8 Haziran 2015 Pazartesi

ARAKAN AĞLIYOR! dünya Müslümanları; İslâm ülke, devlet ve hükümetleri ağır töhmet altında!..

Bütün İslâm Devletleri, bu sözde devletlerin hükümetleri ve Dünya Müslümanlarının BÜYÜK UTANCI, KORKUNÇ YÜZKARASI!.. Myanmar'da Müslüman katliamları ve Arakan Cehennemi
Orada çekilen müthiş acıları, derin ıstırap, katliam, zorunlu tehcir, sürgün ve soykırımları her hangi bir Müslüman (İslâm)  Gazeteci, Yazar, hükümet yetkilisi, devlet adamı, din görevlisi veya münevver, mütefekkir değil; Yüz Binlerce Müslüman devlet, din görevlisi ve sözde aydın veya mütefekkirden üstün olduğunu bu çalışması ile ispat ederek dünyaya duyuran: Hıristiyan Gazeteci Sophie Ansel yazdı, bildirdi ve ilân etti: "Myanmar Hükümeti Gücünü Korumak İçin İki Dini Birbirine Düşman Etti"
"Biz Tarifsizler, Bir Myanmar Tabusu" adlı kitabının Hıristiyan yazarı, İnsan Hakları Savunucusu ve insanlık davasının yılmaz takipçisi, cesur ve korkusuz Ansel, Arakanlı Müslümanların çaresiz biçimde çıktıkları zorunlu göç, yani mecburi tehcir yolculuğunda, putperestler tarafından alçakça rencide edildiklerini, alçakça ve kalleşçe katliamlara maruz kaldıklarını; Bu vahşet, insanlık dışı kalleşçe cinayet ve işkencelerden geri kalabilenlerin ise sonuçta "köle olarak satıldıklarını" belirtti.
Arakanlı Müslümanların (Rohingyalar) maruz kaldıkları şiddeti, öfke, kin, intikam, katliam, insanlık dışı eziyet, zulüm ve nefreti kendi ağızlarından anlattıkları ilk kitabın Fransız yazarı Sophie Ansel, bu insanların çaresiz biçimde çıktıkları göç yolculuğunda, "bir cehennemden başka bir cehenneme geçtiklerini" ve "köle olarak satıldıklarını" belirtti.
Ana ve asli vatanları, kendi öz toprakları olan ülkelerini terk etmek zorunda bırakılan,; Kimsesiz, sahipsiz ve Başta Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olmak üzere, bütün dünya Müslümanları tarafından sahip çıkılmayan Arakanlı Müslümanlardan Habiburrahman'ın Arakan'da son üç yılda yaşananları kaydettiği notları kendisiyle paylaşması üzerine, "Biz Tarifsizler, Bir Myanmar Tabusu" adlı kitabı yazan Ansel, AA muhabirine Myanmar'da yaşanan etnik ve dini zulümle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Arakanlı Müslümanlara Budistler tarafından yapılanların kökeninde siyasi bir manipülasyonun yattığını ifade eden Ansel, Myanmar hükümetinin Arakan'da gücünü korumak için iki dini birbirine düşman ettiğini belirtti.
MEZALİM İSLÂM ALEMİNİ SARDI..
Bir tarafta kâfir gürühunun kelle kesen lejyonları; Diğer tarafta Müslümanlara eziyet, zulüm, işkence, soykırım ve mezalim uygulayan pervasız putperestler!.. Herkes soruyor: Nerede bu dünya Müslümanları ve dünyanın sözde Müslüman devlet ve hükümetleri; bölgesinin kendini beğenmiş kibirli kâfir diktatörleri nerede?...
Arakanlı Budistlerin Myanmar'dan ayrılıp bağımsız devlet kurma talepleri olduğunu anımsatan Ansel, "Myanmar devleti, Arakan'da hakimiyetini sağlamak için iki dini birbirine düşürüyor. Budistleri kendine çekmeye çalışıyor. Arakan'da sadece Budistler olsaydı devletin bu kadar kontrolü olmazdı" dedi.
Bu doğrultuda Müslümanlara karşı nefretin devlet tarafından körüklendiğinin ve Budistlerin devlet tarafından üstün tutulduğunun altını çizen Ansel, "Eğer devlet Müslümanlara yönelik bir apartheid uygulamasaydı, Arakan'da iki dini topluluk bir arada yaşayabilirdi" ifadesini kullandı. 
Myanmar'da genel olarak Arakanlı Müslümanlara karşı önemli ölçüde tepki olduğunu ve birçok insanın Arakan'a yardım götürülmesini dahi engellemeye çalıştığını söyleyen Ansel, "Müslümanlara karşı ırkçılık 50 yıllık diktatörlüğün eseri, bu nefretin geçmesi için en az bir iki yeni kuşak lazım" şeklinde konuştu. 
"Arakanlı Müslümanlar köle olarak satılıyorlar"
Ülkelerini terk eden; Zorunlu tehcire tabi tutulan, ana vatanlarından sökülüp atılan, kalleşçe kovulan, sürülen Arakanlı Müslümanların çaresiz biçimde çıktıkları göç yolculuğundaki dramlarının komşu ülkelerde de devam ettiğine dikkati çeken Ansel, "Arakanlı Müslümanlar göçle bir cehennemden başka cehenneme geçiyor" yorumunda bulundu.  Bu insanların, başka gidecek yer veya kendilerini kabul edecek Müslüman ülke bulamadıkları için en çok sığındığı ülkelerden Tayland ve Malezya'da insan kaçakçısı çetelerin eline düştüğünü anımsatan Ansel, "Rohingyaların yaşadığı sıkıntılar Myanmar sınırında bitmiyor, komşu ülkelerin ekonomisinin gelişmesi için köle olarak satılıyorlar" dedi.
BU SOYKIRIMA KARŞI ÇIKMAKTAN KORKAN sözde İSLÂM ülkeleri; İSLÂM hükümetleri ve DEVLET adamlarına LÂNET OLSUN
Başta Amerika ve İsrail olmak üzere, dünyanın pek çok Yahudi, Hıristiyan veya dinsiz, pagan ya da ateist ülkesi bir tek vatandaşlarının, dindaşlarının veya ırkdaşlarının burnunun dahi kanamasına izin vermezken!.. Myanmar halkı ve hükümeti tarafından ülkede meskün ve Arakan’ın asli unsuru, asli sahibi, yerlisi olan Müslüman halka yapılan toplu katliam, sürgün ve soykırım’a seyirci kalınması iğrenç bir duyarsızlık. Hani domuz ülkelerinde milyarlarca dolar yatırım yapan ve kâfirin ekonomisini ayakta tutan Arap Şeyhleri? Diğer sözde İslâm ülkelerinin etkili, yetkili, şımarık ve ukalâ devlet başkanları, diktatörleri nerde? Kardeş Müslümanların kâfir elinde eziyet, mezalim ve işkenceye maruz kalması karşısında.; Adına Myanmar denilen iblis ülkesine, cani halkına ve insanlık düşmanı hükümetine nota üstüne nota çekmeyen, savaş ilân etmeyen, asker göndermeyen ve din kardeşlerinin bu dinsiz domuzlar elinde helâk olmasına seyirci kalan bütün İslâm ülkesi yetkili, sorumlu ve görevlilerinin Allah belâsını versin… Tıpkı bir fahişe gibi iki yüzle ve çifte standartla dans eden Birleşmiş Milletler ve kâfir ülkeleri ile âlem icra eden sözde İslâm Konferansı Örgütü de kahrolsun. Olaya duyarsız kalan sözde insan hakları örgütleri de..
Ey insanlık ve ey Müslümanlık!..
Bu din kardeşlerine yeterince ve gerektiğince sahip çıkmayan, yardımcı olmayan ve kâfirin zulmüne karşı sessiz, sorumsuz ve duyarsız kalarak; Dininin emrini yerine getirmeyen, zalime karşı durmayan onursuz ve sorumsuz; Hakikatte şeytanın askeri insanlık düşmanı “Müslüman kılığındaki kâfirlere” karşı duyarsız kalma. Mümkünse elinle, değilse paranla, o’da yoksa dilinle veya gece-gündüz bu güruha lânet ederek görevini yap…   

