hafenstraße yangının birgün sonrasında ABD´de Yahudiler´in “Almanlar  yine yakıyor” diye sokaklara dökülmesinden sonra acele bir suçlu aranır ve aynı binada ailesi ile yaşayan bir Lübnanlı kurban seçilir. Bu şekil olsa da  dünyada Almanya´ya yönelik tepkiler bir süre de olsa bastırılmış olur. Yıllar süren duruşmaların sonunda, olay unutturulmaya, en azından etkisinin azalmasına yardımcı olur. Sonunda beraat eden kurban çektiǧi manevi acılarından dolayı, devletten büyük miktarda maddi tazminat alır. Ve böylece devlet ile birlikte suçlanan kurban da aklanmış olur. NSU diye bilinen 3´lü Çete´nin 2003 ilâ 2008 yılları arasında Almanya´nın deǧişik kentlerinde,  dükkanlarında öldürdüǧü 8´i Türk ve de Türk sanılarak öldürülen 1 Yunan vatandaşı ile 1 Alman polisinin (!) davaları,  her geçen duruşmada çözülme ve açıklık kazanma yerine, bir bilmeceye bürünmektedir.
HAVADA UÇAN BEBEĞİMİZ
03 Șubat 2008 günü Almanya´nın Ludwigshafen kenti yangınında,  2 küçük Türk kız çocuǧunun ilk ifadelerinde; yangının bodrum katına inen merdivenlerde çıktıǧını ve bodrum mervinlerinde  yabancı bir yetişkin erkeǧin çocuk arabalarını ateşe verirken gördüklerini söylemişlerdi. Psikologlara bir iki hafta teslim edilen bu kız çocukları, sonraki ifadelerinde  „öyle bir şey görmediklerini“ söylemiş olmaları, halen hafızalarımızdaki yerini korumaktadır. Üstelik Türk polisi araştırmaya dahil edilmedi.
Bu yangında da 9 Türk vatandaşımız canından olmuştur. Ateşin binayı sardıǧı ve kurtuluş yolunun kalmadıǧı bir anda Türk anne 4´ncü Kattan bebeǧini pencereden aşaǧıya fırlatıp, bebeǧinin yaşamını kurtarırken, kendi yaşamını feda etmiştir.„Havada uçan bebek“  beynimizin en ince kıvrımlarına yerleşmiş olup, unutulması mümkün olmayan bir taplo oluşturduǧu için,  halen gözlerimizin önünden gitmiyor.
DEMOKRATİK ALMANYA NEREYE?
Elinde olmadan insan kendine de olsa sormak istiyor!  Avrupa´nın en güçlü polis ve istihbarat teşkilatına sahip ülke Almanya´dır. Bu yaşanmış ve halen yaşanmaya devam eden olayların aslında Almanya´da artık yaşanmaması gerekir. Pegida denen, İslâm ve göçmen, yabancı  karşıtı,  kışkırtıcı olduǧu gün gibi ortada olan bu  grubun durdurulmaması ve eylemlerine son verdirilmemesi halinde, sonuçların;  „2´nci Dünya Savaşı“ sonrası harabeye dönmüş bu ülkenin imarını yapıp, ülke insanlarının refahını artıran insanlara büyük acılar çektirebileceǧi gibi, bu insanlara karşı yapılacak en büyük ihanet olacaktır. 
[ ÖZEL HABER & MAKALE; Almanya/Lübeck, 07 Ocak 2015_Remzi Uysal, TÜRGEM Başkanı]

6 Ocak 2015 Salı

T. Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan'dan 'Yüce Divan' yorumu: Umutsuz bir süreç

Erdoğan'dan 'Yüce Divan' yorumu:
"Umutsuz bir süreç!..."
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Soruşturma Komisyonu'nun dört eski bakan üzerinden bir süreç kurgulandığını söyledi. 
Erdoğan, "Bu tamamen umutsuz bir süreçtir" dedi. Ankara'daki Büyükelçiler Konferansı'nda konuşan Erdoğan, Komisyon'un çalışıp ara bir karar verdiğini, nihai sürecin tamamlanmadığını söyledi.
Erdoğan, "17-25 Aralık operasyonları millet tarafından yargılanmış ve millet kararını vermiştir. Kurgulanan oyun zaten bozulmuştur" diye konuştu. Türkiye'nin siyaset üzerindeki vesayet korumlarını etkisiz hale getirdiğini belirten Erdoğan, "yargı içindeki bazı odakların siyasete müdahale etmeyeceklerini" umduğunu belirtti.
Davutoğlu: Herkes saygı duymalı
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Meclis Grup Toplantısı'nda konuşan Başbakan Davutoğlu ise herkesin TBMM Soruşturma Komisyonu'nun kararına saygı duyması, Komisyon raporunun beklenmesi gerektiğini söyledi.
Yasaların ve anayasanın getirdiği sorumluluğun da bu olduğunu vurgulayan Davutoğlu ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) "ihsas-i reyde" bulunmakla (hüküm verilmemiş bir dava hakkında görüş bildirmekle) suçladı. Soruşturma Komisyonu'nu etkilemeye çalışmanın hukuka aykırı olduğunu söyleyen Davutoğlu, Komisyonun kendi vicdanıyla bir karar verdiğini, bunun nihai hüküm olmadığını belirtti.
Bahçeli: En utanç verici kararlardan biri
Başbakan Davutoğlu'ndan önce partisinin grup toplantısında konuşan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise dün Türkiye tarihinin en utanç verici kararlarından birinin alındığını söyledi.
Devlet Bahçeli, Başbakan Davutoğlu'nun geçen ay sarfettiği "Kim herhangi bir şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa onun kolunu koparmaya kararlıyız" cümlesini hatırlattı.
Bahçeli, "Davutoğlu kol kesmekten bahsederken, bakanlar korunmuştur...Eski devirdeki kürek mahkumları, Davutoğlu'na göre daha hür, daha omurgalıdır" dedi.
Meclise ayar vermenin kimsenin harcı olmadığını belirten Bahçeli, "Komisyondan kurtulan 17-25 Aralık failleri ilk önce adalete teslim edilmeli, arkasından da diğerleri paşa paşa, peş peşe onları takip etmelidir" diye konuştu.
'Yüce Divan'a sevke gerek yok'
TBMM Soruşturma Komisyonu, dün beşe karşı dokuz oyla, geçen yılki 17-25 Aralık operasyonlarının ardından istifa eden ya da görevden alınan dört eski bakanın (Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler) Yüce Divan'a sevk edilmemesi yönünde karar vermişti.
Komisyon'da AKP'den dokuz, Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) dört, MHP'den bir üye yer alıyordu. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise daha önce Komisyon'dan çekilmişti.
Komisyon, Cuma gününe kadar kararının gerekçelerini içeren raporunu TBMM Başkanlığı'na sunacak
Rapora varsa muhalefet şerhi de eklenecek.
Muhalefet "eski bakanların Yüce Divan'a gitmesi" yönünde bir meclis önergesi sunarsa, Meclis Genel Kurulu'nda en geç 30 Ocak'ta bu önerge ile ilgili gizli oylama yapılacak.
Önerge en az 276 oyla kabul edilirse eski bakanlar için Yüce Divan yolu açılacak.
[Ref: BBC Türkçe & BBC Turkish4 saat önce_Ulusal Haber & Ulusal Ajans]

