27 Mart 2015 Cuma

VATANA, MİLLETE, DEVLETE HAYIRLI OLSUN!.. Başbakandan sonra, şimdi de, Cumhur Başkanına (üç aylık bakandan) "ÖRTÜLÜ ÖDENEK" kıyağı. Bu ödeneği Cumhurbaşkanı istediği gibi kullanacak!..

Meclis'te son dakika...
Cumhurbaşkanlığına da örtülü ödenek geldi!..
Meclis'te sabaha kadar görüşülen torba yasada son dakika önergesiyle sürpriz bir düzenlemeye gidilerek, Başbakanlık gibi Cumhurbaşkanlığına da örtülü ödenek getirildi. Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle düzenlemeye sert tepki gösteren muhalefet, örtülü ödenek önergesini kabul eden AK Partililere, “Davutoğlu’nun haberi var mı yok mu” sorusunu da yöneltti.
ÖNERGE ÜÇ AYLIK BAKANDAN
Seçim döneminde görev yapmak üzere atanan İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk’ün verdiği önergeyle torba yasaya, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrolü Kanunu’nun “örtülü ödenek” maddesinde değişikliğe gidildi. Cumhurbaşkanına da örtülü ödenek olanağı getiren önergenin gerekçesinde de, “Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ile olağanüstü hizmetlerle ilgili devlet icapları için kullanılmak üzere Cumhurbaşkanlığı bütçesine de örtülü ödenek konulması” ifadesine yer verildi.
PARLAMENTER SİSTEM BEKLEME ODASINA ALINIYOR
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi de önergenin işleme konulmasının mümkün olmadığını belirterek, Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürdü. Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olduğunu anımsatan Hamzaçebi, şu eleştirileri getirdi: “Anayasa gereği sorumsuz olan bir Cumhurbaşkanı’na istihbarat hizmetleriyle, doğrudan yürütmeyle, devletin gizli istihbarat faaliyetleriyle ilgili bir işlemi, görevi vermek mümkün değildir. Bu önergeyle parlamenter sistem bekleme odasına alınmış olacak. Bu Anayasal darbedir. Cumhurbaşkanı’na örtülü ödenek verilmektedir ve normal örtülü ödenek sisteminden de ayrılmaktadır. Örtülü ödenek bugüne kadar başbakanların namusuna emanet edilmiş olan bir paradır, o kullanır. Bir sistem kurulmuştur; başbakanın örtülü ödenekten kullandığı rakamlarla ilgili olarak başbakan kimseye hesap vermez. Bu sisteme göre oradan yapılan harcamalar başbakan, maliye bakanı ve ilgili tarafından imzalanan kararname esaslarına göre gerçekleştirilir; üçlü bir sistem vardır. Şimdi, Hükümetin vermiş olduğu önergeyle bu üçlü sistem terk ediliyor; bunun nereye harcanacağı, kime verileceği konusunda Cumhurbaşkanı hiç kimseye hesap vermeyecek. Bugüne kadar hiçbir Cumhurbaşkanı, örtülü ödenek istemedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu istemesinin nedenleri var. Bunun, MİT’te yaşanan son gelişmelerle bağlantısı var. MİT içinde yasadışı yapıyı kendine bağlamak istemektedir. Türkiye’de artık gizli kapaklı operasyonlar bu düzenlemeden sonra Erdoğan’ın talimatıyla çok daha rahat yapılıyor olacak. Bu parlamenter sistem ve Başbakan’a ihanettir.”
BAŞBAKAN AHMET DAVUTOĞLU’NUN HABERİ VAR MI YOK MU?..
CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “Davutoğlu’nun bundan haberi var mı yok mu? Olduğunu zannetmiyorum. Örtülü ödenek Başbakanlığa belli gerekçelerle tahsis edilmiş. Cumhurbaşkanı’nın siyasi amacı olur mu? Cumhurbaşkanı kendisine verilen görevleri yapar; yasama, yürütme ve yargıyla ilgili... Sarayda bıldırcın çiftliği kurabilir ama istihbarat timi kullanamaz. Madem o kadar emin, ‘400 verin’ diyor, beklesin iki ay sonra 400’ü alıp sistemi değiştirince yapsın. Devletin kabuğunu, özünü değiştiriyorsunuz. Anayasayı ayaklarınızın altına alıp çiğnemeye çalışıyorsunuz. Anayasa’nın özünü ve ruhunu iğfal ettiniz” tepkisini verdi. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da, “Önergeyle kendinizi inkar ediyorsunuz. Bu hukuki değildir, fili durumdur. Fiili durumlarla devlet yönetilmez. Hükümeti temsil etmeyen biri önerge veremez. Yetkisiz temsil olur. Bu tamamen darbe anlayışıyla getirilmiştir” dedi.
(Ankara_AA. 27 Mart 2015, Saat: 11.35)

25 Mart 2015 Çarşamba

ELLER GİDER MERSİNE, BİZ GİDERİZ TERSİNE!, Petrol varil fiyatları Haziran’da 35-40 dolara düşebilir. & Rusya’da dolar sert düştü, Ruble 3 ayın zirvesini gördü!...

Dünya'da Ham Petrol fiyatları (varil başına) Haziran 2015’de 35-40 dolara düşebilir... 
İran nükleer programında anlaşma sağlanmasını bekleyen uzmanlara göre petrol varil fiyatları Haziran’da bir kez daha sert düşerek 35-40 dolar seviyesine gerileyecek. Bir yıldan kısa sürede yüzde 50 düşen Brent tip petrolün varili 55 dolara satılırken, Ural tip petrol de 51 dolara geriledi.
FACTS Global Enerji Şirketi (FGE) Başkanı Fereydun Feşaraki, Mart sonuna kadar İran nükleer sorununda anlaşma sağlanması durumunda petrol varil fiyatlarının 5 dolar daha düşebileceğini söyledi. Suudi Arabistan’ın petrol üretimini azaltma konusunda isteksiz olduğunu kaydeden Feşaraki, Rusya ve diğer ülkelerin de benzer adımlar atması durumunda Suudi Arabistan’ın üretimi kısabileceğini kaydetti.
Rusya ise petrol üretiminde 2015’de kısıntı planlamıyor. Rusya Enerji Bakanlığı, 2014’de günlük 10,6 milyon varil ortalama üretimle Sovyetler Birliği sonrası dönemin rekorunun kırıldığını açıkladı. Özel şirketlerin de katkıları ile üretim geçen yıla göre yüzde 0,7 arttı. Sovyetler Birliği Uluslar arası Enerji Ajansı verilerine göre, 1988’de günlük üretim 11,9 milyon varili bulmuştu. Rusya Federasyonu tüm üretimin yüzde 90’ını oluşturuyordu.
TÜRKİYE'DE ZAMAN
TERSİNE İŞLİYOR OLMALI!..
1991’de Sovyetler Birliği’nin son gününde üretim 1988’e göre yüzde 19 azalarak günlük 9,2 milyon varile gerilemişti. Bir çok uzmana göre petrol varil fiyatlarının 10 dolar seviyesine gerilemesi ve üretimde yaşanan düşüş Sovyetler Birliği’nin dağılmasında etkin rol oynadı.
Boris Yeltsin 1996’da yeniden seçilmesinin ardından petrol üretiminde durgun bir dönem başladı. 1998’e gelindiğinde petrol varil fiyatları 8 dolar seviyesine inerken, sektörde yatırımlar da durma noktasına geldi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iktidara gelmesinin ardından petrol fiyatları da hızla arttı. 2004’de 40 dolara kadar çıkan fiyatlar, 2008 başlarında 127 dolara yükseldi. Küresel mali krizin patlak vermesinin ardından hızla düşen fiyatlar 2009’da 35 dolara geriledi.
Bu dönemde Rusya’da petrol üretimi günlük 10 milyon varili aşarak rekor kırdı. Rusya, 2010’da Vankor, Talakan ve Uvat petrol alanlarının da dahil olması ile günlük üretimde Suudi Arabistan’ı geçerek lider oldu.
Küresel piyasalarda yaşanan toparlanma ile petrol fiyatları da 2010 sonrası yeniden yükselmeye başladı. 2011’de 110 doları geçen petrol varil fiyatları 2014’de hızla düştü.
Petrol varil fiyatlarının bu şekilde devam etmesi durumunda Rusya 2015’de yüzde 4-5 küçülme bekliyor. ((25 Mart 2015) Faruk Akkan, Moskova, Cihan
Bizde yükselen dolar, Rusya'da sert düştü, Ruble değer kazandı ve son 3 ayın zirvesini gördü.  
Daha önce Dolar karşısında değer kaybeden ruble, (Türkiye'de yaşanan komedinin tersine) ABD Doları karşısında sürekli değer kazanarak, 2015’in en yüksek seviyesine ulaştı. (Peki Türkiye'de, nasıl oldu da TL'ye dolar karşısında astronomik oranda değer kaybettirildi?) Petrol fiyatlarının 55 dolar seviyesinde kalması, Ukrayna barış sürecinde ilerleme sağlanması, vergi dönemi nedeniyle şirketlerin dolardan çıkması rublenin 3 ayın zirvesini görmesine neden oldu.
Serbest piyasada dolar 96 kapek kayıpla 57 rubleye kadar gerilerken, avro da 1,2 ruble kayıpla 62,44 rubleden alıcı buluyor. Son iki günde ruble yüzde 3 civarında güçlendi.
Uzmanlara göre rublenin yükselmesinde genel iyimser havanın oluşmaya başlaması etkili oluyor.
Petrol varil fiyatlarının 60 dolar seviyesinden 55 dolara kadar inmesi rublede sadece yüzde 0,2’lik bir değişime neden olmuştu. Rusya borsalarında da olumlu gelişmeler yaşanıyor. MSİ 13:30 itibari ile dolar bazlı RTS endeksi yüzde 1,45 artarak 893 puana çıktı. Ruble bazlı MICEX endeksi ise yüzde 0,5 kayıpla 1609 puan seviyesinde. ((25 Mart 2015)) Faruk Akkan, Moskova, Cihan