6 Haziran 2015 Cumartesi

Seçim Kutsal, Sandık Adalet, OY NAMUSTUR!.. AK Parti'ye oy çalan sandık başkanına 5 yıl hapis

akp'ye oy çalan "sandık başkanına" 5 yıl hapis!..
30 Mart 2014'teki yerel seçimlerde Kağıthane'de bazı sandıklarda seçim sonuçlarının Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lehine değiştirildiği iddiaları üzerine, 29 sandık başkanı hakkında ayrı ayrı açılan davalardan biri karara bağlandı. 
İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 13. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada karar duruşmasına tutuksuz olarak gelen sandıkta oy çalmaktan sanık Ebru Doğan Katar katılmadı. Duruşmada Katar’ı avukatı Mustafa Akçay  şikayetçi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanlığı’nı da Avukat Onur Sarı temsil etti.
"MÜVEKKİLİMİN SUÇ İŞLEMEDİĞİ SABİTTİR"
Kağıthane Belediyesi çalışanı sanığın avukatı Mustafa Akçay savunmasında, "Bu davalar yaklaşık 35 civarında aynı kalemden çıkarcasına yapılan tahrifatı tutanaklara ilişkin açılmıştır. Müvekkil hakkında dosyada  yeterli, kesin ve inandırıcı delil yoktur. Suç işlemediği sabittir. Aynı zamanda memur olan sanığın sonucu çok ağır olan riskli bir iş yapması hayatın olağan akışına aykırıdır. Beraatini istiyoruz" dedi. SONUÇTA: OY HIRSIZINA MAHKEMECE İYİ HAL İNDİRİMİ (!?) UYGULANDI VE 4 YIL 2 AY HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI!..
AK Parti'ye oy çalan sandık başkanına "iyi hal indirimi" 
5 yıl hapis
Sanığın üzerine atılı suçu işlediği sabit olduğunu belirten mahkeme, sanık Katar’ı suçun işleniş biçimi, sanığın şahsi, sosyal ve ekonomik durumu gözönüne alarak 5 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sanığın yargılama sürecindeki davranışları nedeniyle iyi hal indirimi uygulayan mahkeme, cezayı 4 yıl 2 ay hapis cezasına indirdi. Mahkumiyet kararı verilen dosyada sanığın başkanlığını yaptığı 1244 numaralı sandıkta Belediye Başkanlığı oylarında Ak Parti’nin 126 olan oy sayısının tutanakta 136 olarak gösterildiği, aynı partinin Belediye Meclisi oylarının da 119’dan 129’a çıkarıldığı tespit edilmişti.
"DÜZELTMELERİ VEYA TAHRİFATLARI YAPMIŞ DEĞİLİM"
Yargılama aşamasında suçlamaları kabul etmeyen Ebru Doğan Katar 24 Mayıs 2014’de alınan ifadesinde şunları söylemişti: "Kağıthane belediye başkanlığında sekreter olarak görev yapmaktayım. 30 Mart 2014’de yapılan mahalli seçimler sırasında Kağıthane ilçesinde 1244 numaralı sandıkta başkan olarak görev yaptım. Sandık görevlileriyle birlikte seçim bittikten sonra oyları sayarak sonuç tutanaklarını hazırladık. Hatırladığım kadarıyla geceleyin 01.00 sıralarında sonuçları tutanağa bağladıktan sonra oy pusulaları bulunan torba ile sandık sonuç tutanaklarını Kağıthane İlçe Seçim Kurulu’na götürerek teslim ettim. Düzeltmeleri veya tahrifatları yapmış değilim. Tahrifata ilişkin yazı ve rakam örnekleri bana ait değildir. Seçim tutanakları benimle birlikte sandık kurulunda görev alan diğer arkadaşlar yazmışlardır. Bir yanlışlık, bir tahrifat bulunuyorsa belki de ben teslim ettikten sonra bir başkası tarafından yapılmış olabilir. Suçlamaları kabul etmiyorum Suçsuzum."
SANIKLARIN 8’ER YILA KADAR HAPSİ İSTENİYOR
CHP Kağıthane İlçe Başkanı Avukat Zeynel Öztürk, 30 Mart yerel seçimlerinde 36 sandıkta seçim sonuçlarının Ak Parti lehine değiştirildiği iddia ederek itiraz etti. İddianamede, itiraz üzerine Kağıthane İlçe Seçim Kurulu’nca yapılan incelemede birçok sandıkta oylara eklemeler yapıldığı, bu eklemelerin yazılar karalanarak kimi yerde okunmaz hale getirilerek, rakam ve yazı ile ilaveler yapıldığı belirterek suç duyurusunda bulunduğu anlatıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da sandık sayısının fazla olması nedeniyle 36 sandık için ayrı ayrı soruşturma başlattı.  Soruşturma sonucunda 29 sandığa ilişkin, 29 sandık başkanı hakkında ayrı ayrı davalar açıldı. İddianamede sanıkların atılı suçu işlediği yönünde yeterli şüphe oluştuğu belirtilerek, "Seçim sonucunu değiştirmek ve sahte tutanak düzenlemek" suçundan 5’er yıldan 8’er yıla kadar hapisle cezalandırılması talep ediliyor. (Ankara, 06 Haziran 2015_DHA)
YORUM, ELEŞTİRİ, AÇILIM VE KATKI YERİNE KAİM OLMAK ÜZERE
SEÇİM ÜZERİNE KAYGILAR; Sahtecilik, hırsızlık, yolsuzluk, şike, hile, desise ve şaibe tehdidi!..
Mustafa Nevruz SINACI
Milletten özellikle gizlenen bir hakikat olması nedeniyle;  Şurası mutlaka bilinmelidir ki, Osmanlı Devleti’nde yapılan bütün seçimler ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 5 Haziran 1946’ya kadar vaki seçimlerin tamamı iki derecelidir. Sistemin esası: Cumhuriyetten önce, tıpkı bu gün Amerika’daki uygulama gibi; Birinci derece seçimde, sınırlı sayıda seçmen ile aday, ‘hiçbir aracı ve etki unsuru olmaksızın’ yargı gözetiminde karşı karşıya gelir. Sadece bir asil ve bir yedek delege için “daraltılmış birim alan çerçevesinde” seçim yapılır. Sistemde her 500 seçmen, adeta yüz yüze gelerek bizzat delege adaylarını belirler ve sonuçta 1 asıl (bir yedek) delege seçilerek ilk aşama tamamlanır. İkinci derecede: (ABD örneğinde olduğu gibi) Kendi aralarından (veya Osmanlıda Ehli Vukuf bir seçici kurul tarafından) vekil tespiti yoluna gidilerek seçimler tamamlanır ve her derece/düzey seçim bu delegeler arasından yapılır.   
Cumhuriyetten sonra uygulanan iki dereceli sistem ise, İslâm’da Devlet İdaresi’ne dair kaynaklarda öngörülen (Medeni Siyaset) sistemindeki ‘şûra usulünü’ andırmaktadır. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk zamanında; Önce vilâyet halkı kendi aralarından emin/âlim, mutemet, akil ve mütekâmil zevatı belirler. Bir nevi, ön seçimle belirlenen isimler Ankara’ya bildirilir; Ankara, önerilen isimler arasından seçim/tespit ve vekil atama işlemini yapardı. Bu uygulama çok mükemmel bir sistem idi; Bilhassa Atatürk döneminde, dünyanın en kaliteli, onur-erdem ve sorumluluk sahibi Millet Meclisi Türkiye Cumhuriyeti nezdinde kurulurdu.
Eğer dikkatlice bir gözlem, inceleme ve araştırma yapılırsa görülecektir ki:, 11 Kasım 1938 karşı devriminden itibaren meclise dâhil edilenler ile 27 Mayıs 1960’tan sonra gelenler arasında: Hırsızlık, yolsuzluk, iş takipçiliği, afyon-esrar kaçakçılığı, rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma suçluları ile anarşi-terör, tedhiş dâhil olmak üzere aşağı-yukarı her mazarrattan zanlı, mücrim, sabıkalı ve dahi mahkûm bulmak mümkündür. Ama Atatürk ile tarihi ve kadim D.P.  dönemlerinde böyle yaygın, salgın bir yüz karası, utanç mahlûkatı çok nadirdendir.
Literatürde II. Cumhuriyet denilen 1938 – 1950 döneminde yaşanan bozulum, istismar ve deformasyonun sebebi CHP ve İsmet İnönü’dür. Eylem bazında: 150’likler denilen “vatana ihanet suçundan” vatandaşlıktan atılmışların affı; Atatürk kadrolarının Ordu ile Kamu Kurum ve kuruluşlarından tasfiyesi; Hain başı Mustafa Suphi’den intikal “kadrocu ve aydınlıkçıların” devlet görevlerine alınması; Yolsuzluk, ayırma-kayırma, gasp ve hırsızlıkların yoğunlaşması!.     
5 Haziran 1946’ya kadar inanılmaz bir başıbozukluk, kitlesel tek parti sömürüsü, sulta, cunta ve diktatörlük hüküm sürer. Fakat tarihi-kadim Demokrat Parti’nin kurulması ile bozuk düzene “DUR” deme yürekliliği baş gösterir. Halk Partisi paniğe kapılır ve saltanatını garanti etmek için bir takım acil kararlar alır. Bunları derhal kanunlaştırır. Kısaca ve öz olarak:  
Önce 1945’de, tek partili cunta ve diktatörlükten, çok partili demokratik sisteme adım atılmasına ve bir “deneme yapılmasına” karar verilir. Her ne kadar ortada bir “Siyasi Partiler Kanunu” yoksa da, Cemiyetler Kanununa göre faaliyet gösteren bir takım teşekküller vardır. Halk Fırkasındaki derin ayrışma ve kurmayların terki sonucu, 07 Ocak 1946 da, demokrasinin lokomotifi Demokrat Parti kurulur. Aslında iliklerine kadar demokrasi karşıtı, fakat kendisine verilen rol icabı “Cumhuriyetin kurucusu, koruyucusu ve demokrasi yanlısı” görünmeye özen gösteren malum fırka, çok acele bir seçim kanunu çıkartır. 5 Haziran 1946 tarihli bu kanunla, iki dereceli seçim sistemi sona erdirilir ve yerine “Açık Oy – Gizli Sayım” usulüne dayalı çok rezil bir “seçim düzeni” getirilerek; Kanunun tartışılmasına bile imkân tanımadan 21 Temmuz 1946 tarihinde genel milletvekili seçiminin “ani ve baskın” biçimde ifa ve icrası kararlaştırılır.
Netice malum. Cumhuriyet tarihine geçen en kara leke ve tiksindirici bir utanç vakıası.
MAKUS TALİH TEKRARLANMAK MI İSTENİYOR?..      
Aslında bu ne ilk ve ne de son olacağa benzer. Hani 1946’da, “Türkiye’ye çok partili sistemi getirdi” dedikleri, Cumhuriyet düşmanı bir politik organizasyon; Demokrasi, adalet ve çok partili düzene geçilmesin diye “açık oy gizli sayım” usulü ile güya bir seçim yaptırmıştı. Sonra 14 Mayıs 1950’de millet iktidar oldu ve seçim mevzuatındaki bütün pislikleri temizledi.