27 Aralık 2014 Cumartesi

ERGENEKON KAVGASI: Medya organlarında yer alan iddialara göre “Eski Gülenci Hürriyet Yazarı” Stratfor’a anlatmış: Erdoğan ve Gülen Ergenekon için kavga etti. Erdoğan geri adım atmak istedi, Gülen direndi…

ERGENEKON KAVGASI
“Eski Gülenci Hürriyet Yazarı” Stratfor’a anlatmış: "Recep Tayip Erdoğan ve Fethullah Gülen Ergenekon için kavga etti. Erdoğan geri adım atmak istedi, Gülen direndi…"
Stratfor’un Türkiye uzmanı ikilisi Reva Bhalla ile Emre Doğru, Gülen cemaati ile ilgili birinci elden bilgiler almak için 2010’un başında “Eski Gülenci Hürriyet köşe yazarı” olarak adlandırdıkları kişiyle görüşüyor. Bhalla, köşe yazarını şöyle anlatıyor: “Hareketin içinde yoğun bir şekilde bulunduktan sonra aslında Gülen’den kaçan bir adam. Şimdi özgürlüğün tadını çıkarıyor, fakat içeride işlerin nasıl yürüdüğü konusunda da tonlarca bilgisi var. Doğal olarak bu da onu epey paranoyak yapıyor” diye tanımlamış.
Kendisiyle ilk önce, mezunlar günü vasıtasıyla bağlantı kurduğunu yazan Emre Doğru biraraya gelmiş [Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi, eski adıyla Mülkiye mezunu]. İlk kez tanıştıklarını ve sohbet sırasında aralarınaHürriyet’in finans servisinden bir gazetecinin de katıldığını belirten Doğru,18 Ocak 2010 tarihli yazışmasında görüşme ile ilgili şunları aktarmış: “Cemaat bünyesinde hiyerarşinin çok katı olduğunu söylüyor. Hücre örgütlenmesi şeklinde çalışıyorlarmış. Ben beş kişiden sorumluyum. Bir başkası da, benim seviyemde beş kişiden sorumlu, vs. Üst düzey Gülenciler de hepsinin ‘vesayeti altındakilerin’ maddi durumu ve sağlığıyla ilgili bilgi alıyor. Onlara kafa tutabilecek buna benzer bir teşkilat yok. Polisin içinde çok güçlüler. Ayrıca (bu sadece kişisel bir görüş) yargı sisteminde de daha fazla Gülenci yargıç olması için çalışıyorlar. [...] Esas mâli tabanını küçük ölçekte Anadolulu işadamları ve esnaflar oluşturuyor. Genç Gülenciler para toplamak için onları düzenli olarak ziyaret ediyor.”
Erdoğan Gülen’i sevmiyor
 Doğru, köşe yazarının AKP-Gülen ilişkisiyle ilgili söylediklerini de şöyle anlatıyor: “Gülen ilk defa resmen bir siyasi partiyi destekliyor. Ancak Erdoğan onu sevmiyor (ya da nefret ediyor). Bütün ilişkileri karşılıklı çıkar üstüne kurulu. Gülen’in güçlü bir siyasi partiye ihtiyacı var, AKP’nin ise geniş bir siyasi desteğe. Ergenekon konusunda büyük kavgaları olmuş. Bir noktada, Erdoğan işlerin mahvolabileceğini düşünerek biraz geri adım atmak istemiş. Fakat Gülen davayı genişletmek konusunda ısrarcı davranmış. Eskiden cemaatin tüm söylemi ‘hoşgörü’ üzerine kuruluymuş. Ama şimdi, kendilerini desteklemeyene merhamet göstermiyorlar. Hedef gösteriyorlar ve yok ediyorlar. Cemaat daha saldırgan davranıyor.”
Cemaatin medya planı
Bahsi geçen köşe yazarı, Doğan medya grubunun satılmasını ise Gülen hareketinin tüm medyayı ele geçirme planı gibi değerlendirmiş. Emre Doğru, konuşulanları şöyle özetlemiş: “Vergi cezasının ardından Doğan medyasının başı büyük dertte. Aydın Doğan hapse bile atılabilir. Bir ay kadar sonra, Doğan’ın sahibi olduğu bütün gazeteler (Hürriyet dışında) satılacak. Müşteri için karar kılındı: Koza Grubu. Koza Grubu Gülenci ve Gülen cemaatinin medyaya tahsis edilen bütçesini idare etmekten sorumlu. Türkiye’nin en meşhur genel yayın yönetmeninin (Hürriyet) yerine 25 yıldan sonra başka biri getirildi. Bu gazetelerin yönetim kurullarının hepsi değişti. Doğan ailesi üyelerinin yerine ‘profesyoneller’ geldi. Vergi ve diğer şeyler bu büyük stratejinin sadece bir parçası. Bu operasyonun ardından, Türk medyasının yaklaşık yüzde 70- 80’i Gülen’in eline geçecek. Yalnızca bir ay kaldı (Neden laik iş grupları buna tepki göstermiyor diye soruyorum). Hepsinin derdi para ve hiçbiri AKP ile savaşa girmek istemiyor.”
Orduda bir kuşak Gülenci var
Aynı köşe yazarı bundan iki hafta sonra Doğru’nun üstü Bhalla ile, yazışmadan anlaşıldığı kadarıyla Amerika’da biraraya gelmiş. Bhalla da 3 Şubat 2010 tarihli yazışmasında yine çok önemli bilgiler elde ettiğini belirterek şunları yazmış: “Bana çalışmam için Gülen ile ilgili tüm bilgileri ve içeride işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmayı kabul etti (çok heyecanlandım). [...] Konuştuğumuz en ilginç şeylerden biri İslamcıların orduya nasıl sızdığıydı. Bu çok sık duyduğunuz ve askerlerin sürekli abarttığı düşünülen bir şey. Fakat göründüğü kadarıyla Gülenciler TSK’yı yiyip bitirmişler. Her şey gizli kapaklı devasa bir operasyon gibi işliyor. Bu 80’lerin sonu, 90’ların başından beri olan bir şey. Esasen Gülen örgütçüleri, belli başlı üyelerine, açık bir şekilde dindar görünmeden hayatlarını nasıl idame ettireceklerini ve çocuklarını nasıl büyüteceklerini öğretiyor. Çocuklar büyüdüğünde ve üniversiteye gittiğinde, onların sıradan birileri olduğunu düşünüyorsunuz. Fakat, Gülen cemaati bünyesinde, rapor vermeleri gereken özel bir görevli olarak nitelenebilecek biri var. Genç Gülenci, genellikle çok iyi bir eğitim almış ve Türkiye’nin Harvard’ına girmeye aday bir genç. Ancak hareket, bunun yerine onu askerî akademiye göndertiyor. Askerî akademilerde genellikle en zekiler olmuyor, bu yüzden bu parlak beyinleri kendilerine çekmek istiyorlar. Sonuçta ‘gizli’ Gülenci er ya da geç orduda yüksek rütbelere gelecek ve o zaman da Gülenciler kendi ajandalarını yürütmek için onlara güvenebilecek. Şu anda ordu kademelerinde bir nesil Gülenci var. Yüzde ile ifade etmek zor, ama kayda değer bir oran. Polis ve istihbaratta olduğundan daha fazla.
Ergenekon Gülencilerin elinde
Bhalla yazışmasında söz konusu köşe yazarının, Ergenekon davası ile ilgi şu sözlerini de aktarıyor: “Ergenekon davasını Gülenciler yürütüyor. AKP ve Gülen’in uyumlu ilişkisinden bahsettik. [...] Erdoğan’ın geri adım atmak istediği dönemler çok olmuş fakat giderek daha etkili hale gelen Gülenciler onu bazı durumlarda kenara itmiş; geçenlerde bir AKP yetkilisine yönelik cinayet planlama iddiasıyla suçlanan askerler vakasında gördüğümüz gibi [muhtemelen Bülent Arınç’a yönelik suikast planından söz ediliyor] Türkiye’deki izlenim [Dönemin Genelkurmay Başkanı] Başbuğ’un hiç cesareti olmadığı yönünde. [...] Kaynak, Türkiye’nin nükleer santral projeleriyle ilgili de daha önce çalışmış. Görüşmelerin başladığı 2007’de bir yetkili ona, AKP’nin bu konuda ciddi olmadığını söylemiş. Anlaşmanın koşulları çok kötüymüş, ihaleye girmek isteyecek herhangi bir yatırımcı için son derece adaletsizmiş, AKP’nin bununla bir sorunu yokmuş. Tek amaç Türkiye’nin adının nükleer güçle anılmasıymış –bir statü sembolü olarak. Yani istesek sahip olabiliriz ama acelemiz yok diyorlarmış. [...] Sadece Ruslar ihaleye girmiş ve anlaşma geçen yaz düşmüş. Şimdi, Erdoğan, Putin ile görüştükten sonra yeniden pazarlık yapıyorlarmış ama henüz teklif getiren yokmuş.”
REF: [publicize twitter] [publicize facebook] [category istihbarat]
[tags ERGENEKON DOSYASI, RTE, Fethullah Gülen, Ergenekon, Kavga]