17 Mart 2015 Salı

Yunanistan, Ege Türk Adaları üzerideki işgalini pekiştiriyor ve şimdi de Batı Anadolu (EGE) Sahilerini tehdit ediyor; "ANADOLU SAHİLLERİNDE HELEN RÜZGÂRLARI"

ANADOLU SAHİLLERİNDE HELEN RÜZGÂRLARI
Orta Ege’de denizde kontrolü yıllar önce kaybeden Türkiye, şimdi de Batı Anadolu sahillerine dayanan Helen istilasıyla ve kıyılarında dalgalanan Yunan bayraklarıyla karşı karşıya. 
PALİKARYA ATAKTA!..
Bizi yöneten T.C. yetkilileri ise sessiz. Panos Kammenos Savunma Bakanı, ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Evangelos Apostolakis Eşek Adası’ndan (Aykathonosissi) hücümbotla ayrılırlarken çekilen bir resim çok şeyler anlatıyor. Yunan gazetelerinden alınmış olmalı, tarihler 6 Mart 2015’i gösteriyor; bakan bot’a binerken kuvvet komutanı derin bir saygı ile selamlıyor. Teknenin kıçında mavi zemin üzerine beyaz çizgilerle bezenmiş ve sağ üstte artı - haç ile “Ben varım, ben Yunanistan’ım, burada Anadolu sahillerinden 9 deniz mili (16.5km) mesafede dalgalanan Helen bayrağıyım” diyor. Çiçeği burnunda yeni Yunan iktidarının, genelkurmayının, deniz kuvvetlerinin; “Fetih – kuşatma” ziyaretleri ise başka bir hava estiriyor.
İktidarda, Başbakanlık konutu “Magaro Maksimo” da oturmak istemeyen sosyalist Alexi Çupras varmış, isterse liberal – kapitalist Yorgo Papandreu olsun, Yunanistan gırtlağına kadar borç içinde olsun. Atina’da parlamento da, Omonia Meydanı’nda, tuzu kuru zenginlerin yaşadığı Kolonaki Semtinde, Mitrapoleos Caddesi’nde veya hatta Yunan Genel Kurmayı’nda her şey ters gitsin, harmanlansın,değişmeyen ve değişmeyecek bir gerçek var: Yunanistan’ın Ege politikası kalıcıdır, kim gelirse kaldığı yerden devam eder. 
Ya bizde?…
Yukarıda anlatılan resimleri gazetelerde gören kişi; Patras sahillerinde, Pire’de, Selanik kıyılarında, Hanya’da…arkasına yaslanacak, endişesinin yersiz olduğunu anlayacaktır. Ya benim konuya az – çok vakıf olan T.C. vatandaşım ne yapsın, Ege’deki bu sancılı, onulmaz gidişata nasıl katlansın?
Gene böyle bir durumda , “Siz Sayın R.T.Erdoğan Çanakkale Boğazı’ndan hiç gemi ile Ege’ye çıkış yaptınız mı?” diye yazmıştım. Gerekli gereksiz konunun bazı cahilleri tepki göstermişlerdi. İşte şimdi aynı soruyu gene tekrar ediyorum.
ÇANAKKALE BOĞAZI ÇIKIŞA KAPANIRSA
Bu iktidar 13 senedir ülkeyi yönettiğini söylüyor. Ayrıca onlara göre her şey de iyiye gidiyor. Yunanistan 2004’te 3 adayı işgal etti, geçen zamanda batı komşumuzun Türkiye aleyhindeki çıkışı sürüyor. İşgal edilen ada sayısı 16’ya yükseldi. Şimdi onlarda Yunan bayrağı dalgalanıyor. “Kimseye bir karış toprak vermeyiz”diyen iktidarın kendi de, basını da, şakşakçıları da sessiz mi sessiz.
Gerçek olan Ege’de, Anadolu sahillerinin batı kıyılarında, Lozan Antlaşmaları ile T.C. ye bırakılan küçük küçük adacıklar, kaya parçaları teker teker, topsuz tanksız zapt edildi, zaten bütün Ege’ye sahip olan Yunanistan hızını alamadı, bizim Anadolu sahillerine geldi dayandı. Bu adacıkları deniz/deniz – hava üsleri (I) ile destekliyor, halkına moral veriyor.
 2004’te Bulamaç ve Eşek Adalar’nın işgali ile başlıyan cılız Yunanistan’ın Ege şovu, dirayetsiz T.C. iktidarları döneminde bu hale geldi. Eski Milli Savunma Genel Sekreteri Em.Kur.Alb. Ümit Yalım AKP iktidarında kaybedilen Ege adalarının adlarını şöyle belirliyor: Eşek Adası, Bulamaç (Farmakos), Nergizçik, Kalimsoz, Sakarcılar, Keçi, Koçbaba, Hurşit, Ardacık ve Akdeniz’deki: Dhia, Gavdos, Gaidhouronisi, Dionisady ve Koufunisi adları ile sıralıyor.
Ülkeyi tutum ve davranışları ile kasıp kavuran, 7 Haziran 2015’ten sonra da“Başkanlığa” hazırlanan R.T.Erdoğan’ın deniz ve denizcilik konusunda kendisi de, çevresi de sığ, bilgisiz ve bilinçsiz. Onlar için deniz, deniz kenarı, sahiller, adalar bir şey ifade etmiyor. Bir T.C. vatandaşı İstanbul’dan çıkıp, İzmir’e, Antalya’ya, Samsun’a, Trabzon’a tarifeli bir deniz seferi ile yolculuk yapabiliyor mu? Her şey para mı demek? Bu iktidar verimsiz çalışıyor, zarar ediyor gerekçesi ile çalışan bir sistemi ıslah yoluna gitmeyerek kapatıp, yok etmedi mi?
Ege’de Türk menfaatleri korunamaz hale gelmiş, yarın çıkacak bir krizde Türk Donanması Yunanistan’a rağmen nasıl Akdeniz’e inecek? Hele birde karasuları 12’den 6 deniz miline inerse... Kötümser olmak istemiyorum ama Balkan Harbi’nde, Çanakkale Boğazı’nın Yunan Donanması tarafından çıkışa kapatılmasını hâla hazmedemeyenlerdenim.
O MAKAMI DOLDURMAK GEREK
Kabul edersiniz etmezsiniz, bilerek veya hiç bilmeden itiraz da edebilirsiniz; ne derseniz deyin, ben o kalın parlak sırmaları bi-hakkın taşımış, konusunda gerçekten uzman, örnek kişi Em.Amiral Çetinkaya Apatay’ın: “Ege bir Yunan iç denizidir”sözüne katılıyorum. Aksini iddia etmek konuyu bilmemektir, cahillikte ısrardır. Şöyle diyor kitabında:
“Ege’de önce Osmanlı Devleti, sonra da Türkiye Cumhuriyeti kaybedebileceği her şeyi kaybetmiştir.’… ‘Aidiyeti Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıkları’ yeni bir sorun olarak yaratmaları da Ege’de küçük büyük ne varsa tüm kara parçalarını elde etme hırslarının ve bu uğurdaki kararlılıklarını sergileyen bir girişimleri olarak değerlendirmek, ‘Kardak Krizi’ni de sadece bir deneme olarak kabul etmek gerekir.
Ege’deki kara parçaları dışında deniz ve hava sahaları üzerinde de iddiaları tamdır. Karasularını 12 mile çıkarmaları durumunda, hava sahaları da aynı oranda uzayarak 12 mile çıkacak, Türkiye’nin Ege’de bir Orta Afrika, Asya veya Orta Avrupa ülkesinden pek bir farkı kalmayacaktır. Türk gemileri açık denizlere ancak Yunanistan’ın koyacağı kurallara uyarak, her an taciz edilme endişesi içinde geçiş hakkını kullanarak çıkabilecektir.” diyor Sayın APATAY amiral. (II)
“Ada, adalar, Ege demek, deniz demektir. Bütün bu olaylar olurken konuya hakim olması gereken Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın, Genel Kurmay’a, M.S.B. lığına duyarlılığını, ciddiyetini belirten bir çıkışı var mı, varsa da basına mı yansımadı?” Siz ne diyorsunuz efendim, diye soruyor Ege aşığı Metin Kaptan. Bunu sorabiliyorsanız, lütfedip cevap verirseR.Bülent Bostanoğlu’na sorun. Şimdi “Kuvvet’in sandalyesi”nde, merasimlerde, Tv’lerde gördüğümüz kadarı ile o kişi oturuyor. Silivri’de, Balyoz ve Ergenekon Davaları’nda harcanan, eritilmek istenen değerlerin yerine o gün oluşan şartlarla gelen kişi.
Yoksa bir Güven Erkaya, bir Bülent Ulusu, bir Celâl Eyicioğlu dirayeti beklemeyin. Ama gene de o makamı doldurmak gerek. Çünkü iktidar penceresinden bakıldığında, ekranda ses de yok görüntü de. 
14 Mart 2015 & Haber: 
Babür Hüseyin ÖZBEK
Notlar:
I – Adaları koruyup besleyen üsler:
a-) Girit Adası’nın batısında Souda ve orta da Heraklion deniz – hava üssü ile yine adanın kuzey doğusunda Agios deniz üssü.
b-) Atina- Pire’nin batısında Salamis ve Paloukia deniz üssü ile Elefsis deniz –hava üssü, doğusunda ise Lavrion deniz üsleri vardır.
II – “Ege’de Olup Bitenler” Em.Amiral Çetinkaya Apatay, baskı yılı 2006, sayfa 404
III - 18 Mart 2015’te kutlanacak Çanakkale zaferinin 100’üncü yıl nutuklarına şimdiden dikkatinizi çekerim. Atış serbest! Ama,”Ege’de Türk haklarını koruyacak bir kararlılık” var mı?
BİR YORUM, AÇIKLAMA VE KATKI:
Sayın Yazar; Her bir silahlı kuvvetler mensubu kıymetlidir ve kimileri de kıymetine ilaveten emrine tabi olduğu hükümetin ve o hükümetin meclise bahse konu adalar meselesinde MHP'nin meclis araştırması teklifini, umursamazcasına ret yolunu tercih eden iktidar milletvekilleri, hükümet ve reisicumhur varken, deniz kuvvetler kumandanını hedef alıp yaptığınızı acayip buluyorum.  2004 yılında Sayın Bostanoğlu kuvvet komutanımı idi?  çünkü ilk üç adanın 2004'de Yunan gaspına maruz kaldığını, 2011'de genel seçimler esnasında DP milletvekili adayı eski bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek açıklamışlardı kamuoyu böylece olaya muttali olmuştu.  Vatansever yazarlar hemen kalemlerine davrandılar. Fakir de onlardan biridir.  Yanlış hatırlamıyorsam bir şehid torunu olan Bostanoğlu vatanperverlikte hiç kimseden geri kalacak bir kimse değildir. Çünkü o da her birimiz gibi bu milletin evladıdır ve en az her birimiz gibi vatanseverdir diye düşünüyorum. Fiemanillah  