Aslında, ismiyle müsemma olmadığı sonradan anlaşılan Adalet-Kalkınma Partisinden de aynı beklenti vardı. Maalesef beklenen olmadı. Barajın kaldırılması; Hazine soygununun iptali; Dar bölgeli, iki dereceli ve milli delege sistemine dayalı “namuslu, dürüst, demokrat” seçim usulü ikame edilerek halkın ‘kendi vekilini bizzat seçmesi’ sağlanacaktı. Olmadı!
Üstüne üstlük: Konya Milletvekili Atilla Kart, 1.06.2015 günlü Basın duyurusunda: “12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde; seçim suçu işledikleri sabit kişiler hakkında 2586 soruşturma açıldığını, bu soruşturmalarda yargılanan zanlı sayısının On-Bin dolayında olduğunu; Ancak, Temmuz 2012’de AKP eliyle gece yarısı çıkartılan bir düzenlemeyle bu suçluların örtülü olarak affedildiğini!.. Sonuçta yargılama dosyalarının AKP tarafından düşürüldüğünü” açıklayınca ortalık iyice karıştı.
Bu karmaşa içinde, 25. dönem genel parlamenter seçimlerinin yapılacağı gün geldi çattı ve 07 Haziran çok az kaldı. Adına parti denen fakat “kitle partisi olmakla hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan” teşekküllerden seçime katılma şansı elde edenlerin tanıtım, ses kirliliği, beyin yıkama, kafa ütüleme ve propaganda yarışı hızlandı. Radyo, gazete, TV ekranlarından yayılan ses kirliliği, cadde ve sokakları dolduran el ilânı ve afiş çirkinliği; Hoparlörlerle çok yüksek frekanslarda yapılan yalan bombardımanı ile kulaklara verilen zarar. Hâsılı medeni, çevreye saygılı olmaktan uzak, insanlık dışı, dayatma ve ilkel bir seçim rezaleti yaşanıyor. 
HAZİNE YARDIMI KEPAZELİĞİ
Bu panayır keşmekeşinin sebebi: Halkın rıza ve muvafakatine aykırı olarak, kesinlikle objektif norm ve adil kriterlere dayanmaksızın alınan/verilen “hazine ulufesi”. Bu haksız ve haram parayı alan partiler, adeta çılgın mirasyediler gibi bol keseden atıyor, işitsel ve görsel medyayı hovardaca kullanıyorlar. Buna mukabil, asgari % 3 oyu alamayan veya % 10 barajını aşamadıkları için “tüyü bitmemiş yetimin hakkından” nemalanamayan diğerleri lâf salatası yapamıyor. Hatıra binaen listeledikleri “fedakâr adaylarını” ekranlarda dolaştıramıyor, çarşaf çarşaf ilan veremiyorlar. Çok yoğun masraf ve fuzuli israf, bol avanta ve peşkeş gerektirdiği için de açık hava toplantıları, konvoy şovları ve miting yapamıyorlar.
ÇOK ADALETSİZ BİR YARIŞ
Bir taraf, millet razı olmadığı halde, devletten cebren, hile ve desise ile hortumladığı haram para ile seçim sefahatı yaparken; Diğer taraf parasızlık ve imkânsızlıktan kırılıyor ve seçim sefaleti içinde kıvranıyor. Şöyle bakıldığında: Önce parti sahipleri, sulta-cunta, vesayet ya da velâyet unsurlarınca yapılan aday atama işlemi!; Azıcık olsun, kanunda öngörülmesine ve fırsat verilmesine rağmen, “aday belirleme konusunda seçmene söz hakkı tanınmaması”; İmkân, kaynak ve eşitliğe bütünüyle ters adaletsizlikler; Sandık güvenliği konusunda duyulan büyük kaygılar; Fuat Avni nam bir eşhas tarafından ısrarla yayılan 7 milyon oy’un çalınacağı söylentisi; YSK tarafından kullanılan “Elektronik Seçim Programı” SEÇSİS’e karşı duyulan derin şüphe, alabildiğine güvensizlik, korku-endişe ve kuşku; Haksızlığı vicdanları sızlatan ve 1983’e kadar hiç uygulanmamış, “millet iradesine karşı ipotek misali konulmuş” % 10’luk seçim barajı; Bunların tamamı vesayet, emanetçilik, sulta ve cunta icadı haksızlık. Hukuksuz, etik, saydam ve adil olmayan ahlâksız zorbalık, diretme ve dayatmalar.
Sözde “millet iradesini, devlet idaresine taşıyacağı” iddia olunan bu yarışın aktörleri, argümanları ve elemanları arasında millet iradesi yok. Adalet, hakkaniyet, eşitlik ve hukuk desen hak getire! Bu nedenle şimdilerde sıkça dile getirilen 21 Temmuz 1946 günlü 8. dönem parlamenter seçimi, bu melânet yüz karası, kalleşlik ve komedinin düzenbazlıkları, sahtekârlık ve alçaklıkları akıllara geliyor. İnsanlar birbirlerine: Neden? Öyleyse, siyasi partiler ve seçim kanunları bu güne kadar düzeltilmedi? diye, derin bir hayret, merak ve taaccüple soruyorlar…
İşte bu gerilim, güvensizlik, baskı, dayatma ve korkularla süren bir seçim sathı maili!.. 
Adalet mi bu? Hukuk bunun neresinde? Devleti vekâleten üstlenecek, “Hak ve halk adına” yürütecek olan “Millet iradesi” bu yaman çelişkiler içinde mi tecelli edecek. Büyük bir demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk ayıbı bu!.. Ya vaktiyle Demokrat Parti’nin yaptığı gibi, partilere kesinlikle hazineden para verilmemeli, siyasi şirket eğilimi önlenerek “parti içi demokrasi ve kitle partisi özelliği zorunlu kılınmalı” ve şimdilerde “hazine yardımı” namıyla yapılan bu hortumlama, olabildiğince objektif, adaletli ve “aidat veren, gerçek, sorumlu, aktif üye sayısına endeksli” hakkaniyetli ilkele, norm ve kriterlere bağlanmalıdır.
Bu insanlık dışı, adaletsiz ve haksız uygulama çok ayıp ve iğrenç. Dolayısıyla, haksız edinimlerle elde edilen oylar da helâl değil, haram, hayırsız, onursuz, umursuz; Kamu vicdanı yönünden şaibeli, meşruiyeti tartışmalı, haksız kazanılmış ve gerçekte geçersiz oylardır.  
DEMOKRASİ BUNUN NERESİNDE?
Birileri, bütün beyan, ilân, bildiri ve çağrılarında durmadan Demokrasi, İnsan hakları, Hak, Adalet ve hukuktan bahsediyor. Oysa en başta yaptıkları seçim adil değil. Cumhuriyetin başı durum ve konumundaki zatın, seçimlere paralel biçimde ve muhtelif açılış bahaneleri ile meydanlara çıkması etik değil. Demokrat Parti zihniyetine göre “eşit şartlar, eşit imkânlar ve saydam kaynaklarla” yapılması halinde seçimlerde “millet iradesi” tecelli edebilir. Aksi halde bu sulta, cunta ve nihayet emanet, vesayet unsurlarının kirli oyunlarından ileri geçemez. Peki, gösterin bakalım. Şu seçim sathı mailinin neresinde adalet?, Neresinde insan hakları, hukuk, eşitlik, eşit şartlarda yarı ve demokrasi var?.
TABANA VURMUŞ SİYASET VE SEÇİM VAADLERİ
Geleneğe göre: Adalet timsali, devlet idaresinde millet iradesinin mutlak tecelli biçimi ve bütün usul ve uygulamaları ile fazilet olarak kabul edilen siyaset; Asla yolsuzluk, haksızlık ve kanunsuzlukla birlikte anılamayacak kadar yücedir. Amma lâkin, günümüzdeki çirkinliğin esas sebebi: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra siyaset kirlenmiş, kalite taban yapmış, Politik-ACI’lar en alt düzeylere inmiş ve adeta bir yalancılar ve talancılar mesleği haline getirilmiştir. Bu Türk milletine hakarettir. Ayıptır, utanç ve hicap vericidir. Siyaset derhal temizlenmelidir.
SEÇMEN ŞUNU BİLMELİ Kİ
Adeta bir açık artırımla, birbirleri ile kıyasıya yarışarak, taklitçilikle siyaset yapanlar; Propaganda araçlarından ses; Mesnetsiz iddialar ve bu saçma iddiaların yer aldığı broşürlerle bilgi ve çevre kirliliğine yol açan politikacıların “millet iradesi, devlet idaresi, dürüst siyaset ve demokrasi ile her hangi bir ilgileri alâkaları yok. Üstelik bunların % 99’u önseçim ile değil sulta, cunta, vesayet ve emanetçi ataması ile oralarda fink atıyor. Seçmen şunu bilmelidir: Bu seçimler kaderdir. Ülkemizin geleceğidir. Asıl olan: Bilgi, birikim, inanç, azim, irade, sağlam karakter sahibi; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, insan hakları adalet ve demokrasiye saygılı insanların seçilmesidir. Bu nevi insanlar ise ancak “helâl oylarla” seçilir.
ŞİMDİ OY’LARA VE SANDIKLARA SAHİP ÇIKMA ZAMANI
Son olarak tekrar etmekte yarar var. Bu seçimlerde özellikle muhalefet ve seçmenlerin çok büyük bir kesimi; Seçim sonrası oylarımız ve sandıklara bir şey olur mu?, endişesi içinde. Daha önceki seçimlerde bu tür iddiaların gerçekleşmiş olması ve bir şekilde seçim sonuçlarını etkilemesi seçmenlere ‘şimdi oylara ve sandıklara sahip çıkma zamanı’ dedirtiyor. Dahası her gün yapılan anketlere göre iktidar partisindeki oy erimesi iktidarı çıldırtıyor. Halkın korku ve endişesi “AK Parti kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Geçmişte de oy hırsızlıkları olmuştu. Bu kez, herkesin daha dikkatli hareket etmesi gerekiyor” şeklinde. Bu nedenle ve haklı olarak: “Oyuna ve sandığa sahip çık” kampanyaları yapılıyor. Daha önceleri yapılan sahtekârlıklar ve oy hileleri bir, bir açıklanıyor, seçmen uyarılıyor ve aydınlatılıyor. Oy çalınmaması ve sandık güvenliği için “teknik yol ve yöntemler” hakkında bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.
NETİCEDE: 
Çağdaş, lâik ve demokratik bir hukuk devletinde seçimlere hile, desise ve şaibe bulaşması; Oy ve sandık çalınmasından, elektrik kesintisinden korkulması, çok utanç vericidir. Bundan iktidar partisi, hükümet ve YSK sorumludur. Bu rezilliğin, savunulacak bir yanı olamaz. Zira bunu Türkiye aşmış olmalıydı. Ayrıca: Seçim suçluları ile bu tiksinç, iğrenç ve insanlık düşmanı suçluları himaye edenler; Hukuk içinde hesap vermeye mecburdur. Aksi takdirde sadece “seçimlerin meşruiyeti" değil; Seçilenlerin de meşruiyeti yok hükmünde olur. 