20 Aralık 2014 Cumartesi

Ayakkabı kutularındaki paralar 'faiziyle' birlikte iade; “17 ARALIK” DOSYASI RESMEN KAPATILDI!,

Ayakkabı kutularındaki "şüpheli ve şaibeli zannıyla" el konulan paralar 'faiziyle' iade!..
Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler ile eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın, 17 Aralık Operasyonu sırasında evlerinde bulunan ve adli emanetçi olarak bir devlet bankasında tutulan paraları yasal faiziyle birlikte iade edilecek.
17 Aralık soruşturmasının takipsizlik kararına yapılan itirazların reddedilmesinin ardından, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler ile eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde bulunan ve adli emanetçi olarak bir devlet bankasında tutulan paralar yasal faizi ile birlikte iade edilecek.
GİZLİLİK KARARI VE İTİRAZ
17 Aralık soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ekrem Aydıner, 10 Kasım’da 53 şüpheli hakkında takipsizlik kararı vermişti. Bunun üzerine dosyadaki tek şikâyetçi olan eski Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce, takipsizlik kararına itiraz etmişti.
Hürriyet gazetesinden Fırat Alkaç’ın haberine göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise yapılan itirazı reddetmişti. Savcılığın verdiği kararın kesinleşmesiyle Barış Güler ve Süleyman Aslan’ın el konulan paralarına iade yolu da açılmış oldu.
ASLAN’INKİ VALİLİĞE
Barış Güler’in evinde el konulan 400 bin TL, 300 bin Euro ve 100 bin dolar ile Süleyman Aslan’ın evinde el konulan 2.5 milyon dolar ve 1.5 milyon Euro adli emanet olarak bir kamu bankasında tutuluyordu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu paraların, yasal faizleriyle birlikte iadelerine karar verdi. Parasının faizi 20 bin TL tutan Barış Güler’in, başvurusu halinde parası kendisine teslim edilecek. Süleyman Aslan’ın evinde ayakkabı kutuları içerisinde bulunan paralar ise yasa gereği İstanbul Valiliği’ne gönderilecek. Aslan, ilk gözaltına alındığında, “Evimden çıkan paraların tamamı bağışlardan toplanan paralardır. Bu paralar Makedonya’da Balkan Üniversitesi ve Osmancık’ta imam hatip lisesinin yapımında kullanılacaktır. Oralara gönderecektim” demişti. Aslan’ın, Yardım Toplama Kanunu’na muhalefet ettiği anlaşılmıştı. İade işlemleri için savcılığın yazısı bekleniyor.
1 MİLYON EURO İADE
Aslan’ın evinde bulunan 1 milyon Euro ise geçtiğimiz aylarda Üsküp Eğitim ve Kültür Vakfı’na iade edilmişti. Vakfın Türkiye temsilciliğinin avukatı Ömer Faruk Hansu, soruşturma sürerken 1 milyon Euro’nun vakfa ait olduğunu söylemiş ve iadesini talep etmişti. Bu talep savcılık tarafından kabul edilmişti.
ASLAN’IN DA PARASI VAR
Süleyman Aslan’ın avukatı Prof. Dr. Ersan Şen, şunları söyledi: “Süleyman Aslan’ın evinde ele geçirilen paralar İstanbul Valiliği’ne gönderilecek. Bu paranın bağış parası olduğunu belirterek iadesini talep edeceğiz. Çünkü el konulan paranın içerisinde, bağış paralarının yanı sıra Süleyman Aslan’ın kendi kişisel parası da var. El konulan paralar adli emanette tutulur. Tutar yüksek olunca, herhangi bir bankanın vadesiz mevduat hesabına yatırılır. Yatırıldığı dönemdeki faiz oranına göre işlem görür ve faiz işler.”
“17 ARALIK” DOSYASI RESMEN KAPATILDI!
17 Aralık soruşturmasına yönelik takipsizlik kararına yapılan itiraz reddedildi.
Aralarında Rıza Sarraf, Barış Güler ve Kaan Çağlayan’ın da bulunduğu “17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının takipsizlik kararına yapılan itiraz reddedildi. Dosyanın tek müştekisi olan eski Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce, 10 Kasım tarihinde Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu savcısı Ekrem Aydıner tarafından verilen takipsizlik kararına itiraz etmişti. İtirazın reddi ile birlikte takipsizlik kararı Orhan İnce’nin Avukatı Özcan Karakoç tarafından verilen 64 sayfalık itiraz dilekçesinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın takipsizlik kararının kanunlara, Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, Uluslararası sözleşmelere, hukukun genel normlarına ve tüm kamu vicdanına açıkça aykırı olduğu öne sürülmüştü.
TAKİPSİZLİK KARARINA İTİRAZLAR
Orhan İnce dışında İzzettin Çelik, Şaban Saimler, Sema Bayraktar, Ayşe Tosun, Tülay Cengiz, Ayla Tokmak, Meltem Ayran, Atıf Aydın, Muğla Barosu Başkanlığı, Hüseyin Öztürk, Sevil Turan, Cüneyt Akaltın, Şemime Azazi, Arif Ali Cangı, Banu Dalgıç Cangı, Mehmet Yıldırım Aycan, Bahtiyar Alkan, Ercan Demir, İzmir Barosu Başkanlığı, Fatma Saadet Bilir, Kahraman Bolat, Mahmut Tanal, Meryem Cemre Okandal, Nedime Okandal, Turhan Okandal, Ali Uysal, Mehmet Nurettin Oğuz, Ali Sarızayim, Mehmet Salıcı, Mesude Aslan, Ayşe Kuru, Filiz Ayaz, Suna Kılıçcı, Münevver Özgenç, Serdar Erkan, Tülay Gürbaba Kahraman, Sevgi Önal, Gülistan Evran, Veli Sağ, Sabahat Hülya Ölçer, Halkın Kurtuluş Partisi vekilleri tarafından da takipsizlik kararına itiraz edilmişti.