13 Mart 2015 Cuma

İstiklâl, İstikbâl, Hürriyet, Özgürlük ve Bağımsızlık Marşı'nın TBMM'de Kabulü'nün Sene-i Devriyesi

MEHMET ÂKİF ERSOY HAYATI, ŞAHSİYETİ, 
ESERLERİ VE İSTİKLÂL MARŞI...
Her milletin tarihinde derin izler bırakmış önemli şahsiyetleri bulunmaktadır. Mehmet Akif Ersoy da Türk milletinin tarihinde ve gönlünde taht kurmuş büyük bir şahsiyettir. Mehmet Akif Ersoy sadece İstiklal Marşımızın yazarı değil, o aynı zamanda Türk milleti için “vatan, millet, bayrak, özgürlük ve bağımsızlık” kavramlarının karşılığıdır. O, sadece bir şair değil, Kurtuluş Savaşını on kıtaya, kırk bir dizeye sığdırarak Milli Mücadeleyi en mükemmel bir şekilde dile getiren şahsiyettir. Bu nedenle milletin dili, sesi olan Akif’in hayatının bilinmesi ve her fırsatta dile getirilmesi yetmez. O, toplumun her kesimi tarafından örnek alınması da gereken mümtaz şahsiyetlerdendir.
Mehmet Akif’in Biyografisi
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılında İstanbul’un Fatih ilçesinin Sarıgüzel semtinde doğmuştur. Babası, İpekli Mehmet Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanım’dır. İlk ve Orta öğrenimini Fatih Rüşdiyesi ile Mekteb-i Mülkiye İdadisi’nde tamamladıktan sonra, dört yıllık Halkalı Ziraat ve Baytar (Veteriner) Mektebine girer ve Baytarlık bölümünden birincilikle mezun olur (1893). Ziraat Nezareti, Umur-i Baytariye Müdür Yardımcılığı yapar. Görevi gereği, Rumeli Arnavutluk, Anadolu, Arabistan’da (Necid) dolaşır. Eşref Edip’le birlikte Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad dergilerini çıkarır. Harbiye Nezareti adına Almanya’ya (Berlin) gönderilir. Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi bilen Akif, Darülfünun Edebiyat-ı Umumiye Müderrisliği (Profesörlüğü) yapar.[1] Mehmet Âkif, Birinci Meclis’te Burdur Milletvekilliği yapar (1920-1923). Daha sonra Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gider, Hilvan’a yerleşir. 1926’da Mısır’da Edebiyat Fakültesi’nde Türkçe Profesörlüğü yapar. Mısır’da iken, siroza yakalanır. Bir süre, hava değişimi için Lübnan’a gider. 1936 da Antakya’ya gelir, fakat tekrar Mısır’a döner. Mısır’dan da Türkiye’ye döndüğünde ağır hastadır. İstanbul’da tedâvi görür, hastaneye yatar ama hastalığı geçmez. 27 Aralık 1936 Pazar günü akşamı vefat eder. Ertesi gün Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilir. İstiklal Marşımızın şairi olan Akif, bütün şiirlerini, Safahat adını verdiği bir kitapta toplamıştır.
Mehmet Âkif Ersoy, modern Türk edebiyatı ve düşünce tarihinin kuşkusuz seçkin şahsiyetlerinden biridir. Onu, şahsiyeti ve eserleriyle doğru tanımak, bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntıları aşmada bize yol gösterecek düşüncelerin ipuçlarını yakalamak demektir. Mehmet Âkif Ersoy’un hayatına ve eserlerine baktığımızda, onun kelimenin tam anlamıyla bir “şahsiyet” olarak karşımıza çıktığını görürüz. Hayat hikâyesi, eserleri ve onu yakından tanıyan arkadaşlarının hakkında yazdıklarından yola çıkarak bu şahsiyetin hangi kaynaklardan beslendiğini, zamanla nasıl oluştuğunu, eserlerine ve gündelik hayata ne oranda yansıdığını açıklıkla görmek mümkündür.[2] Buna göre onun şahsiyetinin üç kaynaktan beslendiğini söyleyebiliriz.[3]
Kur’anlı ev,
Pehlivanlı mahalle,
Deneysel bilimli okul,
Mehmet Akif’in şahsiyetinin oluşmasında Kur’an ve sünnet, Türk-İslam yaşamının hüküm sürdüğü Fatih ve çevresi ile bilimsel eğitim kurumlarının büyük etkisi vardır. Safahat şairi, Çanakkale’yi destanlaştıran şair, Şair-i Azam, Vatan Şairi, ilim, fikir ve dava adamı, örnek bir insan Mehmet Akif Ersoy. Fikir ve edebiyat dünyamızda eşine az rastlanır bir dehadır Mehmet Âkif Ersoy. Pek az şairin eserleri ve fikirleri ile şahsiyeti arasındaki benzerlik hatta ayniyet Mehmet Âkif’inki kadar olabilmiştir.
Mehmet Âkif, milletiyle ağlayan, onun derdiyle dertlenen bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluklar ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. Mehmet Akif Ersoy Türk şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, Kur’an mütercimi, milletvekili, şair, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli marşı olan İstiklal Marşı’nın güftekârıdır. “Vatan şairi” ve “Milli Şair”, “İslam Şairi” unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı ve Bülbül en önemli eserlerindendir. Mehmet Âkif, İstiklal Marşı benim değil, milletimindir, diyerek İstiklal Marşı dışındaki şiirlerini “Safahat” adlı tek eserinde toplamıştır. Milletine armağan ettiği için bu şiirini Safahat adlı kitabına almamıştır. Şair, İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığını ise şöyle dile getirir:
“Bu marş ancak ümitle, imanla yazılabilir. O zamanı bir düşünün. İmanım olmasa böyle bir marşı nasıl yazabilirdim? Zaten ben de başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa olduğu gibi yazılarımdadır.”
Mehmet Akif Ersoy, ülkenin içinde bulunduğu acı ve sıkıntı dolu günlerde üzülmüş, kederlenmiş, ancak ümidini ve mücadele azmini asla yitirmemiştir.
Bırakın matemi yahu! Bırakın feryadı
Ağlamak fayda etseydi babam kalkardı
diyerek milletin azim ve ümit duygularını harekete geçirmeye çalışmıştır. Mehmet Âkif, İslam dininde cehaletin, yobazlığın, tembelliğin, batıl inançların yeri olmadığını ifade ettikten sonra, İslam’ın ölüler dini olmadığını aksine hayat dini olduğunu da ifade etmektedir.
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için
Milli Şair, toplumun kurtuluşunun yolunun ahlaklı ve faziletli gençler yetiştirmekte geçtiğini belirtir. Yeni kuşaklar Mehmet Âkif’i çok kere bir yönüyle tanımaktadırlar: İstiklal Marşı şairi Mehmet Âkif. Hâlbuki o, yeni kuşaklar tarafından örnek alınması gereken farklı özelliklere sahip zirve bir insandır. İdealist, sanatkâr, şair, hatip, devlet adamı, kahraman, âlim ve bilge bir düşünce adamıdır. Ama Mehmet Âkif’in öne çıkan ve gençlerimize örnek gösterilmesi gereken en önemli vasfı ise bir düşünce ve hareket adamı olmasıdır.
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”
Millî marşımızda yer alan yukarıdaki mısralar, bir milletin bağımsızlık, özgürlük ve kendine güven duygusunun ifadesidir. Mehmet Âkif, sözü ve eylemi birbiri ile tam uyum sağlayan ve buna aykırı davranışları asla affetmeyen nadir, örnek insanlardan biridir. Safahat’taki Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı bölümde kendisini şu şekilde tanımlamaktadır:
“Budur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”
