29 Nisan 2014 Salı

1 Mayıs Gerilimi Son Bulmalı; Kutlamalar, huzur, güven, karşılıklı barış ve anlayış içinde yapılmalıdır.

1 Mayıs Gerilimi Son Bulmalıdır
1 Mayıs, Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatildir.
1 Mayıs'ın tarihçesiyle ilgili çok şeyler yazılabilir.
Ancak bizim yazımızın konusu, 1 Mayıs üzerinden yaratılan gerilimin ve bölünmüşlüğün sona erdirilmesi gerektiği üzerinedir.
1977'de gerçekleşen Kanlı 1 Mayıs'ın günümüzde gerilime ve ayrışmaya yol açmasına artık izin verilmemelidir.
Kanlı 1 Mayıs, 1 Mayıs 1977'de 34 kişinin yaşamını yitirdiği, 136 kişinin yaralandığı olaydır.
1 Mayıs 1977 günü, o yıllardaki tanımıyla İşçi Bayramı'nı kutlamak üzere çeşitli illerden İstanbul`a gelen yaklaşık 500 bin kişi DİSK'in organizasyonuyla Taksim Meydanı'nı doldurur. Katılımın yüksek olunca kortejlerin alana girmesi zaman alır ve miting de uzar.
Saat 19.00 sularında dönemin DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna geldiğinde etraftan silah sesleri duyulur.
Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından açılan bu ateş sonucu insanlar panik halde kaçmaya başlar.
Kısa bir süre sonra Etap Marmara Oteli'nin (Bugün The Marmara Oteli) üst katlarından da ateş açılır.
İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu'na itmeye başlar.
Bir kamyonun tıkadığı Kazancı Yokuşu'ndan aşağıya kaçmaya çalışan kalabalık panzerler altında kalarak ve birbirlerini ezerek kaçmaya devam eder.
28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirir, yaklaşık 130 kişi de yaralanır.
Ölenlerin çoğu Kazancı Yokuşu'nun başında, park edilmiş kamyon yüzünden sıkışarak ölmüşlerdir.
470 kişi göz altına alınır fakat hiçbirinin olayla ilgisi kurulamaz. Ateşi kimin açtığı tam olarak belirlenememiş, olay halen aydınlatılamamıştır.
İşte bu Kanlı 1 Mayıs olayı nedeniyle sosyalistler, 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapmak ısrarı içindedirler.
80 öncesi sağ-sol kutuplaşmasında sosyalistler için karşı cephe ülkücülerdir.
Soğuk savaş dönemi mantığını bugün de devam ettirmekte inat eden bazı sendikalar, 1 Mayıs 1977'den sızan kanları bugüne taşımış olmaktadırlar.
Eğitim Sendikaları arasında 1 Mayıs'ın nerede ve nasıl kutlanacağına dair derin görüş ayrılıklarının temelinde sağ-sol kutuplaşmasını devam ettirmeleri vardır.
Kürtçü-sosyalist Eğitim Sen ve bağlı olduğu KESK, diğer Eğitim Sendikaları ve kamu çalışanları konfederasyonlarıyla değil yönetimi sosyalistlerden oluştuğu için DİSK, TMMOB ve TTB ile birlikte hareket etmekte ve 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapmak istemektedir.
Türk-İslam sentezcisi ve ülkücü Türk Eğitim Sen ve bağlı olduğu Türkiye Kamu Sen ise yine mesleki birlik temelinde değil ideolojik temelde hareket ederek 1 Mayıs kutlamalarını Türk-İş ile birlikte Kadıköy'de yapmak istemektedir. Bugüne dek 1 Mayıs için alanlara inmeyen bu cenahın 1 Mayıs aracılığıyla temsil ettiği kitle için talepler dile getirecek olması da ufak da olsa olumlu bir adımdır.