AYRI KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA KARAR VERİLDİ
Orhan İnce’nin itirazını bir ay sonra karara bağlayan İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği, müşteki Orhan İnce’nin itirazını esas yönünden, diğer kişi ve kurumların itirazını ise usul yönünden reddetti. İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimi Fevzi Keleş red kararında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından verilen takipsizlik kararını hatırlatarak, “53 şüpheli hakkında kamu adına soruşturma yürütüldüğü, yapılan soruşturma neticesinde yukarıda bahsedilen tarih ve no ile tüm şüpheliler hakkında ayrı ayrı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği görülmüştür” görüşüne yer verdi.
‘ORHAN İNCE HARİCİNDE DİĞERLERİ TARAF DEĞİL’
Başsavcılığın takipsizlik kararına aralarında müşteki Orhan İnce’nin de aralarında bulunduğu bazı kişiler ve kurumlarca itiraz edildiği hatırlatılan kararda, “İtiraz eden kişilerden Orhan İnce’nin suç tarihinde emniyet müdürü olarak görev yaptığı, dosyada müşteki sıfatı ile ifadesinin alındığı, diğerlerinin ise dosyanın tamamında ya da kısmen soruşturma esnasında görev yapan kolluk görevlileri ile dosyanın mağduru olmayan kişi ya da kuruluşlar oldukları, dosya kapsamında taraf sıfatlarının bulunmadığı anlaşılmıştır” denildi. CMK’nın 173/1 maddesinin itiraz hakkını suçtan zarar gören kişilere verdiği hatırlatılan itirazın reddi kararında, “Bu madde itiraz hakkını esasta suçtan zarar gören şikayetçiye ve şikayetçisi bulunmayan hallerde karar veren Cumhuriyet Savcısının bağlı olduğu Ağır Ceza Mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet Başsavcısına vermiş bulunmaktadır. Bunun dışında yasal olarak karara itiraz hakkı başkalarına tanınmamıştır” ifadelerine yer verildi.
‘MUAMMER GÜLER HAKKINDA DEĞERLENDİRME YAPMAK MÜMKÜN DEĞİL’
Bu nedenle müşteki Orhan İnce haricindeki kişilerin itiraz haklarının bulunmadığı belirtilen kararda, “Orhan İnce’nin dosyada müşteki olarak ifadesinin bulunduğu anlaşılmakta ise de Orhan İnce’nin şikayetçi olduğu konunun dosyanın tamamına dair olmadığı anlaşılmakla, dosyanın Orhan İnce yönünden sadece kendisine ilişkin kısmı ile incelenmesi gerekmektedir. Müşteki Orhan İnce şikayet ve itiraz dilekçelerinde dosyada şüpheli olarak isimleri geçen Rıza Sarraf, Barış Güler ve Muammer Güler hakkında önce tayinini İstanbul dışındaki illere çıkarttıkları, akabinde de meslekten ihraç edildiği gerekçesi ile şikayetçi olmuştur. Öncelikle Muammer Güler’in milletvekili olması nedeniyle hakkındaki soruşturma dosyası Türkiye Büyük Millet Meclisi Soruşturma Komisyonu’na gönderildiği, bu hususta Cumhuriyet Savcılığının soruşturma yetkisinin bulunmadığı, böylelikle de Muammer Güler hakkında herhangi bir değerlendirme yapılmasının hukuken mümkün olmadığı açıktır.
ESAS YÖNÜNDEN REDDEDİLDİ
Diğer iki şüpheli Rıza Sarraf ve Barış Güler hakkındaki şikayetin değerlendirilmesinde her iki şüphelinin de müşteki Orhan İnce’nin tayin edilmesi ya da meslekten ihraç edilmesi olayında herhangi bir yetkilerinin bulunmadığı görülmektedir. Bu durumda her iki şüpheli hakkında da hukuken atfedilecek suç teşkil eden bir eylem bulunmadığı yönündeki kovuşturmaya yer olmadığına dair karar usul ve yasaya uygundur” denildi. Orhan İnce dışındaki kişiler ve kuruluşlarının itiraz hakları bulunmadığı için bu kişilerin itirazını “Usul yönünden” reddeden Fevzi Keleş, Orhan İnce’nin itirazını da, “Takipsizlik kararı usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile “Esas yönünden” reddetti.
Takipsizliğe yapılan itirazın reddi ile 53 kişi hakkında verilen takipsizlik kararı kesinleşti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 17 Aralık 2013 tarihinde yapılan operasyon ile işadamı Rıza Sarraf, eski bakan Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’in de aralarında bulunduğu 53 kişi gözaltına alınmıştı. Aralarında Barış Güler, Rıza Sarraf, Kaan Çağlayan’ın da bulunduğu bazı kişiler bir süre tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ekrem Aydıner, geçtiğimiz aylarda 53 kişi hakkında takipsizlik kararı vermişti. [Kaynak: DHA]

11 Aralık 2014 Perşembe

NEDEN BU GÜZELİM ÜLKE BU HALDE DİYENLER MUTLAKA OKUMALI, "Müslüman'a haram"