Doğduğu ve yaşadığı zaman dilimi, hatırlanması bile insana üzüntü ve keder veren bir dönemdir. Üç kıtada egemen olmuş büyük bir medeniyetin kurucusu Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemidir. Üzücü olaylar üst üste gelmekte, kamuoyunda ümitsizlik hâkim olmaktadır. O ise asla ümitsizliğe kapılmamış aksine halkını harekete geçirmek için cepheden cepheye koşmuştur. “İstiklal Harbi’nin manevi cephesinin önderi” sözü onun için yerinde kullanılan bir deyimdir.
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”
Ankara’da Tacettin Dergâhı’nda bu mısraları yazarken ufukları karanlık, safha safha yıkılmakta olan bir vatanın geleceğine dair umut ışıklarını ateşliyordu. O, şehirden şehre, cepheden cepheye koşarak insanlara, ümitsizliğe düşmemelerini, güçlü ve ümitvar olmalarını ısrarla telkin ediyordu. Âkif’in asıl ideali ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak ruhen ve fizikî olarak güçlü bir nesil yetiştirmekti. Mehmet Âkif, idealindeki gençliği “Âsım’m Nesli” olarak niteliyordu. Âsım, Milli Şair’in ana hatlarını ayrıntılı biçimde çizdiği ideal bir gençlik prototipidir. O, vatanını, milletini, değerlerini ve tarihini seven, haksızlığa tahammülü olmayan, haykıran bir gençtir. Bütün özelliklerini Türk-İslam sentezinden almış olan Asım, kendi çıkarları için değil, ülkesi, milleti, toplumun yararı için çalışır. Âsım, ecdadına saygılı bir gençtir ve tarihe karşı nankörlük edenleri uyarmaktadır:
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım…
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle..
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Bu mısralarda şair, haksızlıklar karşısında susmayacağını ifade eder. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyet olarak Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s) sünneti idi. Şair, zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça ifade eder. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade eder. Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor Mehmet Âkif, “istiklâl” kavramını her dem yüreğinde taşıyordu.
8 Ekim 1912’de başlayan Balkan Harbi, büyük bir felakete dönüşmüştür. Bu öyle bir felakettir ki Balkan Türkleri ve Müslümanlarına olmadık işkenceler, zulümler yapılmakta, Bulgar, Yunan ve Sırp çeteleri, Osmanlı Türklerini ve Müslümanları Balkanlardan silebilmek için akla gelebilecek her türlü çirkinlikleri yapmaktadır. Bu durum Âkif’in ruhunda derin yaralar açar. Bu katliamlara rağmen yaşanan siyasi çekişeler de Âkif’i oldukça üzer. Sonunda mağlubiyete sebep olan kendi değerlerini inkâr eden, dejenere, Batı hayranlarını ve bunların arkasındaki Batılı kuvvetleri ağır bir dille eleştirir:
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün!
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Balkan felaketinin üzerinden çok geçmeden I. Dünya Savaşı başlar. Osmanlı İmparatorluğu için bu savaş bir dizi felaketin başlangıcı olur. Osmanlı, adeta sürüklendiği bu savaş yüzünden kendisini yıkılışa kadar götürecek bir sürecin içine girer. İşte tam bu sırada Çanakkale Savaşları patlak verir. Akif’in aklı, yüreği hep bu savaştadır. Akif, “Bütün dünya toplanıp hücum etse, yine Çanakkale sükût etmez, düşmez!” diyerek kurtuluşa olan inancını ve ümidini dile getirir. Akif’in yakasını felaketler bir türlü bırakmaz. 31 Mayıs 1918 Büyük Cibali Yangını’nda 7500 hane ile beraber oturduğu ev de yanar.
1919 yılı Türkiye’nin belki de İslam aleminin en karanlık dönemlerindendir. Çünkü dünyanın en önemli şehirlerinden İmparatorluğun başkenti ve kalbi İstanbul işgal altındadır. Bu işgal Akif’te büyük bir acı oluşturur. Akif, Safahat’ın altıncı kitabı olan Asım’ı işgal günlerinin bu çileli günlerinde yazar. Vatanın karış karış işgal edildiği bir dönemde Âkif, geleceğe Âsım’la bakmakta, onunla teselli bulmakta, Âsım’ın iradesi ile ülkenin kurtulacağına inanmaktadır. Çünkü ülkenin geleceği iyi yetişmiş kuşaklarla mümkündür.
Âsım, bir semboldür. Müslüman Türk gençliğini temsil eder. İnancı tamdır. Ülkesini işgal etmek isteyenlere karşı aklıyla, gücüyle mücadele eder ve kazanır. Bunun en canlı örneği Çanakkale Savaşı’dır. Çanakkale’de yedi düvele karşı mücadele vermiştir, yılmamıştır ve başarmıştır.
“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”
Mehmet Akif Ersoy, Türk milletinin bir ferdi olmaktan her zaman gurur duymuş, şan ve şerefle dolu Türk tarihine hayran olmuştur. Bunu da eserlerinde yansıtmıştır. Amacı, yurdunu, milletini seven ve yeri geldiğinde uğrunda ölebilen karakterde insanlar yetişmesini sağlamaktır. Bunu şu dizelerle dile getirmektedir.
Sahipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır
Akif’e göre bilim ve sanatta ilerlemenin, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmanın yolu bilinçli ve sistemli çalışmaktan geçmektedir. Çünkü milletin varlığındaki devamlılık ancak çalışmayla sağlanabilmektedir. Akif batının teknolojik üstünlüğünü kabul eder ancak batı medeniyetinin üstünlüğünü kabul etmez. Türk toplumuna ters geldiğini savunur. Bu nedenle medeniyeti değiştirmek yerine batıdan milli bünyemize uygun olanlarının alınmasının doğru olacağını dile getirir. Batı karşısında her alanda güçlü bir Türkiye’yi hayal etmiş ve gelişmiş Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ülkelere örnek olması, öncülük etmesi gerektiğini vurgulamış ve ömrü boyunca bu yolda çalışmıştır.
Mehmet Âkif, sorunların çözümünde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler, esere taşınmış, üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘gerçekçilik’ üzerine kurmuştur.
“Hayâl ile yoktur benim alışverişim.
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
“Hayali değil, görüp yaşadıklarını konuşturan, anlatan”[4] Akif, bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuştur. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.”
“Mehmet Âkif, bir ‘istiklâl’ şairidir ve birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı savaşılması hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet vermiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısrâ vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Zafere ulaşmanın ilk şartı inanmaktan geçer. Sonra ise azim ve gayretle yazılan destan ve kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen “altın lâle” tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine esir, kul, köle edemez; beni dilediği gibi yönetemez anlamı burada yüksek sesle dile getiriyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. Akif’in birçok şiirinde merhamet duyguları, kimsesizleri, mazlumları koruma isteği yer alır. Mehmet Âkif, “Küfe” adlı şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesini anlatır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi.” Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları ve tespitleri burada dikkate değer.