Ümmetçi çizgideki Eğitim-Bir Sen ve bağlı olduğu Memur Sen de diğerleri gibi ideolojik temelde hareket etmekte, AKP hükümetinin son derece tehlikeli açılım politikalarına angaje biçimde 1 Mayıs kutlamalarını Diyarbakır'da yapacağını açıklamıştır.
Eğitim-Sen'den ayrılarak kurulan sosyalist Eğitim-İş ve bağlı olduğu Birleşik Kamu İş ise Kesk, DİSK, TMMOB, TTB dörtlüsüne sitemde bulunmakta ve bu dörtlü tarafından davet edilmediklerinden dem vurarak sızlanmaktadır.
1 Mayıs, eski kutuplaşmalardan uzak biçimde, yasal sınırlar çerçevesinde kalınarak kutlanabilmelidir.
 1 Mayıs'ın ideolojik saplantılara takılıp kalınarak kutlanıyor olması memurların ve işçilerin taleplerinin ağız birliğiyle ve gür biçimde dillendirilmesini engellemektedir.
ATASEN olarak bizler ortak bir alanda ve Genel Başkanların önceden üzerinde uzlaşacakları ortak bir metinle çalışanların taleplerinin yüksek sesle ve güçlü biçimde dillendirileceği 1 Mayıs kutlamalarına ulaşmak arzusundayız.
Böyle bir tutum, toplumsal birlik ve dayanışma anlayışımıza da ciddi katkılar sağlayacak ve geçmişin gerilimlerinin günümüze taşınmasını engelleyecektir.
İdeolojik mücadele için yılın 364 günü daha bulunmaktadır ve bu mücadele zaten yapılmaktadır.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkenti Ankara'dır ve doğal olarak bu taleplerin en güçlü biçimde duyurulması gereken yer sürekli tartışmalara konu olan İstanbul değildir.
1 Mayıs tartışmaları, Hz. Muhammet'in doğum günü Mevlit Kandili olmasına rağmen kasıtlı biçimde ortaya atılan Kutlu Doğum Haftası uydurmasıyla da birleşerek ULUSAL EGEMENLİK ve Çocuk Bayramı'nı kutladığımız Nisan ayında gündemi boğmaktadır.
 Ulusal egemenlik kavramı üzerine düşünülmesi ve kapsamlı etkinlikler yapılması gereken koca bir ay boyunca toplum gereksiz biçimde yorulmakta ve gerilmektedir.
Vatan ve üzerinde huzurlu yaşayan toplum olmadan emek kavramının hiçbir değeri yoktur.
En yüce değer olan zihinsel emekle geçimini sağlayan öğretmenlerin, akademisyenlerin ve bütün eğitim çalışanlarının 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü şimdiden kutlarız.
ATASEN; Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası  
Ulusal Haber olarak, Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikasının bildirisini yayınlamayı uygun bulduk.
Gerçekten 1 Mayıs çok önemli.
İşçiler emeklerini ülkenin kalkınması için harcayan ağır işçilerdir. Onların emeğine saygı duymak gerek.
Bir tarafta Hükümet yasakları sıralarken, öbür tarafta sendikalar, yasakları delme çabası içerisindeler.
Taksim meydanı bu nedenle inşallah nahoş olaylarla kana bulanmaz.
Aşağıda 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’nın kısa tarihçesini de yayınlamayı uygun bulduk.
1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan'ında,"Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen YASA ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
Tarihçesi
İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.
1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Şikago'da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil'de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Luizvil'deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park'a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, 'Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu' şeklinde yorumlanmıştır.
Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı.
Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayısgününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.
Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazandı. Günümüzde sosyalist ülkelerde (Çin Halk CumhuriyetiKore Demokratik Halk CumhuriyetiVietnamLaosKübaVenezuelaNepalBolivya) ve daha birçok ülkede tatil günü olan 1 Mayıs'ı işçiler büyük kitle gösterileriyle kutlar; bazı ülkelerde 1 Mayıs siyasal bir eylem biçimini de alır.  