"BU GÜZELİM ÜLKE, NEDEN BU HALDE?.." DİYENLER, GERÇEĞE UYANMAK VE "FARKINDA OLMAK İÇİN" MUTLAKA OKUMALI!..
"Müslüman'a haram"
Osmanlının başşehrinde bir çeşme ve bu çeşmenin başında da böylesi bir yazı… 
Çeşmeden çok kitabede yazılanlar, kısa sürede yayılır bütün Bursa’ya. Bir dedikodu bir dedikodu ki alır gider başını. Bursa’nın Müslüman ahalisi hop oturur hop kalkar bu nasıl fitnedir diye…
Ahali, dayanamaz varır kadıya. 
Şikâyet üstüne şikâyet… 
Kadı, şikâyetler karşısında hayrat sahibi adamı yaka paça yakalatır; getirtir huzura. Vatandaş memnun. Mahkeme salonu dolar tıklım tıklım. 
Kadı, sorar: “Bu nasıl fitnedir, dini İslam, ahalisi Müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a haram et! Olacak iş midir? Nasıl anlayıştır? Nasıl mantıktır? Nasıl izandır? Aklını mı yitirdin!
Hayrat sahibi adam, bozmaz istifini; Gayet sakin cevap verir:
“Müsaade buyurun” der. Sebebi vardır, delili vardır, ispatı vardır.” Kadı hiddetlenir: “Ne delili, ne ispatı! Her şey apaçık ortada değil mi? Sen fitne çıkardın! Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın! Nifak soktun topluma, vaciptir katlin!”, der.
Der demesine de bir yandan da merak eder nedir delili?
Nasıl olur bu kadar aleni yapılan işin delili? İspatı?
Sorar hayrat sahibi adama:
“Nedir gerekçen, delilin, ispatın, her neyse?”
Hayrat sahibi adam: “Bir Sultan´a söylerim, başkasına diyemem”, diye cevap verince, yine karışır ortalık. Dinleyenlerde homurdanmalar. Kadı kararsız…
Söz bu ya, kulaktan kulağa ulaşır Sultan’a. Sultan öncesini de bildiği bu olaydan dolayı zaten bir hayli kızgındır:  “Tez elden getirilsin bu gafil huzuruma!”, diye emir verir. Hayrat sahibi adam yaka paça götürülür Sultan’ın huzuruna. Sultan; esmer, orta boylu, geniş omuzlu, sol yanağında kapanmış bir yaranın izi olan şakakları kırlaşmış orta yaşlı bu adama hiddetle bakar:
“De bakalım ne diyeceksen bre gafil! Bu nasıl iştir ki, hem çeşme yaptırırsın hayır işlersin hem suyunu her kula helâl, bir tek Müslüman’a haram edersin”
Adam, kaldırır başını padişahın gözlerinin içine bakar:
“ Sağlam delilim vardır Sultan’ım, lâkin ispat ister.”,der.
“Sağlam delil mi? Nedir delilin, neyi ispatlayacaksın?
“ Müsaade ederseniz”
“ Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin, ya ispatlayamazsan!”
“O zaman vereceğiniz hükme kıldan incedir boynum, Sultanım”
“Peki, göster delilini, ispatla bakayım!
“Sultan’ım, ispat için sizden arzım olacak, yerine getirilmesini isterim. Sultan, la havle çeker ya yine de: “peki, de bakayım!”,der.
“Sultan’ım, her hangi bir havradan rastgele bir hahamı sebepsiz, izahsız olarak yaka paça tutuklatın."
Dediği yapılır adamın. Bir anda karışır ortalık… Yahudi/Musevi azınlıklarda bir telaş, bir öfke ki sormayın. Başta, Havranın müntesibi Museviler, “Ne oluyor,  din adamımız ne yaptı ki tutuklanır. Bu ne zulümdür! Biz kefiliz kendisine. Ne gerekirse söyleyin yapalım. O, masumdur; gerekirse kefalet öderiz…” 
Toplantılar, gösteriler, mektup üstüne mektup… 
Ardı arkası kesilmez.
Bir hafta sonra hayrat sahibi adam çıkar gelir Sultan’ın huzuruna:
“Sultan’ım, hahamı artık bırakmak zamanıdır”, der ve haham bırakılır.
Azınlıklar mutlu… Sultan’a teşekkürler, hediyeler…
Hayrat sahibi adam, Sultan’a: “Aynı tutuklatmayı herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptırınız, Sultan’ım”, der. Padişah, yine la havle çeker ya. Sonucu o da merak etmektedir. “Peki”, der. Aynı işlem, aynı usulle bugünkü Karaağaç mahallesinde bulunan bir kilisenin papazı için de uygulanır. Papaz tutuklanarak atılır zindana.
Tepkiler had safhada. Galeyan gelir Bursa’daki azınlıklar. Bursa’da olduğu kadar civar şehirlerde de gösteriler yapılır. Hatta Bizans elçisi ile birlikte birkaç ülkenin elçisi de girer devreye. Nasıl olur, sorgusuz sualsiz, suçsuz günahsız biri hangi gerekçeyle içeri atılır, diye.
Dolunca haftası o da serbest bırakılır. 
Mutluluk ve sevinç gösterileri bir kat daha artar. Teşekkürler, şükranlar… Levantenler, din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha sıkı sarılırlar birbirlerine. Padişah, çağırır hayrat sahibi zatı huzuruna: “tamam mı?” der.
Adam: 
“Sultan’ım son bir arzım var; sonra hüküm zamanıdır!”
“Şimdi nedir isteğin?” 
“Efendim başkentimiz Bursa’nın sevilen, sözü en çok dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden aynı şekilde” Dediği yapılır adamın. Ulu Caminin imamı, vaazının ortasında alınır sorgusuz sualsiz… 
Yaka paça götürülür, atılır zindana. 
Bir Allah”ın kulu çıkıp da tek bir kelam etmez.  
“Ne oluyor, ne yapıyorsunuz hiç olmasa vaazı bitene kadar bekleyeydiniz,” demez. 
Peşinden giden de olmaz, arayan, soran da… 
Bir hafta, geçer aradan: “Nerede bizim imam?” diyen de çıkmaz, merak eden de…
Ulu caminin bu âlim, sözü sohbeti dinlenir imamın yerine sıradan bir imam atanır. Halk halinden memnun… Memnun olmakla kalsa iyi âlim imamın ardından başlar bir dedikodu: “Biz de onu adam gibi adam bellemiştik, hoca bellemiştik” “Kim bilir ne haltlar karıştırdı da tutuklandı…“Vah vah! Acırım arkasından kıldığım namazlara…”
Sultan, seyreder, şaşkınlık ve üzüntü ile bütün bu olup biteni… 
Hayrat sahibi adam, gelir huzura: “Ey büyük Sultan’ım! İrade buyurunuz lütfen! Böylesi Müslümanlara su helâl edilir mi? Sultan suskun, çağırır zindana attırdığı âlim imamı helalleşmek için., Ve yedi yüz yıl geçer aradan... 
Şimdi dönüp bir bakın bakalım bu kadar yıl sonra şu güzelim memlekete:
Nakleden’in Notu:
BÖYLESİNE HER ŞEYE SUSKUN BU MİLLETE, HER KARIŞ TOPRAĞI ŞEHİT KANLARI İLE SULANMIŞ; YEDİ İKLİM, YETMİŞ RENK BU GÜZELİM ÜLKE HARAM DEĞİL DE NEDİR?
[publicize twitter] [publicize facebook] [category araştırma] [tags TARİH, ÜLKE, Müslüman, haram]

3 Aralık 2014 Çarşamba

AK SARAY MI?, KAÇAK SARAY MI?, MİLLETİN SARAYI MI?, SEFAHATMI?, YOKSA!...