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Bilimsel Araştırmacı (CNRS-Paris) Üyesi, Dünya Çapında Türk Bilim Adamı HALÛK TARCAN Açıkladı:

29 Mayıs İstanbul'un "Fethi" Değil "İstirdadı"; Yani, Zaten Bizim Olanın Geri Alınmış Olması’dır!..
Cumhuriyetin kuruluşundan, Mustafa Kemâl ATATÜRK'ün 10 Kasım 1938'de aramızdan ayrılışına kadar, Türkiye Cumhuriyetinde her şey doğru, aslının aynı, orijinal ve objektif idi. Örneğin: Tarih konusunda asla yalan söylenmez; Büyük Türk Milleti ve Medeniyeti'nin yüksekliği konusunda bütün dünyaca malum hakikatler gizlenmezdi. Fakat, 11 Kasım 1938'da yapılan "karşı devrim" sonrası, özellikle de Celâl BAYAR'ın Başvekillik görevinden alınmasından sonra, başta tarih olmak üzere, eğitim ve bilimde kendi medeniyetimiz ve öz değerlerimiz unutturularak veya ört bas edilerek, kompleks bir batı taklitçiliği ülkemizde hakim kılınmaya çalışıldı. İşte İstanbul'un, gerçekte kurucusunun Türkler, yani biz olduğumuz hakikati de, bu meyanda unutturulmak ve milli hafızadan silinmek istenen tarihi gerçekler arasındadır. Oysa, Fatih Sultan Mehmet Han, bu hakikatin farkında idi. Elbette, büyük kurucu ve kurtarıcı Mustafa Kemal ATATÜRK'de; Buyrun, işte tarihi gerçekler:    
• İstanbul’un tarihi, 100.000 yıl önce Yarımburgaz mağarasında başlar. Burada mastodont (ilk filler) kemikleri bulunmuştur (Prof. Ş. A. Kansu, Prof. Kökten - 1964/9182 Sec. Prehis. İst. Üni.- Ercüment Özbay) 
• Prof. A. Batur bu tarihi 300.000’e indirir; bulgular arasında üzerinde “Tanrıyla Özdeşleşme” anlamına gelen OZ ve OQ damgaları işlenmiş iki toprak kap bulunur. 
İkinci yerleşim bölgesi:
• Bugün metrobüs durağının bulunduğu FİKİRTEPE HÖYÜĞÜ’dür; üzerinde, “günahsız olma”, “yeryüzü kişisi” demek olan OQ damgaları bulunur. OQ damgalarının diziliş şekli dört cihanda Tanrı’ya ermiş yani, GÜNAHSIZ olma anlamını veren şekil oluşmuştur.
• İstanbul Arkeoloji Müzesinde 3442 ve 7750 numaralar ile kayıtlı bu iki kabın tarihi, Müze Müdürü Prof. Alpay Pasinli tarafından, M.Ö. 6.000 olarak tespit edilmiştir. (İstanbul Arkeoloji Museum A.Turizm y.1995 İst.) Ön-Atalarımız bu tarihlerde İstanbul yöresine yerleşmiş bulunmaktadırlar.
Üçüncü yerleşim bölgesi:
• Silâhtarağa. Bakır Çağı’ndan sonra çıkar. Kalemi Kâzım Mirşan’a bırakalım:
• M.Ö.1980 yıllarına Anadolu ve Rumeli arasında Orta Asya’dan at üstünde gelen kişiler AT ÖZE, AQ URUQ SÖK(erek)İstanbul Boğazı’nı geçerek Erenköy’de ak mermer sütunlu ve süslü mermer kornişli bir saray yapmışlar ve binanın giriş kapısının üstüne güzel bir Ön-Türkçe ile UW-ON: AT-ATA, UÇ ËTİLİS ËSİS cümlesini yazmışlardır.
Anlamı: 
• Uw = Kutsal… ON = Hun… 
At-Ata = Ata ad’lı… Uç = Lider…Ëtilis = Ediliş… Ësis = Anısına Cümle hâlinde: Kutsal Hunlar: ATA’nın Lider Ediliş Anısına Orta Asya’dan gelip yerleştikleri Erenköy’den genişleyerek İstanbul’da ilk Ön-Türk devletini kurmuşlardır: OY-URUM ATIN…Ve Başkent’in adı: OY-OĞ, İstanbul’un ilk adı (Orta Asya’dan itibaren bu tarih, Moğolistan’da bulunmuş olan Şİne-Usu ve Taryat Bitig taşlarında okunur, Yazıları taşa vuran Öñre- Biñabaşı - Anadolu Proto Türkleri K. Mirşan…
İstanbul sonradan
• ASTAN-BOLIQ adını almış bu, Selânikli gramerci Nikeferos tarafından EİS-Tin POLİN şekline sokularak Grek olduğu tüm dünya ve tarihçilerine yutturulmuştur.
AS   TAN   BO  LIQ
EİS   TİN    PO  LİN
Ön-Türkleri bilmeyen ya da bilmek istemeyen tarihçiler Oy-Urum Atın’ı atlayarak Dördüncü yerleşim bölgesi diye Sarayburnu’nu vermişlerdir:
• Delf tapınağındaki kâhinlerin önerisiyle yola çıkıp Sarayburnu’na yerleşen ve İstanbul’un tarihini M.Ö. 900’lerde başlatan VYAZ’ın yerleştiği LİGOS adlı balıkçı köyü.
Tarihçilerin kabul ettikleri bu 9’uncu yüzyıldan sonra tarih birden M.S. 330’a sıçrar.
• Putperestliğini korumuş olan Roma İmparatoru Konstantin İstanbul’u Başkent yaparak DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU’nu kurar. Bu İmparatorlukla, kudretini kaybetmiş, gevşemiş ve yozlaşmış olan Ön-Türk siyasal kuruluşunun yerini bir Hıristiyan devleti olan Doğu Roma’ya bırakması üzerine İstanbul’a yerleşmiş olan Hıristiyanlık.
• Esas olan halk Ön-Türk halkı ve esas dil Ön-Türkçe olduğu için hıristiyan âyinleri Ön-Türkçe olarak yapılmıştır. Bu âdet yaklaşık M.S. 800’lere kadar sürmüştür. İstanbul’daki Aya İrini ve Aya Sofya ve Trabzon’daki Aya Sofya kiliselerinde Ön-Grekçe denildiği halde bir türlü okunamayan yazılar Kâzım Mirşan tarafından Ön-Türkçe okunmuşlardır (Anadolu’nun Esas Sahipleri Ön-Türkler, H.Tarcan 2013 İst.) Yukarıda gördüğümüz balıkçı köyünün adı LİGOS, burada akan suyun bu köye verdiği addır; fakat Ligos ad değil, Ön-Türkçe bir cümledir.
• ËL-İG OS…El= Halk…İG= Su…Os= Yüce …Halkın yüce (şifâlı) suyu Bizans adına gelelim: Dünyayı Grek yapmak becerisini gösteren Yunanlılar Doğu Roma İmparatorluğunun adını Doğu Roma Grek İmparatorluğu şeklinde tarihçileri alıştırmışlardır.
Ön-Türkçe olan BİZAS’ı Doğu Roma’nın bir öteki adı sanıp bundan Bizans, Byzantium şekilleri icat edilmiştir. (Bütün yönleri, tarihi senet ve belgeleri ile gerçek olan bu bilgi; Acaba niçin Türk Tarih kitaplarında yazmaz ve neden? niçin? 17 Bin yıldır Türk Milleti Anadolu'nun asli unsuru ve mutlak sahibi olduğu halde; Israrla 1071 masalı uydurulur? Türkiye Cumhuriyeti'nde adının başında MİLLİ sözcüğü bulunan 2 bakanlıktan biri olan Milli Eğitim Bakanlığı, neden ve niçin milli meseleleri ve milli hakikatleri müfredatına almaz? Bunun ağılıklı, takipli ve en ciddi biçimde sorgulanması gerekmez mi?..) 
Burada (A) şeklinin Ön-Türkçe AT, ruhun Tanrıya atılması demek olduğunu bilmemektedirler. Bu damganın varlığı BİZAS diye okunan kelimenin aslında ÖN-Türkçe bir cümle olması gerektiğini de düşünememektedirler. Hafrleri sırayla damga olArak okursak: ÖK  UY  OZ  AT  OZ  ortaya Ön-Türkçe bir cümle çıkacaktır. Okumak için 39 Orta Asya Türkçelrşnden  4 / 5 ini bilmek gerekir !. Bu nedenle Avusturyalı Dilci Paul Kretschermer, Bizans kelimesinin kökenini 
• BİEZAS; BUEZAS; BEUSANTİS kelimeleri arasında aramış ve bir türlü bir köken bulamamıştır. (Prof.A.Erzen, İstanbul’un Kuruluşu) Bu cümlenin Kâzım Mirşan tarafından okunmasını bekliyoruz. Ortaya çıkacak cümle Ön-Türklerin buradaki varlığı hakkında büyük ipuçları verecektir. İstanbul’u Bizans sanıp onu Konstantinopolis diye ısrarla söylerken Türklere diş gıcırtmaları artık sona erecektir.
BİR KERE DAHA: • 1453 İstanbul’un esas Sahibi Türkler’e dönüş tarihidir; şenliklerimizi buna göre değerlendirelim. (*) “İstirdat”, Arapça geri alma demektir.
Halûk Tarcan Bilimsel Araştırmacı (CNRS-Paris) 29 Mayıs 2013 / 29 mayıs  2015