25 Nisan 2014 Cuma

BAŞBAKAN ERDOĞAN DA "hepimiz Ermeni'yiz mi?.." DEDİ? * ATATÜRK’ÜN ERMENİ KONUSU’NA BAKIŞI * BATI’NIN TÜRK DÜŞMANLIĞI * ERMENİ – KÜRT MESELESİ

BAŞBAKAN ERDOĞAN DA "hepimiz Ermeni'yiz mi?.." DEDİ?
* ATATÜRK’ÜN ERMENİ KONUSU’NA BAKIŞI
* BATI’NIN TÜRK DÜŞMANLIĞI
* ERMENİ – KÜRT MESELESİ
Batı’nın Türk düşmanlığı “Ermeni – Kürt meselesi” 
Atatürk’ün Ermeni Konusuna Bakışı!… “Kürt meselesi”
Atatürk’ün yazışma ve konuşmalarından Ermeni konusu üzerine neler dediğini tarayıp, bir kitapta topladım. Karşımıza önemli bir bilgi ve değerlendirme zenginliği çıktı. Bunlar konu başlıkları halinde şöyle sıralanabilir:
* Tehcir bir zorunluluktu.
* Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
* Tehcir edilenler hayattadır.
* Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin hayatını kurtarmıştır.
* Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan, asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
* Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
* Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
* “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasi emellere dayanmaktadır.
* Siyasi emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
* Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer vasıtadır ve paralel kullanılmaktadırlar.
Bunlardan sadece son üçünü ana hatları ile ele alabileceğiz.
Türk ulusu, Ermenilere soykırım yaptınız iddialı saldırılara üçüncü kez muhatap olmaktadır. İlki 1915 Tehciri’nden sonra 1916′da başlar, 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra yoğunlaşır.
İkincisi 1920′dedir. Türk ulusunun canını, namusunu, toprağını kurtarmak için Çukurova’da Antep, Maraş ve Urfa’da Fransız-Ermeni işgalcilerine karşı direnmesi üzerine ve özellikle Şubat 1920′de Maraş’tan Fransız-Ermeni işgalcilerini kovuncadır.
Üçüncüsü de 1965′te başlatılır ama asıl saldırı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütü ile ABD’nin ve AB’nin istediği şekilde bir diyaloga girmeyip siyasi çözümü reddederek silahlı mücadeleyi sürdürme kararlılığı üzerine 1995′te başlatılır.
1995′e kadar, 30 yılda Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır şeklinde karar alan veya bildiri yayınlayan sadece altıdır (1). 1995′ten 1998′e kadar karar alanlara dokuz ilave daha olur. 1999′da PKK başarısız olunca, Güneydoğu’yu Türkiye’den kopartamayınca yani PKK’ya verilen görev gerçekleşmeyince soykırımlı saldırılar bunaltıcı şekilde yoğunlaşır. Sadece 2000 yılında 7 karar çıkar. 2001 2006′da bunlara 17 karar daha eklenir.
1965′ten 2007′ye kadar toplam 39 karar çıkar, bunlara eyalet kararları dâhil değildir. 39 kararın 6’sı 30 yılda, 1965-1994 arasında çıkar. 1995′te saldırılar yoğunlaştırılır, 4 yılda (1995-1998) 9 karar, 2000′de 1 yılda 7 karar, 2001 ve sonrasında ise 17 karar çıkartılır. 39 kararın 24′ü 1999 sonrasında, yani PKK başarısız kılındıktan, Türkiye AB’ye aday yapıldıktan sonradır. 1997′de adaylığı reddedilen Türkiye’nin 1999′da yani PKK başarısız kılındıktan sonra aday yapılmasının anlamı ve arkasından aday yapılan Türkiye’ye Ermeni soykırımı kartı ile siyasi saldırıların yoğunlaştırılması dikkat çekici ve uyarıcıdır.
Ayrıca 2000 yılında, soykırım suçlamasıyla yapılan siyasi saldırıların yanı sıra, Batılı sermayedarlarının çıkarttığı Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizleri ve sonuçları da göz önüne alındığında, Türkiye’nin planlı bir siyasi-ekonomik-sosyal tehditle karşı karşıya olduğu anlaşılmaktadır.