"MİLLETİN SARAYI" ALDATMACASI; LÜKS, İSRAF, ABARTI, GÖSTERİŞ VE SEFAHAT!.. 
'Bardakların tane fiyatı 1000 TL'dir'
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, "Milletin sarayı" denilen Kaçak Saray’da milletin halısının 400 bin avro ettiği kaydedildi.  Kaçak Saray’a özel üretim, üç boyutlu, canlı kırkım yünle 4 bin metrekare halı dokundu. Halının bir metrekare maliyeti 100 avro.  4 bin metrekare halının maliyeti 400 bin avro yani 1 milyon 200 bin Türk Lirasına tekabül ediyor. Bu rakam da 600 öğretmenin bir aylık maaşına bedel. Bir işçinin bir aylık maaşı ancak 3 metrekaresini dokumaya yeter" dedi.
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan 4 bin metrekare halı dokunduğunu söyleyerek,  konuşmasına şöyle devam etti:  "Atatürk Orman Çiftliğinde bir çivi bile çakılamazken hukuksuz bir şekilde inşa edilen Kaçak saray artık gözle görünür duruma geldi. Kamusal alanımızın yöneticiler tarafından hukuksuz şekilde gasp edilmesi ve vergilerimizin keyfi bir şekilde harcanması söz konusu, bu nedenle AOÇ’de yapılan hukuksuzluk planlarından maliyetlerine kadar kamuoyunu ve bizleri ilgilendirmektedir.
Kaçak sarayda Dört bin metrekarelik halı sipariş edildiğini özel üretim olduğunu ve Manisa’da üretildiğini biliyoruz. Halının bir metrekare maliyeti 100 avro.  4 bin metrekare halının maliyeti 400 bin avro yani 1 milyon 200 bin Türk Lirasına tekabül ediyor. Bu rakam da 600 öğretmenin bir aylık maaşına bedel. Bir işçinin bir aylık maaşı ancak 3 metrekaresini dokumaya yeter."
"BARDAKLARIN TANE FİYATI DAHİ 1000 TL’DİR"
Candan, Cumhurbaşkanlığı’nda  kadınlara verilen davette basında kullanılan fotoğraflardaki bardak görüntüsüne  dikkat çekerek , "Bardaklar ya altın suyu ya da altın işlemeli, özel yapım olduğu fark ediliyor. Bu tür bardakların tane fiyatı dahi 1000 TL’dir. Bir bardak bir asgari ücretli işçinin maaşına denk olursa şaşırmayız"  dedi.
"MALİYETİ AÇIKLASINLAR"
Candan,  Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın maliyetinin hükümet tarafından açıklanmadığını söyleyerek,  "Toplumu meraktan kurtarsınlar hem maliyetleri, hem projeleri açıklasınlar. Bu bir hukuk mücadelesidir, vergilerimizin de keyfice harcanmasına göz yumamayız. Kaçak Saray’da Her katta 180 oda olduğunu düşünmekteyiz, Her blokta dört kat var, yani bir blokta 750 civarında oda var. Yapının üç bloktan olduğunu göz önünde bulundurursak , binanın yer üstündeki oda sayısı bin değil 2000 eder. Müteahhit firma yerleşkedeki inşaatın  450.000 metrekare civarında olduğunu açıklıyor. Metrekare ne kadar büyükse inşaat maliyeti o kadar yükselir. Mecliste bütçe görüşmeleri yapılacak. Başbakanlık’ın bize verdiği bilgiye göre 2012-2014 yılı süreçleri içerisinde Kaçak Saray’ın tüm harcamaları Başbakanlık yatırımlar harcama kaleminden harcanmış, harcamaların şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmasını istiyoruz. Emeklisine yüzde 3 zam öngörülürken yöneticiler bizim vergilerimizle toplanan paraları bu şekilde harcayamazlar" ifadelerini kullandı.
"63 ASANSÖRÜ VAR"
Basın toplantısına katılan Elektrik Mühendisleri Odası, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın  asansör maliyetlerini açıkladı. EMO Ankara Şube müdürü İbrahim Saral, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda 63 asansör olduğunu söyledi. Saral, "63 Asansöre ek olarak 18 asansör de yapılma aşamasında. 63 asansörün toplam maliyeti 17 milyon 500 bin artı KDV. Yeni yapılacak asansörün maliyetleri 5 milyon Türk Lirası  üstüne KDV’si  olacağı tahmin ediliyor. Hali hazırda var olan asansörlerin aylık 200 TL bakım maliyeti var. 12 bin 600 TL bakım masrafı oluyor. Ayrıca 24 saat orada hazır tutulan iki firma elemanı olduğunu duyduk" dedi. Basın toplantısına  hesap makinasıyla dikkat çeken Saral’ın açıklamasının ardından KDV hesabı yapan Candan, " Kaçak sarayda asansör maliyetlerine  KDV’si  eklendiğinde maliyet 30 milyon liraya çıkıyor. Toplam asansör bakım maliyeti aylık personel giderleri dahil 18 bin lira yıllık bakım maliyeti  216 bin lira yapıyor" dedi.
"TOPLAMDA 10,5 MİLYONLUK BİR MALİYETLE KARŞI KARŞIYA KALIYORUZ"
Candan, "Ayrıca Kaçak Saray yapmak amacıyla aynı arazi içerisinde bulunan Orman Genel Müdürlüğü lojmanlarının yıkılmasının ve boşaltılmasının da kaçak saray maliyetlerine eklenebilecek.  AOÇ arazisinden memurları gönderdikleri için, Orman Genel Müdürlüğü’nde çalışan üst düzey bürokratlara Macunköy’de 52 adet lojman alındığını duyduk.  O bölgedeki  3+1 konutun Ortalama fiyatı 200 bin lira ediyor, toplamda 10,5 milyonluk bir maliyetle karşı karşıya kalıyoruz. TOBB’un ikiz kulelerinde ise Orman Genel Müdürlüğü  için kat kiralandı. AOÇ’de kaçak saray tüm alanı kullandığı için yerinden edilen  Orman Genel Müdürlüğü harcamaları kaçak saray maliyetine dahil edilmelidir. Kaçak saray maliyetinin açıklanandan daha yüksek  olduğu ortada. Kent İzleme Merkezi’miz maliyetleri üzerine çalışma yürütmeye devam edecek" ifadelerine yer verdi.
"CUMHURBAŞKANLIĞI BİNASI PROTOKOLE AYKIRI"
Yapılan toplantıda Mimarlar Odası Ankara Şubesi  Kent İzleme Merkezi Danışma Kurulu Üyesi  Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş, "AOÇ kırsal kalkınma için örnek teşkil edilecek çalışmaların yapılması , tarımsal işletme oluşturulması , halka sağlıklı gıda üretmek amacıyla  kurularak halka armağan edildi. Başka bir kuruma başka bir amaçla AOÇ arazisi verme durumu şimdiki yasalarla olanaklı değil, zaten yasadışı bir durum var. 2006 yılında çıkarılan ek yasada Büyükşehir Belediyesi’ne verilen yalnızca planlama yapmak, planları onaylamak, alt yapı çalışmalarını yapma yetkisidir.  Orman Genel Müdürlüğü TOKİ ve Başbakanlık arasında yapılmış olan protokol Başbakanlık hizmet binası yapılmak için kuruldu. Ödenekler Başbakanlık Hizmet binasına ödendi. Keyfi şekilde Cumhurbaşkanlığı binası yapıldı. Yine aynı protokolde Orman Genel Müdürlüğü lojmanlarında oturan insanların, yeni Orman Genel Müdürlüğü lojmanı yapılana kadar oturması gerekirken apar topar lojmanları boşalttı. Yine hukuksuzca protokole aykırı bir durum var" diye konuştu.
"HERALDE ASKERLİK KAÇAK SARAY’IN BEDELİNİ Mİ KARŞILAYACAK?"
Kent İzleme Merkezi Danışma Kurulu Üyesi Ethem Torunoğlu,   "611 bin kişi askerlikten yararlanacak, 611.000 çarpı 18.000 lira dersek herhalde askerlik Kaçak Saray’ın bedelini mi karşılayacak? Merak ediyoruz" dedi., [ANKARA, (DHA) 03 Aralık 2014]