19 Mayıs 2015 Salı

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun!...

19 MAYIS; ATATÜRK'ÜN ANMA
GENÇLİK, SPOR, ÖZGÜRLÜK VE EGEMENLİK
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
“Ceb­ren ve hi­le ile aziz va­ta­nın bü­tün ka­le­le­ri zapt edil­miş, bü­tün ter­sa­ne­le­ri­ne gi­ril­miş, bü­tün or­du­la­rı da­ğı­tıl­mış ve mem­le­ke­tin her kö­şe­si bil­fi­il iş­gal edil­miş ola­bi­lir. (Bu­ra­ya lütfen dikkat edi­niz:) Bü­tün bu şart­lar­dan da­ha elim ve da­ha va­him ol­mak üze­re mem­le­ke­tin dâhilinde ik­ti­da­ra sa­hip olan­lar gaf­let, da­la­let ve hat­ta hı­ya­net için­de bu­lu­na­bi­lir­ler. Hat­tâ bu ik­ti­dar sa­hip­le­ri şah­si men­fa­at­le­ri­ni, müs­tev­li­le­rin si­ya­si emel­le­riy­le tev­hit ede­bi­lir­ler. Mil­let fak­ru za­ru­ret için­de harap ve bi­tap düş­müş ola­bi­lir.
Ey Türk is­tik­ba­li­nin ev­la­dı, iş­te bu ah­val ve şart­lar için­de da­hi va­zi­fen Türk is­tik­lal ve Cumhuri­ye­ti­ni kur­tar­mak­tır."

"Muh­taç ol­du­ğun kud­ret, da­mar­la­rın­da­ki asil kan­da mev­cut­tur.”

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Beyaz İhtilâl ve Milli Demokrasi Bayramı'nın 65. Yılı Demokratlar Tarafından Kutlandı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ "MİLLİ DEMOKRASİ BAYRAMI"NIN 65. YILI ÖNEMLİ ETKİNLİK VE COŞKULU TÖRENLERLE ANILDI VE KUTLANDI!...
Eskimeyen (Nevşehir) Milletvekili ve
Bir Dönemlerin Efsanesi; Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı Esat KIRATLIOĞLU
07 Ocak 1946'da, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Baş Vekili Mahmut Celâl BAYAR, Ali Adnan MENDERES ve arkadaşları tarafından kurulan, tarihi ve kadim (gerçek) Demokrat Parti'nin 14 Mayıs 1950'de gerçekleştirdiği.; Cumhuriyet tarihinin en büyük halk hareketi'nin 65 yılı, başta Ankara olmak üzere, bütün Türkiye'de (Özellikle iktidar partisi ve muhalefetin katılmadığı) önemli etkinlikler ve yoğun coşkuyla kutlandı.
Tarihe BEYAZ İHTİLÂL ve TÜRK "MİLLİ DEMOKRASİ BAYRAMI" olarak geçen;
Ayrıca "Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâbı'nın Büyük Zaferi" biçiminde nitelenen 14 Mayıs'ın 65. yıldönümü Ankara'da:, Demokratlar Kulübü Başkanlığı, DESAM (Demokrat Eğitimciler Sendikası), Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi, Kemalist Atılım Birliği, Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Toplumsal Düşünce Derneği,  Ulusal Haber Gazetesi Adına Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Yayın Müdürü Zekeriya Tümer ile diğer kurum ve kuruluşları temsilen etkinliğe katılan çok nitelikli bir topluluk tarafından izlendi, coşkuyla idrak edildi ve kutlandı.
"14 Mayıs 1950 ATATÜRK İlkeleri ve Türk İnkılâbının Demokrasi Zaferidir" konulu konferans, aynı gün (14 Mayıs 2015-Perşembe) saat: 18.30'da Kıbrıs Türk Kültür Derneği (Tuna Caddesi, Halk Sokak, No: 17, Sıhhiye Çok Katlı Otopark Arkası, Yenişehir-ANKARA adresindeki) Salonunda başladı. 
Açılış konuşması Kemalist Atılım Birliği Genel Başkanı Mete İzzet ÖZCANOĞLU tarafından yapıldıktan sonra sırasıyla: 
* Bir zamanların efsane Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Demokratlar Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi ve (eskimeyen) Nevşehir Milletvekili Esat KIRATLIOĞLU;
* Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve "ANKARA KALESİ" Kitap Serisinin Yazarı Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN;
* Demokrat Partinin En Aktif ve En Başarılı Genel Başkan Yardımcılarından; Saygın İş Adamı, Araştırmacı, Gazeteci-Yazar, Demokrat Türkiye Dergisinin Sahibi Mehmet Arif DEMİRER;
* Kıbrıs Fatyihleri ve İsimleri Şanlı Tarihe "KIBRIS MÜCAHİDLERİ" Olarak Yazılan Dr. Fazıl KÜK ve Dr. Rauf DENKTAŞ'ın En Yakın Dava ve Mücadele Arkadaşı; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin İlk Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Başkanı Zeki BULUNÇ, 
* Bir Zamanların Adalet ve Hukuk Efsanesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Başsavcısı (ve halen) DGM Onursal Başsavcısı Nusret DEMİRAL ve...
* Ankara 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı; Tarihi, Kadim ve Güncel Demokrat Parti Camiasının Sevilen ve Saygın Bilim İnsanı; Makine Yüksek Mühendisi, Araştırmacı-Gazetecİ, Yazar Ahmet (Yalvaç) YALAVAÇ;
Günün anlam, önem ve değerini açıklayan konuşmaları ile konferansı onurlandırdılar.
Toplantı Mete İzzet ÖZCANOĞLU'nun kapanış konuşması ile son buldu. 
(Haber ve fotoğraflar: Ulusal Haber & Ulusal Ajans adına Zekeriya TÜMER, 15 Mayıs 2015-Ankara)

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Kapitalist ve emperyalist uşağı Hariciler tarafından: 'UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN BİR MESELE' Yemen cehenneminde olup bitene dair mukayeseli kılavuz ve merak edenler için ayrıntılı malûmat

UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN ÇOK VAHİM BİR TEHDİT VE SIKINTILI MESELE!..
“Yemen Cehenneminde olup bitene dair ayrıntılı malûmat”
RESİM: 1, Hadramut Vadisi’ndeki antik Şibam kenti,
UNESCO Dünya Kültür Mirası içinde yer alıyor.
MUTLU ARABİSTAN?..
Antik Romalılar, çöllerle kaplı Arabistan yarım adasının aksine bereketli topraklarından dolayı ‘Mutlu Arabistan’ derlermiş. Saba Kraliçesi Belkıs döneminde (M.Ö. 700 civarı) coğrafyasının en zengin ve müreffeh ülkesiymiş. Bugün ise Ortadoğu’nun en yoksul ülkesi. Yemen, açlık, susuzluk, yoksulluğun üstüne radikal terör grupları ile mezhep geriliminin yol açtığı bir istikrarsızlık ve şiddet sarmalında. Husiler adlı isyancı Grubun başkent San’a‘yı ele geçirmesiyle bir kez daha bölünmenin eşiğine gelen ülkedeki kaos, Suuudi Arabistan’ın liderliğindeki koalisyon güçlerinin 26 Mart’ta başlayan hava saldırıları ve operasyonları ile yeni bir aşamaya geçti. Peki Yemen’de ne oluyor? İşte yeni başlayanlar için özet bir Yemen klavuzu:
Bugünkü Yemen nasıl bir tarihsel arka plana sahip?
Osmanlıların 16’ncı yüzyılda kurduğu hakimiyet, Zeydi imamların isyanıyla yaklaşık 1 asır sonra sona erdi. Coğrafya, yaklaşık iki asır, birbirinden bağımsız yerel otoritelerin kontrolünde kaldı. 19’ncu yüzyılda İngilizler güneydeki Aden’e çıkınca Osmanlılar da kuzeydeki Zeydi bölgelerine girerek Yemen Vilayetini yeniden kurdu. 1905 yılında Osmanlar ve İngilizler, ülkeyi Osmanlı hakimiyetindeki kuzey Yemen ve İngiliz hakimiyetindeki güney Yemen olarak ayıran sınırda anlaştılar. Osmanlı devleti yıkılınca kuzey Yemen’de Zeydi imamların kontrolünde bağımsız bir krallık ilan edildi. 1962 yılında Arap milliyetçiler, Mısır lideri Nasır’ın desteği ile krallığı yıktı ve cumhuriyet ilan etti. Ancak bunun üzerine Suudiler, İngilizler ve Ürdün’ün desteğindeki krallık yanlıları ile Mısır’ın desteklediği cumhuriyetçiler arasında yıllar süren bir iç savaş başladı. 1968 yılında cumhuriyetçiler kazandı Yemen Arap Cumhuriyeti’ni ilan etti. Çok geçmeden Sosyalist Yemen güçleri sahneye çıktı ve 1970 yılında Güney Yemen’i ele geçirerek Yemen Halkının Demokratik Cumhuriyeti’ni ilan etti. Soğuk Savaşın geri kalanı boyunca Sovyet bloğunun desteklediği Güney Yemen ve Batı bloğunun desteklediği Kuzey Yemen, 1990 yılında birleşti ve 1978’den beri Kuzey Yemen’i yöneten Ali Abdullah Salih birleşik Yemen’in devlet başkanı oldu. Salih, 2010’da başlayan Arap Baharı’na kadar liderliğini sürdürdü. Arap Baharı Yemen’e de yansıyınca Salih, ABD ve Suudi Arabistan’ın da desteklediği geçiş süreci anlaşmasıyla cumhurbaşkanlığını 2012’de seçilen Abdurrabuh Mansur Hadi’ye devretti. Ancak demokratik süreç, geçişteki kadar başarılı gelişmedi.
Bugünkü kaosun ana aktörleri kimler?
RESİM: 2, Yemen'in dini haritası
Husiler: 
Şiiliğin Zeydi mezhebine mensup bir şii militan grubu. Grup adını kurucuları Hüseyin Bedreddin El Husi’den alıyor. El Huti, 2004 Zeydi isyanının da lideriydi ve aynı yılın Eylül ayında Yemen ordusu tarafından öldürüldü. Kendileri gibi Zeydi olan Salih’e karşı 10 yıl içinde birkaç isyan girişiminde bulundular. Grubu bugün El Husi’nin kardeşi Abdulmelik El Husiyönetiyor. 21 Eylül 2014 günü ülkenin başkenti San’a’ya giren Hutiler, BM gözetiminde hükümet ile bir birlik hükümeti kurdular. Ama daha fazla etki isteyen Husilerin 4 ay sonra devlet başkanlığı sarayı ve önemli kurumları kuşatması sonrasında, 22 Ocak 2015’te devlet başkanı Mansur Hadi ve bakanları, Husilerin talebini kabul etmeyip topluca istifa ettiler. Hutiler 6 Şubat 2015 günü yayınladıkları anayasal deklarasyonla Hutilerden oluşan bir yönetim konseyi kurdu. Ancak Husi yönetimi, uluslararası toplum tarafından tanınmadığı gibi ülke içinden de büyük muhalefetle yüzyüze kaldı. Bununla beraber San’a’dan sonra ülkenin üçüncü büyük şehri Taiz’i de ele geçirdiler ve Yemen’in ticaret merkezi olan Aden üzerinde baskı oluşturmaya başladılar. Halen ülkenin 21 vilayetinden 9’unu ellerinde bulunduruyorlar ama bütün ülkeyi ele geçirebilmelerine pek şans verilmiyor.
Ali Abdullah Salih: 
Ülkeyi yaklaşık 30 yıl boyunca yöneten Salih, istifasından sonra da ülke politikasındaki ağırlığını bırakmadı. Ordu ve polis güçleri içinde de önemli oranda desteğini korudu. Kendisi de Zeydi olan Salih’in, son 15 yıl içinde kendisine karşı da defalarca isyan eden Husi’lerin son isyanının yükselişinde etkisine ve işbirliğine ilişkin çok sayıda işaret var. Şubat 2015’te tamamlanan BM raporu da Salih’in Husilere, başkenti ele geçirmeleri sırasında doğrudan destek sağladığını kayıt altına aldı. Salih’in partisi Genel Halk Kongresi, Husilerin, Hadi ile Eylül 2014’te kurdukları ‘birlik hükümeti’ni boykotuna destek verdi. Parti, Hutilerin 6 Şubat’ta ilan ettiği anayasal deklarasyona başta itiraz etti ama 10 gün sonra itirazını geri çektiğini açıkladı. Birçok analist, her ikisi de Zeydi olmasına rağmen, Salih ve Husiler arasındaki ittifakın da, ilk iktidar çekişmesinde bozulacak bir ittifak olduğuna dikkat çekiyor.
Mansur Hadi: 
Yemen’in 2012’de devlet başkanı seçilen Mansur Hadi, halen uluslararası toplum ve BM tarafınan devlet başkanı olarak görülüyor. Ordu ve polis güçlerinin bir kısmı ile Suudi Arabistan, ABD ve Katar’ın fiili desteğine sahip. Ocak ayında istifasını Parlamento reddetti. Husilerin başkent San’a’da tuttuğu ev hapsinden Şubat ayında kaçarak, bir zamanlar Güney Yemen’in başkenti olan Aden’e çekildi. Ancak Husilerin son günlerde Aden’i de baskı altına almasından sonra buradan da ayrılarak açıklanmayan ‘güvenli’ bir yere gitti.
Arap Yarımadası El Kaide (AQAP): 
El Kaide’nin Yemen kolu olan örgüt, ülkedeki en büyük terör grubu. Charlie Hebdo baskınıyla bütün dünyanın dikkatini çekti. Devlet Başkanı Hadi de, muhalifi Ali Abdullah Salih de, ABD de, Husiler de bu terör örgütüne karşı savaşıyor. Ancak ülkenin devlet otoritesi bulunmayan büyük bölümünde hızla büyüyüp mevziler elde ederek, hem iç savaşın önemli bir aktörü oluyor hem de küresel çapta bir terör tehdidi oluşturuyor. Dünyanın Yemen’deki krizden dolayı alarma geçmesinde en önemli sebeplerden biri de bu.
IŞİD: 
IŞİD’in kendine San’a Vilayeti adını veren Yemen kolu da ülkedeki bir diğer radikal sünni terör grubu olarak ortaya çıktı. 20 Mart Cuma günü San’a daki Zeydi camilerine saldırıp 152 Şii Müslümanı öldürmesinden önce pek bilinmiyordu. Bu saldırı ülkede bir mezhep çatışması riskini de yükseltti.
İran: 
İran, ABD’nin 2003’te Irak işgalinden beri Ortadoğu’da artan bir etkiye sahip. Şii Husilere de önemli destek sağladığına dair belirtiler var. Husilerin başkenti ele geçirip parlamentoyu feshetmelerinden sonra Al Arabiya’ya konuşan bir muhalif politikacı, olan biteni ‘’İran Devrimi’nin tekrarı’’ ve ‘’İran projesinin yayılması’’ şeklinde nitelendirmişti. Reuters haber ajansı da 2014 Aralık ayındaki bir haberinde, adını vermediği üst düzey bir İranlı yetkilinin, İran Kudüs Gücü’ne bağlı birkaç yüz kişiden oluşan personelin Yemen’de Husi militanlarını eğittikleri şeklindeki sözlerine yer vermişti. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry de, Şubat 2015’teki bir açıklamasında İran’ın, Husilerin Yemen hükümetini devirme girişiminde rol oynadığını belirtti.
Suudi Arabistan: 
2012’de kurulan Hadi hükümetinin en büyük bölgesel destekleyicisi Suudi Arabistan. Suudi Arabistan, desteğinin askeri boyutunu açığa vurarak 26 Mart sabahı Husi mevzilerine büyük bir hava operasyonu başlattı. Suudi Arabistan, operasyonun amacını ‘Yemen’in meşru hükümetini savunma’ olarak ilan etti. Suudi Arabistan’ın en büyük endişesi ise Yemen’deki kaosun kendi ülkesine de sıçraması. Suudi Arabistan’a ait Al Arabiya televizyonuna göre operasyona Suudi Arabistan’ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Ürdün, Fas ve Sudan uçakları da katıldı. Mısır, Ürdün, Sudan ve Pakistan ise her hangi bir kara operasyonuna asker vermeye hazır olduklarını bildirdi. ABD ise lojistik ve istihbarat desteği sağladığını açıkladı. Arap yarımadasında operasyone destek vermeyen tek ülke Umman.
Yemen’deki kriz bir Şii – Sünni savaşı mı? 
Tam anlamıyla değil. Her ne kadar isyancı Husiler nüfusun yüzde 42’sini oluşturan Şii Zeydilerden ve Husilerin devirmeye çalıştığı devlet başkanı Hadi nüfusun yüzde 56’sını oluşturan Sünnilerden olsa da aralarındaki mücadele bir mezhep savaşından çok bir aşiret ve iktidar mücadelesinin sonucu. Yemen’de genel olarak bir Şii-Sünni çatışması geleneği yok. Zeydiler, bütün Şii dünyası içinde ibadet pratiği Sünnilere en çok benzeyen toplum. Bugünkü kaosun her iki cephesinde de hem Zeydi hem Sünni isimler var. Ancak IŞİD, kaosu bir iktidar savaşı olmaktan çıkarıp bir mezhep savaşına dönüştürme çabasında. Örgüt Şii sivilleri hedef alan kanlı saldırılarının devam edeceğini ilan etti. Gözlemcilere göre bu saldırılar devam ederse, Yemen, Irak ve Suriye’dekine benzer bir mezhep çatışmasına sürüklenebilir.
Resmi anlaşmazlık konuları ne?
Husiler politik amaçlarını resmen deklare etmediği için gözlemciler çeşitli fikirler yürütüyor. Husi hareketinin destekçileri, 2011 geçiş anlaşmasındaki yanlışlıkları düzeltmeyi amaçladıklarını iddia ediyor. Onlara göre, bu yanlışların başında eski rejimin elitlerinin güç ve yolsuzlukları korunmaya devam edilmesi geliyor. El Kaide ile savaşmak ve güçsüz devlet yönetiminin oluşturduğu güvenlik boşluğunu doldurmak istediklerini belirtiyorlar. Hükümetin bilinçli şekilde boşluk yaratarak, El Kaide’nin güçlenmesine zemin hazırladığını savunuyorlar. El Kaide ise, Husilerin dinen ‘sapkın’ olduklarını iddia ediyor ve Husi hedeflerine saldırıyor.
Husilerin muhalifleri ise hareketin, İran’ın maşası olduğunu, ülkeyi Zeydi mollaların elinde bir teokrasiye dönüştürmek istediklerini iddia ediyor. Ulusal Diyalog Konferansı’nda ise Hutiler, sivil devlet, demokrasi, dini özgürlükler ve federalizmi desteklediklerini deklare etmişlerdi. Görünen o ki, taraflar arasında büyük bir güvensizlik var.
Yemen krizi enerji piyasalarını neden dalgalandırdı?
Yemen, Arap yarımadasında petrol zenginliği olmayan tek ülke. Küresel petrol üretiminin yüzde 0.2’sini sağlıyor. Peki öyleyse neden Yemen’deki kriz enerji piyasalarını dalgalandırdı? Ülkenin coğrafi konumundan dolayı. Küresel enerji ticaretinin tam merkezinde yer alıyor. Dünyanın bir numaralı petrol üreticisi ile sınıra sahip. Ama daha önemlisi Körfez’den gelip Batı’ya giden petrol tankerlerinin kontrol noktasına sahip. Yemen’in kontrolündeki Bab’ül Mendep Boğazı, dünyanın dördüncü büyük ticari kontrol noktası. 2013 yılında günde ortalama 3,8 milyon varil petrol bu boğazdaki kontrol noktasından geçerek Batı’ya gidiyordu. Bundan dolayı küresel petrol fiyatı, Suudi Arabistan’ın bombalamasından sonra yüzde 5 artış gösterdi. Üstelik kriz, iki büyük petrol üreticisi ülkeyi Suudi Arabistan ve İran’ı da ‘örtülü bir savaş’ta karşı karşıya getirdi. Suudi Arabistan, OPEC’in Kasım ayındaki günlük 30 milyon varil petrol üretimi hedefini aşağı çekme teklifini reddeden kararına öncülük etmişti. Petrol üretimindeki yüksek oran, petrol fiyatlarını son 6 yılın en aşağı seviyesine çekmiş durumda. Bu durumun en fazla olumsuz etkilediği ülkelerden biri de İran. 