Saldırıların sürecine ve yoğunlaşma dönemlerine dikkat edilirse konunun tarihi bir hesaplaşma değil, siyasi bir hesap olduğu ortaya çıkmaktadır. Birinci ve ikinci saldırılar Sevr öncesidir. Üçüncü saldırı ise Kürdistan kurma öncesidir. Sözde Ermeni soykırımı konusu ile Kürdistan kurma konusunun ne ilgisi var denilebilir. İkiz konulardır. Tarihimizde paralel yürütülmüştür. Bu günde paralel yürütülmektedir.
Soykırımlı saldırılara Atatürk’ün bakışı, tarihi bir konu şeklinde değil, siyasi hedefleri gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanma şeklindedir. Yani mücadele alanı tarih değil, siyasettir demektedir. Ki kendisi de tarihle değil, siyasetle ve güçle çözmüştür.
Atatürk’ün sözde soykırım iddiaları üzerine tespit ve değerlendirmelerini sorularla açıklığa kavuşturalım. Biz soralım, O yanıtlasın.
Türkiye’ye yapmadığı ve yapmadığını bildikleri halde neden “Ermenilere soykırım yaptınız” suçlamaları ile saldırıyorlar. Bunları neden yapıyorlar?
“… Düşmanların bütün çalışması, barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda memleketimizi dışarıda ve içeride güçsüz bir durumda bırakarak, istedikleri her şeyi kabul ettirmeyi amaçlıyor…” (24 Nisan 1920-TBMM)
O günlerde Sevr Anlaşması gündemdeydi. Sevr ile istediklerini kabul ettirmek için, “Ermenilere kırım yaptınız, yapıyorsunuz” saldırısı ile Türkiye’yi suçlu duruma düşürüp dıştan destek görmesini önlemeyi, hayır deme direncini kırmayı amaçlamışlardı.
Şimdi 1995′te yoğunlaşan, 2000′de doruğa çıkan saldırıların amacı daha iyi anlaşılmaktadır. 1995 yılı için Ata’nın açıklamasındaki, “barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda” ifadesinin yerine “PKK ile silahlı mücadeleyi bıraktırıp, siyasi çözümün dayatıldığı şu sıralarda” ifadesi konularak okunması yeterli olmaktadır. 2000′li yıllar için konulacak ifadeler çoğalmaktadır. Birkaçını sıralayalım.
* “Kendisine verilen görevi PKK başaramayınca, PKK’nın yapamadığını bizzat yaptırmak için AB adaylığına kabul edilen Türkiye ile adaylık koşullarının belirleneceği şu sıralarda…”
* “AB’ye uyum paketleri adı altında verdirilecek ödünlerin Türkiye’ye kabul ettirileceği şu sıralarda…”
* “İncirlik Üssü kullanım koşullarının görüşüleceği şu sıralarda (2000 Baharı-ABD için)…”
* “BOP’un gerçekleştirileceği şu yıllarda…”
* “Kuzey Irak’ta bir devlet yapılanmasına başlanacağı şu sıralarda (2002)…”
* İran’a karşı ABD’nin yanında yer almasının sağlanacağı şu sıralarda…”
* “Kuzey Irak’taki devlet ilanının yapılacağı şu sıralarda…”
Atatürk’ün aynı konuşmasında sorumuzla ilgili iki yanıtı daha vardır.
“Geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bütün unsurlar, tümüyle yalan olan en son Ermeni kırımı uydurmasını (1920′yi kastediyor) düzenlediler… İngilizler, dış durumumuzu yani toplu öldürme iftiraları ile sarsarak, tasarladıkları  İstanbul işgalini kolaylıkla uygulayabilecek bir ortam hazırlıyorlardı…” (24 Nisan 1920-TBMM)
Başka bir konuşmasından bir alıntı daha yapalım.