1 Aralık 2014 Pazartesi

PAPA’DAN İTALYA YOLUNDA FLAŞ TÜRKİYE AÇIKLAMASI & Hıristiyan Dünyasında mezhepler birleşirken; Müslüman dünyasında mezhep çatışmaları şiddetlenerek artıyor

PAPA FRANCESCO’NUN İTALYA YOLUNDA YAPTIĞI, FLAŞ "TÜRKİYE AÇIKLAMALARI"...
Türkiye’ye üç günlük bir ziyaret gerçekleştiren Papa Francesco, İtalya yolunda flaş açıklamalar yaptı.
TÜRKİYE’ye üç günlük ziyaret gerçekleştiren Papa Francesco, İtalya yolunda flaş açıklamalar yaptı. Ermeni meselesinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başsağlığı mesajını olumlu bulduğunu söyleyen Papa, “Benim asıl kalbimde olan, Türkiye-Ermeni sınırının açılması. Keşke o sınır açılsa, o kadar güzel bir şey olur ki” ifadelerini kullandı. Papa ayrıca Sultanahmet Camii’nde yaptığı duanın içeriğini de açıklarken, “Oraya turist olarak gittim diyemezdim. O muhteşemlikleri görünce dua etmek istedim” dedi.
Papa Francesco, İtalya yolunda uçakta, aralarında Doğan Haber Ajansı İtalya Temsilcisi Esma Çakır’ın da bulunduğu ve tek tek ellerini sıktığı gazetecilerin sorularını yanıtladı. Papa bir gazetecinin, ‘Türkiye ziyaretiniz boyunca hiç Ermenilere ilişkin bir şey duymadım. Gelecek yıl Ermeni soykırımının yıldönümü. Bu konuda ne düşündüğünüzü bilmek istiyorum’ yönündeki bir soruya şöyle yanıt verdi: “Bugün hastanede olan Ermeni Patriği’ni ziyaret etmeye gittim, çok hasta. Türk hükümeti geçen yıl bir jest yaptı, dönemin başbakanı Erdoğan bir mektup (başsağlığı) yazdı. Bazıları bunu çok zayıf buldu. Benim bu konudaki yargım ise, büyük ya da küçük bilmiyorum, ama bu bir el uzatmaydı. Bu her zaman pozitif bir şeydir. Ben elimi çok da uzatabilirim, ya da az uzatabilirim ve diğerinin bana ne diyeceğini beklerim.”
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu hareketini olumlu bulduğunu söyleyen Katoliklerin ruhani lideri “Benim asıl kalbimde olan; Türkiye-Ermeni sınırı. Keşke o sınır açılsa, o kadar güzel bir şey olur ki. Ben o bölgede, sınırların açılmasını kolaylaştırmayan jeopolitik problemler olduğunu biliyorum, ama bu halklar arasında uzlaşma olması için dua edelim” dedi.  Her iki ülkenin de iyi niyetli olduğunu bildiğini, buna inandığını söyleyen Papa Francesco, “Bu durumun kolaylaşması için yardım etmeliyiz. Dilerim gelecek yıl, küçük jestlerin yolunun açılacağı, yakınlaşmanın adımlarının atıldığı bir yıl olsun” ifadelerini kullandı.
SULTANAHMET’TE DUA AÇIKLAMASI
Uçaktaki 65 gazeteciden biri olan Esma Çakır’ın, ‘Sultanahmet Camii’nde çok yoğun bir dua anı yaşadınız. Bu Rabbe yakarış anınızdan bizimle paylaşmak istediğiniz özel bir şey var mı?’ sorusunu şöyle yanıtladı: “Benim Türkiye’ye seyahatim dini amaçla idi. Ortodoks Kilisesi’nin kutladığı Aziz Andreas Yortusu içindi. Patrik Bartholomeos’la, yani dini bir figür ile buluştum. Sonra camiye gittim. Yani bunların hepsi dini şeyler. Sultanahmet Camii’ne ben turist olarak geldim diyemezdim. Oradaki o muhteşemlikleri gördüm. Müftü de çok iyi açıklıyordu orada neler olduğunu. Kur’an’dan pasajlar okudu, Meryem Ana’dan bahsetti. O anda dua etmek istedim. Müftüye dua edelim dedim. O da tamam dedi.” Papa duasının içeriğiyle ilgili olarak şunları söyledi: “Türkiye için, barış için, müftü için, herkes için ve tabii benim için dua ettim, çünkü buna ihtiyacım var. Ancak özellikle barış için dua ettim. ‘Tanrım savaşları bitir dedim’ Kısaca çok samimi bir dua anı yaşadım.”
KURAN BİR BARIŞ KİTABIDIR, ERDOĞAN’A
Papa, ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan İslamafobi hakkında konuştu. Siz de doğal olarak Ortadoğu’daki Hristiyan azınlığın yaşadıklarından dolayı Hristiyanofobi hakkında konuştunuz ve dinlerarası diyaloğun bir anahtar olabileceğini tavsiye ettiniz. Dinlerarası diyalog yeterli mi yoksa daha öteye gidilebilir mi? Dünya liderleri bu konuda ne yapmalı?’ sorusu üzerine, “Sadece bu bölgede değil Afrika’da da gerçekten terörist faaliyetler var. ‘Bu İslamsa..’ diyenler olduğunda ben öfkeleniyorum. Bu durumdan dolayı birçok Müslüman alınganlık gösterdi, ‘Biz bu değiliz’ dediler. Kur’an bir barış kitabıdır, barış mesajı veren bir kitaptır. Öteki türlü, bu İslamizm değil. Bunu gerçekten inanarak söylüyorum: Tüm İslamcılara terörist denemez. Bu asla söylenemez. Hristiyanlarda da aşırıcılık yok değil diyemeyiz mesela. Bizde de bunlardan var
Ben Cumhurbaşkanınıza söyledim, tüm İslami liderler; siyasi liderler ya da dini veyahut akademisyenler olabilir açıkça şunu söylesinler: ‘Ben bunu kınıyorum.’ Çünkü bu, İslam toplumunun büyük çoğunluğuna yardım edecek. Onların ağzından çıkmalı bu sözler. Aynı zamanda entelektüeller de olabilir. Bu benim cevabım. Çünkü hepimizin dünya çapında bir kınama yapmaya ihtiyacımız var. Bir İslami kimliği olanlar, ‘Biz terörist değiliz, Kur’an bu değil’ diyorlar.
Hristiyanofobiye gelince. Irak’ın Musul kentinde gördük. Hristiyanlar yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldılar ya da vergi ödemek (cülus) zorunda. Adeta o bölgede hiç Hristiyan olmasın istiyorlar. O bölgede maalesef bu var” açıklamasını yaptı.
MEHMET GÖRMEZ VE MEHMET PAÇACI’DAN ÇOK ETKİLENDİ