1 Mayıs 2015 Cuma

Türkiye'ye para yağacak, ülkemiz KARA PARA cenneti olacak!..

Türkiye'ye para yağacak
(May 01, 2015 08:43 - AM, "USA" & 01 Mayıs 2015, Ulusal Haber, UA-Türkiye)
Gümrük Bakanlığı’nın 15 Nisan tarihli yeni genelgesi, Türkiye’ye gümrük giriş noktalarından hiç bir beyanda bulunmadan serbest biçimde nakit para getirilmesinin önünü açtı. ‘Bu nakdin beyan edilmesi zorunlu değildir, yolcu beyana zorlanamaz” denilen yeni genelge ‘terörün finansmanı’, ‘kara para aklama’ ve ‘Türk Parasını Koruma Kanuna Muhalefet’ şüphesinde savcılığı devreden çıkarıyor. Para yakalanırsa, sözlü beyan ikna edici olmazsa devreye sadece MASAK girecek.
HER seçim öncesi yurda kaynağı belirsiz (kayıtdışı), yüksek meblağlı sıcak para (nakit) girişi olduğu tartışmaları sürerken, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü’nün 15 Nisan tarihli yeni genelgesi dikkat çekti. 2013 tarihli bir önceki genelgede yer alan, yolcu yanında yurda giren nakdin “risk analizi/örnekleme” yöntemiyle kontrol şartı, terörün finansmanı, kara para aklama ve Türk Parasını Koruma Kanunu’na muhalefet suçları yönünden savcılığa suç duyurusu bölümleri çıkartıldı. Son genelgede, “Mal ve hizmet ihracat bedeli, transit ticarete ilişkin kazançlar, yabancı sermaye bedeli veya ‘diğer kaynaklardan’ temin edilen nakdin gümrük giriş noktalarından yurda getirilmesi serbesttir. Bu nakdin beyan edilmesi zorunlu değildir, yolcu beyana zorlanamaz” deniliyor. Genelge, Avrupa Birliği ve Dış Ticaret Genel Müdürlüğü’nün 10 bin Euro veya fazlası nakit taşıyan yolcuların AB üyesi ülkelere giriş-çıkışta beyan şartı genelgesine de zıt.
BIRAKINIZ GEÇSİNLER

15 Nisan tarihli yeni genelgenin “Yurt İçine Nakit Girişi” başlıklı bölümü şöyle: “Yurda girişte aksine bilgi ve belge olmaması durumunda, kişilerin taşıdıkları nakdin kaynağına dair gümrük idaresine yaptıkları beyan esastır. Mal ve hizmet ihracat bedeli, transit ticarete ilişkin kazançlar, yabancı sermaye bedeli veya ‘diğer kaynaklardan’ temin edilen nakdin gümrük giriş noktalarından yurda getirilmesi serbesttir. Bu nakdin beyan edilmesi zorunlu değildir ve yolcular beyana zorlanamaz. Talep etmeleri halinde, yolcuların getirdikleri bu nakdi ‘Nakit Beyan Formu’ ile gümrük idaresine beyan etmeleri mümkündür. Yolcu tarafından yapılan beyanın doğru olup olmadığı gümrük idaresince gerçekleştirilecek kontrol suretiyle tespit edilecektir. Açıklamanın doğru yapılmadığının tespiti halinde, tutanak en az iki memur tarafından imzalanarak MASAK’a bildirilir. Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanuna istinaden istenilen açıklamanın eksik yapıldığının veya hiç yapılmadığının anlaşılması halinde 2.500 TL’yi aşan farklar için aynı kanunun 16. maddesi gereğince gümrük idaresi tarafından, açıklanmayan miktarın yüzde 10’u tutarında idari para cezası kesilir ve söz konusu nakit muhafaza altına alınır.”
AB GENELGESİNE ZIT

Son genelge, Gümrük Müsteşarlığı AB ve Dış Ticaret Genel Müdürlüğü nün 19.03.2008 tarihli “Nakit Kontrolleri” konulu genelgesine de aykırı. 
Bu genelgede şöyle deniliyor: 
“15 Haziran 2007 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, yanında nakit olarak 10.000 Euro veya daha fazlasını taşıyan bütün yolcuların AB’ye üye ülkelere giriş veya çıkışlarında bu meblağı gümrükte beyan etmeleri gerekmektedir. Söz konusu girişim para aklama, terörizm ve suçlama ilgili sıkı düzenlemelerde bulunarak, AB düzeyinde gerçekleştirilen suçla mücadele ve güvenlik arttırıcı çalışmaları destekleme amacını taşımaktadır.”
El konulan paralar iade edilebilir
BİR gümrük kontrolörü genelgeyle ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “2004’ten önce yurda her türlü nakit girişinde beyan zorunluydu. Sonraki yıllarda genelgelerle bu kontroller yumuşatıldı. Son genelgeyle nakit girişinin miktar ve kaynak kontrolü tümüyle kalkmış görünüyor. Bu genelge, geçmiş yıllarda beyan zorunluluğu sırasında kovuşturma gereği el konulan nakitlerin iadesi yolunu açabilir. Kara para aklamanın önlenmesi mevzuatı bu genelgeyle delinebilir. Hatta bu genelgeyle dövizin yanına altını da koyabilirsiniz”
NELER ÇIKARTILDI NELER EKLENDİ?
2013 GENELGESİ