“… Düşmanlarımız hakkımızda icat ettikleri iftiralarını bir Aralık Paris Konferansı’na da kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak, daha savaş esnasında birbirleriyle yaptıkları gizli anlaşmaların ve karşılıklı verdikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş’ın işgalleri hep bir karşılıklı taahhütler neticesi…” (31 Aralık 1919 Ankara)
Ata’nın bu üç açıklamasından, Ermeni kırımı konulu saldırıların basit bir suçlamadan çok öte bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye üzerine niyet besleyenler, bunu araç olarak kullanmışlar. Güncel çıkarlarını sağlamak için bir tehdit aracı, uzun vadeli planlarını gerçekleştirmede de bir alt yapı aracı olarak kullanmışlar. Bugün de Türkiye’ye yönelik planlarını ki planlarını gizlemeye de gerek görmüyorlar, gerçekleştirmede bir araç olarak kullanmaktadırlar.
Peki, bu soykırım iddiaları doğru mudur?
“Türkler tarafından Ermeniler aleyhinde katliam (İddiaları), uydurulmuş rivayetler ve bir takım yalan ve iftiralardan ibarettir.” (17 Ocak 1921-Demeç)
O halde Ermeni sorunu nedir?
“Ermeni sorunu, Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenen sorun(dur).” (1 Mart 1922-TBMM)
Ermeni sorununu dayandırdığınız Emperyalistlerin ekonomik çıkarları nedir?
“Ermeniler Van ve Bitlis’i ele geçirince, Irak’taki İngilizlerle birleşeceklerinden dolayı bütün Yakındoğu’da İngilizlerin yeri çok sağlamlık kazanacaktır.” (1 Aralık 1920)
“Ermenistan’ı Mezopotamya’da yerleşmiş İngilizlere yaklaştıracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara hükümetlerine pek çok nahoş sürprizler yaratmak demek olur.” (27 Aralık 1920)
“Taşnakların, İtilaf devletlerinin entrikalarına alet olmaktan vazgeçmeyip… Sevr’de İstanbul hükümetine imza ettirilen anlaşma hükümlerine dayanarak Doğu vilayetlerimizi işgal için fırsat kollamaları, bu suretle Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında itilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getirip Yunanistan’ın Rumeli ve Batı Anadolu’da oynadığı rolü Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran’da oynamaya azmetmiş olmaları …” (6 Ekim 1920)
“Musul (Vilayeti-bugünkü Kuzey Irak) bizim için çok kıymetlidir… Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz dâhilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. ” (16 Ocak 1923)
Atatürk’ün bu dört açıklamasını, Sevr haritasını ve 1918′den sonraki bilgileri yan yana getirdiğimizde emperyalistlerin ekonomik çıkarları ortaya çıkmaktadır.
İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın elindeki tüm petrol yataklarını; Arabistan Yarımadası, Basra ve Musul’u; ele geçirir. Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, Osmanlının 1918 yazında işgal etmiş olduğu Bakü petrol bölgesini, Osmanlıya boşattırarak işgal eder.
Ele geçirdiği Hazar petrol bölgesi ile Ortadoğu petrol bölgesi arasını kendi kontrolünde tutup, iki bölge arasında fiziki bağı kurmak için, 1918′de kendisi tarafından kurulan Ermenistan’ı, Karadeniz kıyılarından Van Gölü’ne kadar uzatmak, Van Gölü güneyi ile Irak arasındaki boşluğu doldurmak için burada bir Kürdistan kurmak ister. Sevr haritasının doğusu işte bunu gerçekleştirmektedir.
Atatürk, bu planı anladığı içindir ki; Moskova’yı birkaç kez uyarır, uyarıları sonuç doğurur, Ankara – Moskova işbirliği gelişir ve senaryonun Ermeni ayağı kırılır.