Dinlerarası diyalog konusunda en güzel sohbeti Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve onun ekibiyle yaptığını söyleyen Papa, “Kısa süre önce Türkiye’nin yeni Vatikan Büyükelçisi Mehmet Paçacı bana güven mektubunu sunmaya geldiğinde karşımda harikulade bir adam buldum. Dini derinliği olan bir adam. Diyanet’teki görüşmemde, dinlerarası diyalog konusunda daha kaliteli bir adım atmamız gerektiğini söylediler. Farklı dinlere mensup olan dindarlar arasında bir diyalog olması gerektiğini söylediler. Bu çok güzel bir şey. Bu yüksek kaliteli buluşma beni çok mutlu etti” diye konuştu. [Ulusal Haber, 01 Aralık 2014] 
Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER
Hıristiyan Dünyasında mezhepler birleşirken; Müslüman dünyasında mezhep çatışmaları şiddetlenerek artıyor
Vatikan’da ( Roma ) mukim Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16. Benedikt, 8 sene önce İstanbul’da mukim Ortodoks dünyasının ruhani lideri Patrik 1. Bartholomeos’ u resmi ziyareti sırasında iki kilisenin birleştirilmesi yönünde ilk adımı atmışlardı. Roma İmparatorluğunun MS. 395 de Batı Roma ve Doğu Roma olarak ikiye bölünmesinden sonra, MS. 1054 te Batı Kilisesi ile Doğu Kilisesinin birbirlerini karşılıklı aforoz ederek ayrılmalarını müteakip Latin-Cermen ağırlıklı halklardan oluşan Katolikler dini merkez olarak Roma’da mukim Vatikan’ı seçerken; Slav-Grek ağırlıklı halklardan oluşan Ortodokslar da Doğu Roma’nın başkenti Constantinapolis’ i (İstanbul) merkez olarak benimsemişlerdi.
1204 yılında başlayan 4. Haçlı seferi sırasında Latin Katolik Haçlılar Kutsal Toprakları yani Kudüs ve çevresini Müslümanlardan geri almak için sefere çıkmışlar; önce İstanbul’ a ( Constantinapolis ) uğrayıp savaşa girmeden mola verip bir yandan da yiyecek ve teçhizat ikmali yapmayı planlamışken; şehrin güzelliği ve zenginliği karşısında Kudüs’e gitmekten vazgeçip, İstanbul’da kalmaya karar vermişler ve Ortodoks Bizans ( Doğu Roma ) İmparatorluğunu yıkıp yerine Katolik Batı Roma’ nın mirasına sahip çıkarak bir Latin Krallığı kurmuşlardır. İstanbul’daki Latin Krallığı 1204-1261 yılları arasında 57 yıl sürmüş; bu süre zarfında 1 milyon olan İstanbul’un nüfusu yağma, katliam, tecavüz ve kaçışlarla 30 bine düşmüş, İstanbul’un bütün zenginlikleri Latinler tarafından yağmalanarak İtalya, Fransa ve Almanya’ya götürülmüştür. Balat’taki Aya Vlaherna ( Panagia ) Kilisesinin altın kapıları ve Hipodromdaki   ( bugünkü Sultanahmet Meydanı ) aslan heykelleri de bu yağma ve talandan nasibini almış ve sökülerek Venedik’ e götürülmüşlerdir. Bu dönemde daha önce Kudüs’ten getirilen ve ilk Hıristiyan azizlerine ait olan kutsal kemikler de İstanbul’dan Vatikan’a götürülüp orada sergilenmeye başlanmıştır. Batı Kilisesi ( Katolik ) ile Doğu Kilisesi ( Ortodoks ) arası ilişkiler o tarihten Hz. İsa’nın doğumunun 2000. Yıldönümüne kadar düşmanca olmuştur. Yeni milenyumda 2 Kilise arasındaki buzların çözülüp, düşmanlığın sona erdirilmesi çalışmaları başlatılmıştır.
Bu kapsamda Papa 16. Benedikt 2006 da Doğu Kilisesinin merkezi İstanbul’u resmi ziyareti sırasında Ortodokslardan özür dilemiş ve 800 yıl önce İstanbul’dan çalınarak Vatikan’a götürülen Hıristiyan azizlerinin kutsal sayılan kemiklerini Patrik I. Bartholomeos’ a iade etmiştir. Hıristiyan dünyasının 2 büyük mezhebi olan 1,2 milyar nüfuslu Katolik alemi ile 35o milyon nüfuslu Ortodoks alemi böylece 800 yıl sonra İstanbul’ da barışmışlar ve birleşmenin ilk adımlarını atmışlardı.   Geçen hafta Vatikan Devlet Başkanı olarak siyasi hüviyeti ile Ankara’yı ziyaret edip Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından en değerli yabancı devlet adamlarına uygulanan A tipi Protokol ve 21 pare top atışıyla karşılanan yeni Papa Francisco sonraki 2 gün de İstanbul’da Katolik aleminin ruhani lideri olarak dini hüviyeti ile karşılanmış; Sultanahmet Cami ile Ortodoks ve Katolik kiliselerini ziyaret etmiş hepsinde dua ederek kiliselerde ayin yönetmiş ve iştirak etmiştir.
Papa Francisco’nun geçen haftaki İstanbul ziyareti sırasında Patrik I. Bartholomeos’ la ; Kardinaller ve Metropolitler arasında teknik düzeyde uzun süredir üzerinde çalışılan metni imzalayıp ortak bir açıklama yaparak 2 kilise arasındaki birleşme çabalarına resmiyet kazandırmışlardır. Son İstanbul toplantısı ile tarihteki İznik ve Kadıköy Konsül toplantılarında da olduğu gibi, Hıristiyanlık bir kez daha Anadolu topraklarında uzlaşmıştır.
Ancak Katolik-Ortodoks ve sonradan zuhur eden Protestanlık mezhepleri barışıp birlikte çalışırken Müslümanlığın 2 ana mezhebi olan Sünnilik ve Şiilik arasındaki uçurum hızla açılmakta, Irak-Suriye-Lübnan, Mısır, Bahreyn ve hatta Türkiye’de mezhepsel çatışmalar şiddetini giderek artırmaktadır.
3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından ilga edilen Hilafet makamını hukuken elinde bulunduran Türkiye ve Anadolu toprakları; Hıristiyan mezheplerini barıştırdığı gibi İslamiyeti de tek kurumsal yapı altında birleştirebilecek yegane devlettir. Türkiye üzerine düşen bu tarihi görevi muhakkak yapmalı ve 1,5 milyar nüfuslu İslam dünyasına sürekli barış ve huzur ortamını sağlamalıdır. Türkiye’den başka bunu yapabilecek güç yoktur.
Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER
İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve
ULUSLAR ARASI DİPLOMATLAR BİRLİĞİ Yönetim Kurulu Üyesi,
TÜRKİYE-AVRUPA VAKFI Yönetim Kurulu Üyesi. [01 Aralık 2014, Ulusal Ajans)