* Buna göre; 
Kuryeler, seyahat edilen taşıtlar veya yolcu beraberi transfer edilen nakdin takibi, kontrolü, yasadışı yollarla transferinin önlenmesi ve gerektiğinde kayıt altına alınması işlemleri Gümrük idaresinin sorumluluğundadır. 
* Yolcuların üzerlerinde, bagajlarında veya taşıtlarında 32 sayılı Kararın 17 nci maddesi kapsamında yurt dışından alınan bir krediyi veya 14 üncü maddesi kapsamında kişisel sermaye niteliğindeki kıymetleri gümrük giriş noktalarından, bankacılık sistemi dışında, yurda getirmeleri mümkün değildir. Kaynağı itibariyle getirilmesi serbest olmayan nakdin yolcular tarafından beyanı da mümkün değildir.
* Getirilen nakdin kaynağının, kredi veya kişisel sermaye olmadığının beyan edilmesi durumunda, yurt içine getirilmesine izin verilir. Nakdin kaynağının, yurt dışından alman bir kredi veya kişisel sermaye hareketi olduğunun beyan edilmesi halinde, söz konusu nakde el konulur. El konulan nakde ilişkin olarak bu Genelgenin “Yurt Dışına Nakit Çıkışı” bölümünün l/f bendinde açıklandığı şekilde işlem yapılır.
* Gümrük idaresi, yurda girişte farkındalığın arttırılması ve caydırıcılığın sağlanmasını temin edecek sayıda kişiden, bulundurdukları nakdin kaynağını kontrol amacıyla beyanda bulunmalarını isteyebilir. Kontrol edilecek kişiler, ilgili kurumlardan gelen bilgiler de dikkate alınarak yapılacak risk analizlerine istinaden veya görevli personel tarafından yapılan değerlendirmeye dayanarak rastgele seçilir.
* Yurt dışından temin edilen krediler ve kişisel sermaye niteliğindeki kıymetler hariç olmak üzere, mal ve hizmet ihracat bedeli, transit ticarete ilişkin kazançlar, yabancı sermaye bedeli veya diğer kaynaklardan temin edilen “nakdin” gümrük giriş noktalarından yurda getirilmesi serbesttir. Bu nakdin, beyan edilmesi zorunlu değildir. Ancak, istemeleri halinde, yolcuların getirilmesi serbest olan nakdi EK-1’de yer alan “Nakit Beyan Formu” ile Gümrük idaresine beyan etmeleri mümkündür 
* Yurda girişte, 32 sayılı Karara istinaden yapılan, yukarıda usul ve esası izah edilen işlemlerden ayrı olarak, Gümrük idaresince ayrıca, kaynağı itibariyle gümrükler üzerinden getirilmesi serbest olan nakdin suç gelirlerinin aklanması amacıyla getirilip getirilmediğinin tespitine ilişkin kontroller de yapılır. Bunun usul ve esası aşağıda belirtilmektedir. Giriş yapan yolcunun, üzerindeki nakdin kaynağının beyan edilmesinin istenmesi sonucu, kaynağı itibariyle yasak bir nakdi getirdiğinin anlaşılması halinde “Yurt İçine Nakit Girişi” 1.1 ./c maddesine göre işlem yapılır. Kaynağı itibariyle serbest olan bir nakdin getirildiğinin beyan edilmesi halinde, bu yolcudan, ayrıca 5549 sayılı Kanun çerçevesinde, üzerinde bulundurduğu nakdin miktarını açıklaması da istenebilir.
* Açıklama istenecek yolcular, ilgili kurumlardan edinilen risk kriterlerine dayanarak idarece yapılan risk analizlerinin yanı sıra ilgili personelin değerlendirmelerine göre örnekleme yoluyla belirlenir. Kontrol edilecek yolcular belirlenirken, bu kişilerin nakdin kaynağı ile ilgili olarak kontrole tabi tutulup tutulmadıklarına bakılmaz. Açıklama istenen kişilerin açıklamalarının doğru olup olmadığı her defasında Gümrük personelince fiziki kontrol suretiyle tespit edilir. Gerekli kolaylığı sağlamayan yolcuların üst, eşya ve araçları gümrük görevlileri tarafından Adli Önleme ve Arama Yönetmeliğine göre aranır.
* Açıklamanın doğru olup olmamasına bakılmaksızın, Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında mevzuata göre yapılan açıklama taleplerinin her birisi için EK-2’de yer alan “Nakit Açıklama Tutanağı” doldurulur. Nakit Açıklama Tutanakları, gümrük idaresinin açıklama talebini müteakip, elektronik ortamda, nakit zilyedinin sözlü açıklaması ve ilgili gümrük personelinin tespitlerine istinaden gümrük görevlisi tarafından doldurulur. Gümrük görevlisinin ayrıca yaptığı tespitler ilgili kutucuklara işlenir. Nakit Açıklama Tutanakları sistemde doldurulan bazı nüshalar ise idarede saklanır.
* Açıklamanın doğru yapılmadığının tespiti durumunda ise, tutanağın her bir nüshası en az iki gümrük görevlisi ile beyanda bulunan kişi tarafından imzalanır. Nüshalardan bir tanesi istemesi halinde ilgilisine verilir. İkinci nüsha Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığına (MASAK) gönderilir, üçüncü nüsha ise Savcılığa gönderilen sevk evrakına eklenir. Son nüsha idarede saklanır.
* 5549 sayılı Kanuna istinaden Gümrük idaresince istenen açıklamanın eksik yapıldığının veya hiç yapılmadığının anlaşılması halinde, 2.500 TL’yi aşan farklar için 5549 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi gereğince Gümrük idaresince, açıklanmayan miktarın ’u tutarında idari para cezası kesilir ve söz konusu nakit muhafaza altına alınır.
* Durum, ayrıca, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesi çerçevesinde “terörün finansmanı suçu”, Türk Ceza Kanununun 282 nci maddesi çerçevesinde “aklama suçu” ve 1567 sayılı Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında Kanunun 3 üncü maddesi çerçevesinde muvazaalı işlem kapsamında gerekli değerlendirme yapılmak üzere 1/6/2005 tarih ve 25832 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Adli Kolluk Yönetmeliğinin 6 ncı maddesi delaletiyle Cumhuriyet Savcılığına bildirilir ve Cumhuriyet Savcısının talimatına göre hareket edilir. (2.500 TL’lik tutar her yıl yeniden değerleme oranında arttırılır)
2015 GENELGESİ

1) Türkiye’de ve yurt dışında yerleşik gerçek kişilerin, kişisel sermaye hareketlerine ilişkin yurtdışından yapacakları transferler ile yurtdışından temin ettikleri kredileri bankalar aracılığıyla getirmeleri serbesttir.
2) Yurda girişte aksine bilgi ve belge olmaması durumunda, kişilerin taşıdıkları nakdin kaynağına ilişkin gümrük idaresine yaptıkları beyan esastır.
3) Mal ve hizmet ihracat bedeli, transit ticarete ilişkin kazançlar, yabancı sermaye bedeli veya diğer kaynaklardan temin edilen nakdin gümrük giriş noktalarından yurda getirilmesi serbesttir. Bu nakdin beyan edilmesi zorunlu değildir ve yolcular beyana zorlanamaz. Talep etmeleri halinde, yolcuların getirdikleri bu nakdi EK-1’de yer alan “Nakit Beyan Formu” ile gümrük idaresine beyan etmeleri mümkündür.
4) Nakit Beyan Formları elektronik ortamda, beyanın uygunluğu sağlandıktan sonra, gümrük görevlisi tarafından doldurulur. Sistemde doldurulduktan sonra üç nüsha olarak yazdırılır ve ilgili gümrük personeli ile beyanda bulunan tarafından her bir nüshası imzalanır. Nüshaların ikisi idarede saklanır, üçüncüsü ise yükümlüye verilir.
5) İhracat karşılığı getirilen dövizlerle ilgili Nakit Beyan Formlarının doğruluğuna ilişkin bankalar tarafından yapılabilecek talepler gecikmeksizin karşılanır.
6) Gümrük idaresince, giriş yapan yolcunun beraberindeki nakdin kaynağının beyan edilmesinin istendiği durumlarda, beyan doğru yapılmak zorundadır. Yolcu tarafından yapılan beyanın doğru olup olmadığı gümrük idaresince gerçekleştirilecek kontrol suretiyle tespit edilecektir.
7) Nakit Açıklama Tutanakları (EK-2), elektronik ortamda, nakit zilyedinin sözlü beyanı ve gümrük personelinin tespitlerine istinaden doldurulur ve dört nüsha olarak yazdırılır. Söz konusu tutanaklar en az bir gümrük personeli ile beyanda bulunan kişi tarafından imzalanır. Talep edilmesi halinde bir nüshası ilgilisine verilir.
8) Açıklamanın doğru yapılmadığının tespiti halinde, tutanak en az iki memur tarafından imzalanarak Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı’na (MASAK) bildirilir.
9) 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanuna istinaden istenilen açıklamanın eksik yapıldığının veya hiç yapılmadığının anlaşılması halinde, 2.500 TL’yi aşan farklar için aynı Kanunun 16 ncı maddesi gereğince gümrük idaresi tarafından, açıklanmayan miktarın ’u tutarında idari para cezası kesilir ve söz konusu nakit muhafaza altına alınır. (Ulusal Ajans & Ulusal Haber)