Kürdistan’ın kurulmasını önlemek için de, Musul vilayetini Misak-ı Milli içine alır ve Türkiye’ye dâhil etmek ister. Musul alınamaz ama Sevr ile kurulmak istenen Kürdistan oyununu bozar.
Görüldüğü gibi emperyalistlerin ekonomik çıkarı, petroldür, Karadeniz’de egemenliktir. Diğer öğeler figürandır, kullanılandır. 1920′lerde bu senaryoyu Atatürk bozmuştur. Günümüzde de aynı senaryo oynanmakta, aynı figüranlar kullanılmaktadır. Sadece filmin esas oğlanı değişmiştir. O yıllarda İngiltere idi, bugün ABD’dir. İngiltere yardımcı oyuncu olmuştur. Amaçları arasına “su”ilave olmuştur.
Atatürk’e sorularımızı sürdürelim. Bu senaryo içersinde Ermenilerin rolü nedir?
“Rum ve Ermeni, Batı emperyalistlerinin hizmetçisi olan uluslar(dır).” (1 Aralık 1920-Ankara)
“Ermenistan, Doğu’da büyük bir inkılâp gayesi için çalışan mazlum milletler arasında, … bozguncu bir unsur vazifesi yapıyordu. Doğu milletlerinin temasına engel oluyordu. Doğu’da İngiliz emperyalistleri için bir dayanak noktası hizmeti görüyordu…
Ermenistan, Doğu ihtilal makinesinin iyi işlemesine mani olmak için, bu ihtilalden etkilenecek olacaklar tarafından makinenin çarkları arasına sıkıştırılmış ecnebi bir cisimden başka bir şey değildir…” (13 Kasım 1920-Hâkimiyeti Milliye)
Atatürk, Ermenilerin emperyalistlerin bir maşası olduğunu, kullanıldıklarını tespit ediyor; ki bu tespitini sıkça tekrarlar, gerçeği gören Ermeniler de bu yönde açıklamalar yapar; kullanılma amaçlarının da bir siyasi hedefin gerçekleşmesi için olduğunu belirtiyor. Bu siyasi hedefin tam açıklamasını, hedefi belirleyenin ağzından verelim.
Sevr Anlaşması’nı hazırladıkları konferanslarda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 16 Şubat 1920′de şöyle diyor:
“Müttefiklerin uğrunda savaştıkları… Amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.”
Aynı kişi, bu devletin kurulma amacını da, 22 Nisan 1920′de şöyle belirtir:
“Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir halde, Londra Konferansı, genellikle dünya barışı bakımından, Türkiye Müslümanları ile daha doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.”
Atatürk; bu toplantı tutanaklarından haberi olmaksızın, emperyalistlerin Ermeniler üzerine neden oynadıklarını, siyasi hedeflerinin ne olduğunu tam isabetle tespit etmiş ve buna göre cephe tutmuş, bu plandan Türkiye kadar zarar görecek olan Rusya ile işbirliği yapmış ve planın gerçekleşmesini engellemiştir.
Bugün de Ermeni kartının tekrar Türkiye’nin önüne konulması, Ermenilerin tekrar kullanılmaya başlanmasının arkasında, daha önce açıklanan ekonomik çıkarlarının yanı sıra, L. Curzon’un ikinci sözündeki amaç aranmalıdır. Bundaki doğru tespit, Atatürk’ün yaptığı gibi, doğru cephe tutmayı, doğru hedefe saldırmayı sağlayacaktır.
“Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, … Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.” (16 Haziran 1919)
“… Kürtleri Osmanlı (Türk) camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu’muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak(tır).” (9 Kasım 1919)
“… Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında İtilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getir(mek)…” (6 Ekim 1920)
İngiltere, Hazar ile Basra petrol havzaları arasını kendi kontrolünde bir coğrafi bağ ile birleştirmek ve Anadolu Türklüğünün Kafkas ve Orta Asya Türkleri ile fiziki bağını kesmek için, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketini paralel yürütmüştü. Her iki hareketi kendi emperyalist politikaları için bir vasıta olarak kullanmıştı.