Mehmet Âkif, “vefalı”, “hür fikirli”, “taassup, istibdat, cahillik ve ümitsizliğe düşman”, “din konusunda müsamahası ve haksızlığa tahammülü olmayan”, “azim sahibi”, “sözünde duran”, “hasisleri ve meşrepsizleri sevmeyen”, “cömertliği ve tevazuu seven”, “hüsn-i hat ve musikiye meraklı olan” ve “geleceğe önem veren” bir şahsiyettir. O, bütün bu özelliklere sahip olduğunu günlük hayatını bunlara uygun yaşamak suretiyle göstermiştir.[5] Birinci Dünya Savaşı’ndan Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile son Müslüman Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nin parçalanması hedeflenir ve Sevr antlaşması zorla imzalatılarak Anadolu da işgal edilmek istenir. Bu durumu kabul etmeyip isyan eden şairlerimizin başında gelen Mehmet Akif, halkı aydınlatmak ve Milli Mücadele konusunda bilinçlendirmek için ilk önce Balıkesir Zağnos Paşa Camisi’nde 23 Ocak 1920 Cuma günü bir vaaz verir.[6]Burada Zağnos Paşa Camii’nde Cuma namazından sonra va’az kürsüsüne çıkarak halka hitap eder:
“Ey Müslüman!” sözüyle konuşmasına başlayan Âkif, önce:
“Cihan alt üst olurken seyre baktın, öyle durdun da,
Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda!
dizesiyle başlayan şiirini okur. Bundan sonra Batı’nın neden bilim ve teknolojide bizden ileride olduğunu anlatır. Mehmet Âkif, geri kalmamak için bizim de bir araya gelip çalışmamız gerektiğini ifade eder. Milli Şair, daha sonra sözü Milli Mücadele’ye getirerek, vatanın ve milletin haysiyeti, istiklali, mutluluğu için yapılması gerekenleri anlatır. Âkif, bu vaazını 12 Şubat 1920 tarihli Sebilürreşad dergisinde de yayımlamış, bundan dolayı dergisi işgal kuvvetleri tarafından devamlı sansüre uğramış ve kendisi de takip altına alınmıştır. Sebilürreşad, 1920’li yılların başlarından itibaren Milli Mücadele hareketinin irtibat bürosu gibidir. İstanbul’da hizmet imkânı bulamayan Mehmet Akif, 10 Nisan 1920 tarihinde Milli Mücadeleye katılmak üzere gizlice Ankara’ya doğru yola çıkmış, Büyük Millet Meclisinin açılışının ertesi günü 24 Nisan 1920’de Ankara’ya ulaşmıştır.
Akif, Meclis’e geldiğinde Mustafa Kemal’le karşılaşır. Atatürk, Mehmet Akif’e iltifat ederek şöyle der: “- Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz, şimdi görüşmek kabil olmayacak, ben size gelirim.”
Ankara’da hemen faaliyete geçerek 30 Nisan Cuma günü Hacı Bayram Camisi’nde kürsüye çıkarak halka hitap etmiş, İstiklal Savaşı’na da Burdur mebusu olarak katılmıştır.[7]Mehmet Akif’in, İstiklal Savaşı yıllarındaki hizmetleri arasında Kastamonu ve civarında yaptığı faaliyetlerin ayrı bir yeri vardır. İstanbul’dan Anadolu’ya gemiyle gönderilen silahların ilk durak yeri İnebolu limanıdır. İnebolu limanından alınan silahlar, kağnılarla, at arabalarıyla, atların ve eşeklerin sırtında Kastamonu’ya gelir, oradan Ilgaz dağları aşılarak bin bir güçlükle Çankırı’ya ulaşırdı. Çankırı’da büyük kışlada toplanan bu cephaneler, Çankırılılar tarafından aynı vasıtalarla Kalecik üzerinden Ankara’ya ulaştırılırdı. Silah sevkiyatının yapıldığı bu yol tarihe “İstiklal Yolu” olarak geçmiştir.[8] “İnebolu, Kastamonu ve Çankırı yolunun İstiklal savaşındaki önemi düşünülürse Akif’in bu bölgedeki halk üzerinde bilhassa durmasının sebebi anlaşılır. Bu yolun kapanması halinde Ankara’ya ikmal yapılması imkânsız olurdu.”[9]
Âkif, bu dönemde Ankara’da da Sebilürreşad’ı çıkarır; Eskişehir, Konya, Kastamonu, Burdur, Afyon, Antalya, Çankırı ve çevrelerini dolaşarak, dini, vatanı ve milleti uğrunda çalışır. Vatan Şairi Akif’in, 19 Kasım 1920 Cuma günü Kastamonu Nasrullah Camii Kürsüsü’nde yapmış olduğu konuşması, Milli Mücadele ruhunu ateşleyen vaaz olarak tarihe geçmiştir.[10] Mehmet Âkif, burada toplanan halka defalarca hitap ederek, savaşın gerçek sebeplerini ve dünyanın içinde bulunduğu siyasi durumu açıklar ve Müslümanları, milletimizi tehdit eden tehlikelerin asıl kaynaklarını anlatır.
Akif’in bu ateşli konuşması, Anadolu’daki tüm valiliklere, kaymakamlıklara, sancaklara, mutasarrıflara ve müftülüklere gönderilmiş, ulaştığı her yerde büyük heyecan ve uyandırır. Mehmet Akif, kendi derdiyle değil, milletin derdiyle, ıstırabıyla mustarip yaşar, milletin maddi manevi dünyası yıkılırken, o hiç gülmez, gülemez ve hep ömrü boyunca:
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey, sıkılmaz ağlamazsan, bâri gülmekten utan!
diye haykırır.
Mehmet Âkif, Eşref Edip’le beraber 1920 Aralık ayında Ankara’ya döner. Mustafa Kemal Paşa, ikisini de davet eder. Atatürk, daha İstanbul’da iken Milli Mücadele için yaptıkları hizmetleri bildiğini söyledikten sonra:
“- Sevr Anlaşması’nın memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu Sebilürreşad kadar hiçbir gazete memlekette neşredemedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesinde Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim.”
İstiklal Marşı
İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Milli marşıdır. Marşın sözlerini Mehmet Akif Ersoy yazmış, bestesini Zeki Üngör yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın en zor döneminde, bir millî marşa duyulan gereksinmeyi göz önüne alan Milli Eğitim Bakanlığı, 1921yılında bir şiir yarışması düzenler. Yarışmaya 724 şiir gönderildi. Birinci seçilen şiirin sözlerine 500 ve bestesine 500 lira olmak üzere para ödülü konduğu için başlangıçta Mehmet Akif katılmak istemez. Ancak, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’nin Tanrıöver’in ısrarı üzerine, ödülsüz olmak şartıyla Akif de şiirini gönderir. Akif, İstiklal Marşı’nı Tacettin Dergahı’nda misafir edildiği dönemde kaleme alır.
Yapılan seçim sonunda, Mehmet Akif’in yazdığı şiir, 12 Mart 1921’de, Meclis kararı ile İstiklal Marşı, olarak kabul edilir. Âkif, mükâfat olarak ayrılan parayı almaz ve Dârülmesâî (İşevi) adlı Hilal-i Ahmer’e (Kızılay) bağlı bir derneğe bağışlar. Milli Marşımızı bütün meclisle beraber Atatürk de ayakta alkışlar.
Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, hakka, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Bu marş, milletimiz için önemli bir belgedir, bizim var oluş belgemizdir. Yediden yetmişe milletin bütün fertlerinin ortak duygusunu terennüm eder. Üzerinde herkesin anlaştığı, anlaşabileceği ya da anlaşması gereken düşünceler, duygular İstiklal Marşı’nı oluşturur[11] İstiklal Marşı, milletimizin öz benliğini, değerlerini, yüceliklerini, güzelliklerini dile getiren milli bir yemindir. İstiklal Marşı, geniş bir duygu birikimiyle kaleme alınmıştır. Tarih, medeniyet ve milletin hafızası telmihlerle canlı tutulmuş, dönemin olaylarıyla zenginleştirilmiş, geleceğe ait hedef ve arzularla aktarılmıştır. İstiklal Marşı’nın söz konusu olduğu günlerde Mehmet katılmadığı bir yarışmanın amacına ulaşmadığına inanılır. Milli marşın ancak Akif tarafından yazılabileceğine olan inancın temelinde, Akif’in kişiliği, inanç dünyası, samimiyeti, kimliği, ruhu, geçmişi ve hassasiyetleri ön planda gelir. Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı sadece yazmamış, bütün ayrıntıları ile yaşamıştır. Söylediklerini görmüş, gördüklerini yaşamış bütün olayları ruhunda hissetmiş ve adeta vecd içinde tamamlamıştır.
20. yüzyılın başlarında Türk milleti tarihinin en trajik günlerini yaşar. “Meclis ve onunla beraber bütün bir Türk milleti korku, ümit, ümitsizlik, zafer ve sevinç haberlerini, duygularını, heyecanlarını arka arkaya ve birbirine karışmış halde yaşıyordu. İşte bu yeis günlerinde ‘Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ hitabıyla başlayan ve ‘Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl’ mısraıyla devam eden İstiklal Marşı doğmaktadır. Milli marşımızın ‘Korkma’ diye başlaması boşuna değildir. Ümitsizliğin, inanç yokluğundan geldiğini haber veren bir dinin mensubu olan Türk milleti, bu manzume ile var olan azmini, imanını, iradesini yeniden bulmuştur. Onun için İstiklal Marşı, bir milletin ölüm-kalım çağının destanıdır.”[12]
İstiklal Marşı’nda hedefler, kavramlar ve istekler, belli bir tertip ve düzen içinde yerleştirilmiştir. Başlangıçta yüksek kavramlara değinilmiştir. Bağımsızlığı simgeleyen Alsancak ve Hilal Türk milletinin zihninde derin izler bırakır. On kıta içinde bir millet için gerekli moral değerler yer almıştır. Ümit, cesaret, yüce değerler, kimlik tanımı, kendini bilme, vatanın önemi, toprağın vatan oluşunu sağlayan unsurlar; rahat, müsterih, asude eda ve şükrün ifadesi ile final kıtasına ulaşır.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal
Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlal
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin İstiklal
Bu mısralarla son bulan marşta, başlangıçtaki tereddüt ve endişe gitmiştir. Akşam karanlığı ile başlayan şiir sabah aydınlığı ile tamamlanmıştır. Tereddüt, yerini sükûnete ve rahatlığa bırakmıştır. Yapılan fedakârlıkların karşılığı alınmıştır. İnsanın sahip olduğu özelliklerle vardığı netice dile getirilmiştir. Akif’in İstiklal Marşı’nda bazı kelimeleri özellikle vurguladığı görülür. Birinci kıtadan itibaren bazı örnekler vermek gerekirse sancak, ocak, millet, kurban, hilâl, helâl, Hak, İstiklal, iman, şehit, cennet, vatan, mabet, ezan, şehadet, din, hürriyet, gibi kelimeler kültürel boyutuyla ve tarihî birikimiyle ifade edilir. Bu kelimelerde asırların hatırası, zaferleri, acıları, milletimizin karakteri, imanı, cesareti vardır. Bize düşen, İstiklal Marşımızı, bayrağımızı, vatanımızı ve milletimizi sonsuza kadar korumaktır.
Sözlerimi Mehmet Akif’in dediği gibi “Allah, bir daha İstiklal marşı yazdırmasın.” dileğiyle noktalamak istiyorum.
Mustafa KARABULUT
Yrd. Doç. Dr., Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Adıyaman. E-posta: mkarabulut@posta.adiyaman.edu.tr
Kaynaklar:
♦  Akay, Hasan, Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak, İstiklâl Marşı İstikbâl Marşı, Hat Yayınevi, İstanbul 2010.
♦  Akyol, İbrahim, Mehmet Akif Ersoy’un Milli Mücadele Yıllarında Çankırı’ya Gelişi ve Çankırı Vaazı, I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyumu.
♦  Albayrak, Mehmet, Mehmet Âkif’in Kastamonu Mitingi http://www.ekipgazetesi.com/kose_yazisi.asp?id=15021 (Erişim 03.2012)
♦  Duymaz, Recep, Mehmet Âkif Ersoy’un Şahsiyetinin Kaynakları, Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Yıl:7, Sayı:73, Mart 2006.
♦  Düzdağ, M. Ertuğrul, “Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Eserleri” Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Mart 2006.
♦  Elmas, Nazım, Mehmet Akif’in Sanatı İle Milli Marş Olan Şiir. http://www.tbbd.org/index.php?option=com_content&view=article&id=116 %3Amehmet-akfn-sanati-le-mll-mar-olan-r&catid=36&Itemid=48 (Erişim tarihi:08.03.2012)
♦  Ersoy, M. Akif, Safahat, M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 1988.
♦  Yakıt, İsmail, Mehmet Akif ve Tıp Etiği, I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyumu. Yeşilay, Mustafa, Milli Mücadele Yıllarında Çankırı, Gazi Üniv. Sos. Bil. Ens. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2000.
♦  Yetiş, Kazım, Bir Mustarip Mehmet Akif Ersoy, Akçağ Yayınları, Ankara 2006.
Dipnotlar:
[1] İsmail Yakıt, Mehmet Akif ve Tıp Etiği, I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyumu, s.439.
[2] Recep Duymaz, Mehmet Âkif Ersoy’un Şahsiyetinin Kaynakları, Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Yıl:7, Sayı:73, Mart 2006, s.28.
[3] Bu tasnif Mithat Cemal Kuntay’a ait bir adlandırmadır. Bkz. Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif Ersoy, Hayatı-Seciyesi,-Sanatı, Ankara, 1986, s.157.
[4] Kazım Yetiş, Bir Mustarip Mehmet Akif Ersoy, Akçağ Yayınları, Ankara 2006, s.39.
[5] Recep Duymaz, Mehmet Âkif Ersoy’un Şahsiyetinin Kaynakları, Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Yıl:7, Sayı:73, Mart 2006, s.30.
[6] İbrahim Akyol, Mehmet Akif Ersoy’un Milli Mücadele Yıllarında Çankırı’ya Gelişi ve Çankırı Vaazı, , I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyumu, s.410.
[7] M. Ertuğrul Düzdağ, “Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Eserleri” Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Mart-2006, s.11
[8] Geniş bilgi için bakınız: Mustafa Yeşilay, Milli Mücadele Yıllarında Çankırı, Gazi Üniv. Sos. Bil. Ens. Basılmamış doktora tezi, Ankara-2000, 229 s.
[9] M. Akif Ersoy, Safahat, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 1988, s. LVIII
[10] Mehmet Albayrak, Mehmet Âkif’in Kastamonu Mitingi
[11] Nazım Elmas, Mehmet Akif’in Sanatı İle Milli Marş Olan Şiir.
http://www.tbbd.org/index.php?option=com_content&view=article&id=116%3Amehmet-akfn-sanati- le-mll-mar-olan-r&catid=36&Itemid=48(Erişim tarihi: 10.03.2012)
[12] Hasan Akay, Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak, İstiklâl Marşı İstikbâl Marşı, Hat Yayınevi, İstanbul 2010, s.102-103.