Atatürk, sözünü ettiği “Doğu ile Türkiye arasında büyük bir sed meydana getirme” projesini görmüş, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketlerinin bu seddi oluşturmak için İtilaf devletleri (yani İngiltere) tarafından tezgâhlandığını ve Türkiye için tehlikelerini anlamış, inşa aşamasında seddi yıkmıştır.
Bu seddin yapılmasını önlemedeki kesin kararlılığını şöyle ifade eder:
“Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.”
Bugün de emperyalizmin bu iki vasıtası, Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde aynı kaynaklardan, aynı amaçlarla ve yine paralel yürütülmektedir ve 2007 yılı itibarı ile önemli mesafe kat etmiştir. Türkiye, Atatürk’ün kesin kararlılığını gösterme zamanını geçirmektedir.
Bugün, Büyük Ortadoğu Projesi içinde oluşturulmak istenen Doğu Seddini önlemek için “her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetinde” olduğunu anlamalıdır. Varlığını devam ettirmek için buna zorunludur. Geç kalmanın bedelini halkına kanla ödettirmemek için zorunludur. Doğu Seddini önlemek zorundadır. Önlemenin nasılı, ne yapılacağı da Atatürk’tedir. Atatürk gibi önce bağımsızlığımızı kurtarmak gerekmekte ve bunu yapabilecek teslimiyetçi olmayan bir hükümeti iş başına getirmek, yurttaşlık görevimiz olmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü, Atatürkçü Düşünce Derneği
ERMENİ SORUNU
Türkiye, 1915 olaylarının 100. yıl dönümüne bir yıl kala, müthiş bir atak yaptı; Daha önce her 24 Nisan’da Beyaz Saray’dan gelecek Ermeni mesajının içeriğini merak eden Ankara, bu kez ABD Başkanı’nı beklemeden, kendi mesajını yayınladı.
CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK !
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, 1915 olaylarının yıldönümü vesilesiyle, Başbakan düzeyinde Ermenilere taziye mesajı yayınlandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına, Başbakanlık tarafından yazılı olarak yayınlanan mesajda, Ermenilere taziye dileklerini iletti
ABD BAŞKANI “MED YEGERN” DİYOR, TÜRKİYE BAŞBAKANI “TEHCİR”
Seçilmeden önce yaptığı kampanyada Ermenilerin soykırım iddialarını resmen tanıyacağı vaadinde bulunan ABD Başkanı Barack Obama, Başkan olduktan sonra merakla beklenen 24 Nisan mesajında “soykırım” dememiş, ancak Ermenice “büyük kırım” anlamına gelen “Med yegern” ifadesini kullanmıştı. Obama, daha sonra da her yıl yayınlandığı 24 Nisan mesajlarında aynı ifadeyi tekrarladı.
Obama’nın “med yegern” dediği 1915 olaylarından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan ise, yayınladığı mesajda Ermeniler yaşadıklarını “tehcir” olarak nitelendirdi. Başbakan mesajında, “Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır” dedi.
ERMENİLERE İLK TAZİYE: “ÖLEN ERMENİLERİN TORUNLARINA TAZİYELERİMİZİ İLETİYORUZ”
Ermenilerin 1915′te zorla yerlerinden edilmeleri anlamında kullanılan “Tehcir” kelimesi, Türk yetkililer tarafından uzun süredir dile getirilmekte olan bir tabir. Dolayısıyla bu ifade yeni değil.Ancak Başbakan’ın, 24 Nisan mesajı yayınlamasının yanısıra yaptığı bir başka “ilk”, 1915 olayları nedeniyle ilk kez o dönemde yaşanan olaylar sırasında hayatını kaybeden diğer Osmanlı halklarından ayırarak, Ermeni halkına ayrıca taziye dileklerini iletmesi;
“Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.”