26 Şubat 2015 Perşembe

SÖZDE MEDENİ DÜNYANIN GÖZ YUMDUĞU VE GÖRMEZLİKTEN GELDİĞİ VAHŞİ, ALÇAKÇA VE HUNHARCA BİR SOYKIRIMIN SENE-İ DEVRİYES'İNDE… ULUSLARARASI BELGELERLE HOCALI

ULUSLARARASI BELGELERLE "Ermeni vahşeti ve alçakça bir soykırımın anatomisi" HOCALI
İngiltere’nin Sunday Times gazetesi 1 Mart 1992 tarihli sayısında Hocalı olaylarını, “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etti” şeklinde duyururken, Rusya’nın İzvestia gazetesi 13 Mart 1992 tarihli sayısında Rus Yüzbaşısı Leonid Kravets, Hocalı yakınlarındaki tepede yüzlerce ceset gördüğünü ve bunların çoğunun özel işkencelerle öldürüldüğünü ifade etmiştir.
Hocalı’ya saldırmayı kabul etmedikleri için 366. Alayın askeri iki Türkmen, Ruslar ve Ermenilerce dövülmüştü. Alay’dan kaçanlardan Türkmen asıllı Agamuhammed Mutif, Müslüman oldukları için Ermeni ve Ruslar tarafından dövüldüklerini ifade etmişler. 366. Motorize Alay’ın Hocalı’ya saldırdığını bu askerler de tasdik etmişlerdir. Gazete ve tanıkların Hocalı hakkında anlatımlarını çoğaltabiliriz.
Rusya`nın Memorial İnsan Hakları Örgütü`nün raporu, olay yerine giden gazetecilerin ve görgü tanıklarının verdiği bilgilere rağmen Ermenistan tarafı hem uluslararası örgütlerdeki temsilcilikleri aracılığıyla hem de dış işleri bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarla Hocalı’da yapılanları farklı değerlendirmektedir. 3 Mart 1997’de Ermenistan’ın BM’deki temsilcisinin BM’ye yazdığı mektup ve 16 Şubat 2009’da Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’nın Hocalı ile ilgi yaptığı açıklama Ermenistan tarafının sorumluluktan kaçınmaya çalıştığını göstermektedir.
Fakat Hocalı’dan hemen sonra çekilen görüntüler, yabancı gazetecilerin olaydan sonra bir hafta içinde yaptıkları haberler, uluslararası örgütlerin raporları bu konuda Ermeni tarafının gerçekleri saptırmasına izin vermeyecek kadar çoktur. Bundan önceki yazılarda Memorial İnsan Hakları Örgütü`nün Hocalı hakkında hazırladığı raporu ve bu raporda Ermenilerin Hocalı`da yaptıkları soykırımın yansıtıldığını yazdık. Bu konuda ikinci önemli belge BM İnsan Hakları Örgütü Başkanı Holly Cartner`in Ermeni temsilciye yazdığı cevap mektubudur.
22 Şubat 1997`de Azerbaycan`ın BM`deki temsilcisi BM Başkanına Hocalı`nın tanınması için bir mektup yazarak Hocalı`dan dolayı Ermenistan`ın kınanmasını ister. Bu mektuba cevap olarak 3 Mart 1997`de Cartner`e mektup yazan Ermenistan`ın BM`deki temsilcisi Abelian, Hocalı`da yaşanan soykırımın Azerbaycan iç politikasında iktidar-muhalefet çekişmesinden yaşandığını iddia eder. Abelian yazdığı mektupta ayrıca Helsinki İnsan Hakları Örgütü`nün 1992 raporunda Ermenilerin Hocalı`daki sivil Azerbaycanlıları serbest bıraktığını tespit ettiğini bildirerek Ermenilerin suçsuz olduğunu Azerbaycan`ın kendisinin sorumlu olduğunu kanıtlamaya çalışır. Cartner Ermeni temsilciye yazdığı cevap mektubunda aşağıdaki paragraf Ermeni iddialarının asılsız olduğunu ve Hocalı`da Ermenilerin soykırım yaptığını kanıtlar.
Cartner mektubunda, “ne Hocalı’da yaşananları gözden geçirmemiz, ne Hocalı’dan göç eden Azerbaycanlı mültecilerin ifadeleri sizin “Azerbaycanlılar kendileri iç çekişmeleri nedeniyle Hocalı’da katliam yaptı” tezinizi desteklemiyor. Ayrıca sizin kendi mektubunuzda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bizim ret ettiğimiz tezlere biz destekliyormuşuz gibi atıfta bulunmanızdan da derin endişe içindeyiz....Biz hala Hocalı’da sivillerin ölümünden Karabag Ermenilerini sorumlu tutuyoruz” deyerek Ermeni temsilcisinin iddialarını yalanlar.
İnsan Hakları Örgütü Başkanı’nın Abelian’a yazdığı bu mektup, Ermenilerin olayları ve belgeleri nasıl çarptırdığının resmi kanıtıdır. Hocalı soykırımının Ermeniler tarafından yapıldığını ortaya koyan bu belge ne Türkiye, ne Azerbaycan, ne de bu iki devletin müttefiki tarafından yazılmıştır.
Ermenilerin Hocalı’da ve genel olarak Azerbaycan’da yaptıkları katliamla ilgili ikinci bir uluslararası belge ise 26 Nisan 2001 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamento Asamblesi’nde 30 temsilcinin sunduğu belgedir. Belgede Ermenilerin sadece Hocalı’da değil 19. Yüzyıldan günümüze Azerbaycan Türkleri’ne karşı işlemiş olduğu soykırımların tamamı kınanmaktadır.
Sonuç olarak: Bugün bütün belge ve kanıtlar Hocalı`nın Ermeniler tarafından yapıldığını ve bunu bir intikam duygusu içinde yapıldığını kanıtlamaktadır. Yazı dizisinin başında da ifade edildiği gibi Hocalı sadece bugünle değerlendirilmemeli ve geçmişte Ermeniler tarafından yapılanlarla birlikte değerlendirilmelidir. Hem uluslararası hukuk hem de tarihi gerçekliklerden yola çıkarak Hocalı katliamı bir soykırım olarak tanınmalı ve katiller cezalandırılmalıdır.
BUNU MUTLAKA HERKES OKUMALI !!!
GERÇEKLER, ÇOĞU KEZ ACI OLUYOR..
OKUDUKÇA DA CANIMIZ, ÇİĞERİMİZ YANIYOR...
Bir Katliam, Vahşet ve En Alçakça'sından Soykırım Yazısı
İŞTE HOCALI KATLİAMI!... 26.02.1992

Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars’ta Ağrı’da Van’da Erzurum’da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı.
Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı… Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı:
-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?)
-Akçik… (Kız)
Bu cevap üzerine ‘oğlan’ diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.
-Tun şahetsar, ınger… (Sen kazandın, yoldaş)
-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana… (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)
-Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette)
Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:
-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver)
Aynı dakikalarda Hocalı’nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:
-Asixn ma/, çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek… (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın…)
Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere düşmüştü…Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.
Bu iki olay Hocalı’da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir.
Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye’de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu.  Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.
26 Şubat’ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi’nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366’ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı’ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.
26 Şubat gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler.
Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı’da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını, sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular.
Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan’ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı’nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı’nda “Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.
Dağlık Karabağ Bölgesi’nde bulunan Hocalı’ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı Kuvvetleri’ne ait 366. Alay ‘ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk’ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.
Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.
Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı. Fakat katliam sonrası Hocalı’ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet’nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: 
“Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz.”
Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti;
Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ’da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna, ‘Hocalı Katliamı’ başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.
Hırant Dink’e Allah rahmet eylesin. Ama “Ben Ermeni değilim” 
Ne mutlu ki, Türk'üm. İnsan ve Müslümanım.
ATATÜRKÇÜ’YÜM…HEPİMİZ MUSTAFA KEMAL’İZ.
Burhan Numanoğlu na teşekkürler.. (Ulusal Haber & Ulusal Ajans, A.C.A.O.)

20 Şubat 2015 Cuma

TBMM'de, Suriye topraklarında yer alan ve çepeçevre IŞİD muhasarası altında bulunan vatan toprağı; Türk yurdu "SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ" konusunda korkunç iddialar!..

ŞOK HABER!.. 'IŞİD Süleyman Şah'taki askerleri rehin aldı, masada takas ve TSK'nın kapsamlı bir operasyon planı var'
Gazeteci Metehan Demir'in askeri kaynaklara dayandırdığı iddiası TBMM'de yankılandı: “Türkiye IŞİD’den, Türk Toprağı Süleyman Şah Türbesi’ndeki Askerlerin Değişimi İçin İzin İstedi”!...
Daha önce "Süleyman Şah Türbesi'nde görev yapan askerlerin IŞİD istemediği için 11 aydan bu yana değiştirilemediğini" öne süren gazeteci Metehan Demir, bu kez de "askerlerin Haziran ayından bu yana IŞİD tarafından rehin tutulduğunu askeri kaynaklardan öğrendiğini" iddia ederek, "Masada, IŞİD ile Türkiye'de tutuklu bazı isimlerin değişim müzakeresi bile var. Ama, en dikkat çekeni ise; Eğer bu şekilde devam ederse Genelkurmay'ın kapsamlı bir harekatı bile düşündüğü. Bunun için farklı senaryolar bile çalışılmış" dedi.
Bir dönem Hürriyet gazetesinin Ankara Temsilciliği'ni de yapan Metehan Demir, son dönemde ortaya atılan IŞİD'in Türkiye'de bombalı saldırılar gerçekleştireceği yolundaki haberlerin de bu bağlamda olduğunu ileri sürdü. Metehan Demir'in kişisel blog sayfasında "Süleyman Şah artık Milli kriz" başlığıyla yayımladığı (19 Şubat 2015) yazısı şöyle:
Süleyman Şah artık Milli kriz
Kamplaşma, giderek tırmanan nefret dalgası yetmiyormuş gibi ülkede ardarda yaşanan sosyolojik ve siyasi şoklar artık nefes almayı bile güç hale getiriyor.
Bir genç kızın alçakça katli, bir gazetecinin kartopu oynarken öldürülmesi,  Meclis'te milletvekillerinin yaralanmaları gibi ağır travmatik  haberler insanlarda umutsuzluk ve mutsuzluğu arttırıyor. Bu tür olayların bir daha yaşanmaması için 'ne yapmak gerekir' diye düşünmesi gerekenler ise, bakıyorsunuz ertesi gün kendi açısından olayı siyasi malzeme haline getirip karşı tarafa saldırıyor. İşte tam bunlar olurken, bu ülke diğer bazı kritik noktalarda da tüyler ürperten gelişmeler yaşıyor.
Tuzak içinde tuzak
Daha da kötüsü, içinde tuzak içinde tuzak bulunan bu girdaplarda Türkiye akıllı davranmazsa tehlikeli oldu bittiler pusuda kendisini bekliyor. 28 Ocak'ta 'Süleyman Şah'ta tüyler ürperten iddalar' başlığı ile yazdığım yazıda bazı iddiaları gündeme getirmiştim. İddialara göre, yurtdışındaki tek vatan toprağı olan Suriye sınırları içinde Süleyman Şah Türbesi'ndeki Türk askerleri IŞİD tehlikesi nedeniyle 11 aydır değiştirilemiyordu.  Süleyman Şah Türbesi'ni koruyan askerler normalde 2-3 ay veya en geç 6 ayda değiştirilirdi. Dün ulaşan bilgiler ise oldukça tatsız ve artık iddia değil gerçek. Evet... Geçen Haziran'da, Ankara'nın 40 asker için gündeme getirdiği değişiklik isteği, bölgeyi işgal altında tutan IŞID tarafından reddedilmiş.
Sonrasında da bir kaç kez daha red yanıtı alınmış.
Yani, 'askerlerin uzun döneme dayanıklılık testi yapılıyor' gibi bahaneler doğru değil. Askerler o günden bu yana da orada mahsur kalmış durumda. Türbe'den ayrılıp yola çıktıklarında saldırı tehdidi halen devam ediyor. Erzak ve gıda temini bile Türkiye'den yapılamıyor. Bazen de temini IŞİD yapıyor.
Harekat masada
Bu durum son zamanlarda Ankara'da kapalı kapılar ardında çok yakından takip ediliyor. Masada, IŞİD ile Türkiye'de tutuklu bazı isimlerin değişim müzakeresi bile var. Ama, en dikkat çekeni ise; Eğer bu şekilde devam ederse Genelkurmay'ın kapsamlı bir harekatı bile düşündüğü. Bunun için farklı senaryolar bile çalışılmış.
İşte tam bu noktada ortaya karışık bir denklem ortaya çıkıyor. Çünkü, her ne kadar kapsamlı bir harekat bazılarının egosunu okşasa da, bu aynı zamanda Türkiye'nin bir başka ülkenin toprağında yüksek yoğunluklu çatışmaya girmesi demek. Sonrasında ise savaşın içine çekilmesi gibi bir büyük riski beraberinde getirebilir.
Bu seçeneği en azından şimdilik biraz geriye atan nokta ise, Kobani'den sonra IŞİD'in üzerine etkin şekilde gitmeye devam eden Kürt Peşmerge güçlerinin Süleyman Şah'ın olduğu bölgeye de çok yaklaşması. Yani, bu güçlerin IŞİD'i kovmaya yönelik bundan sonraki başarısı Türbe'de askerlerin Türkiye'ye dönebilmesi için çok hayati.
Yalnız bütün bunlar olurken IŞİD'in de çok hayati bir hamle yaptığını ve karargahın önemli bölümünü Süleyman Şah'ın etrafına konuşlandırdığı bilgisini verelim. Böylece, Türbe'yi bir kalkan olarak kullanan IŞİD, kendini de şimdilik sağlama aldığı düşüncesinde. IŞİD'e, Türk askerlerinin Türbe'den Türkiye'ye güvenli geçişini sağlaması halinde Irak'a dönebileceği teklifi de yapılmış.
Endişe yaratan bir diğer unsur ise, mutlaka Ankara ile hesaplaşmak isteyen IŞİD'in bazı saldırıları gerçekleştirme ihtimali. Buna, yurtiçinde sınıra yakın illerde terör saldırıları ihtimali de dâhil. Zaten bu konuda valiliklere uyarı yazıları gitmiş durumda. Türkiye'nin  her yerinde arananlar var.
Her açıdan durum çok karışık ve can sıkıcı.
Unutmadan; bunu anlatan askeri kaynaklardan biri bana, 'Ama bu Süleyman Şah olayı çok gizli tutuluyordu' dedi. Ben de, 'Suriye yönetiminin, IŞİD'in ve tüm batılı gizli servislerin bildiği bir şeyi bir tek  Türk halkından gizlemek sizce tuhaf olmuyor mu?' yanıtını verdim.
Bu milli bir mesele ve milli bir kriz.. Bu iş kimsenin yıpratılması veya hedeflenmesi meselesi değil. Duygusallığa kapılmadan, savaşa girmeden ve askerler ile Türbe'ye zarar getirmeden bu işin, hükümeti, askeri, Mit'i ve muhalefeti ile çözülmesi gerekiyor.
[TARİH: 19 Şubat 2015 13:34, Gazeteci Metehan Demir, http://t24.com.tr/]
İçişleri Bakanı Efkan Ala, Süleyman Şah Türbesi'ndeki Türk askerlerinin IŞİD tarafından rehin alındığını yönündeki iddialara, “Böyle bir şey yok” yanıtı verdi.
HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Süleyman Şah Türbesindeki askerlerin rehin alındığına yönelik iddialar olduğunu kaydetti. Baluken, TBMM Genel Kurulu'nda söz alarak, “Süleyman Şah türbesindeki durum nedir. Gerçekten oradaki askerlerin tamımı rehin alınmış mı dır. Bu yönde bazı haberler var. Hükümet, Genel Kurulu bilgilendirsin” şeklinde konuştu.
Bir süre sonra söz alan CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, "IŞİD'in Süleyman Şah Türbesi'nde askerlerimiz rehin aldığı dair haberler konuşuluyor. Bu bilgi kirliliği içerisinde kanun tasarısı görüşülmesine hakarettir. Önerim gerekirse bir kapalı oturumda hükümetin Genel Kurulu bilgilendirmesidir" dedi. Ardından söz alan İçişleri Bakanı Efkan Ala, “Son derece önemli bir mevzuu gazete dedikodularıyla alarak böyle demek yanlıştır. Dışişleri Bakanlığı resmi açıklama yaptı. Lütfen sitelerden okuyunuz. Böyle bir şey yoktur" dedi.
21 AĞUSTOS 2014'DE "ULUSAL HABER" OLARAK 
TEHDİT VE TEHLİKEYE DİKKAT ÇEKMİŞTİK!... 
http://www.zekeriya-tumer.blogspot.com.tr/2014/08/gundemi-sarsacak-korkunc-bir-iddia.html/