DİĞER OSMANLI HALKLARI DA UNUTULMADI: OSMANLI VURGUSU
Ancak Başbakan Erdoğan, Ermeni halkını ismiyle andığı bu mesajdan hemen sonra, Türkiye’nin bu konuda izlediği politikaya uygun şekilde, o dönemde yaşanan olaylarda hayatını kaybeden diğer halkları da ayrıca andı, “Osmanlı” vurgusu yaptı:
“Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.” Başbakan’ın “Osmanlı vatandaşı” vurgusu, mesajda birkaç kez de tekrarlandı;
“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz.”
“ACININ HİYERARŞİSİ OLMAZ”
Başbakan Erdoğan’ın mesajında, yine “Osmanlı vatandaşlarına” vurgu sayılabilecek bir başka ifadede, “acıların yarıştırılamayacağına” ilişkin sözleri oldu. Başbakan, “Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar. Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder. Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir” dedi.
TÜRKİYE’NİN 2008′DEKİ ERMENİ AÇILIMINA ATIF
Başbakan’ın mesajındaki bir başka unsur ise, Türkiye’nin 2008 yılında yaptığı Ermeni açılımına atıfta bulunması idi. 2008′de, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir futbol karşılaşması için Ermenistan’a gidişiyle başlayan açılım süreci, Türkiye ile Ermenistan arasında, soykırım iddialarının da araştırılacağı bir komisyonun da aralarında bulunduğu, çeşitli işbirliği komisyonları kurulması konusunda anlaşmaların imzalanması ile sonuçlanmıştı. Ancak ne Türkiye, ne de Ermenistan, üzerinde Dışişleri Bakanları’nın imzaları bulunan Ekim 2009 tarihli bu anlaşmaları, siyasi nedenlerle, parlamentolarından geçiremediler.Türkiye, topraklarının üçte biri Ermeni işgali altındaki Azerbaycan’ın büyük baskısıyla karşılaşırken, Ermenistan da iç politika saikleri ve Ermeni diasporasının baskısıyla, anlaşmaları Meclisi’nden geçirmedi.
AÇILIM SÜRECİNİ DİRİLTELİM” MESAJI
Başbakan Erdoğan, yayınladığı mesajda, 2008 süreci sonucunda üzerinde uzlaşmaya varılan, ancak sonradan kadük olan ortak tarih komisyonuna atıf yaparak, Ermenistan’a “açılım sürecini yeniden diriltelim” mesajı gönderdi. Erdoğan, şöyle dedi:
“Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir. Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir. Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır.”
MESAJDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VURGUSU
Başbakan Erdoğan’ın mesajındaki bir başka önemli unsur ise, ifade özgürlüğüne yaptığı atıf oldu.Başbakan’ın 1915 olayları nedeniyle yayınladığı mesajda, ifade özgürlüğüne özel vurgu yapması da, uzun süre Türkiye’de kullanılması suç olan “Ermeni soykırımı” ifadesini hatırlattı.
Başbakan mesajında, “1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.” diyerek, ifade özgürlüğüne atıf yaptı. Başbakan mesajında şöyle devam etti;
“Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir. Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir.”
Hürriyet 23 Nisan 2014
***
Hiç kimse, duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz…Shakespeare
YİNE 24 NİSAN GELDİ!!!
Değerli arkadaşlar,
YİNE 24 NİSAN GELDİ ve bizlere zorla kabul ettirilmek istenen sözde ermeni soykırımı yine gündemde. Bu konuda sizlere 22.04.2011 de yazmış olduğum yazımı tekrar anımsatmak istedim. Umarım, aymazlık içinde olanlar Saygıdeğer Uğur Mumcunun 30 yıl önce AB-D emperyalizminin oyunlarını belgeleyen yazısını iyi algılarlar.
Sevgi ve saygılarımla (21.04.2014).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT: Bu vesile, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından, Çocuk bayramı olarak dünyada ilk kez ülkemizde gündeme getirilen 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZI kutlar, sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim. Umarım tüm yöneticilerimiz, koltuklarını bir saatliğine de olsa geleceğimiz saydığımız çocuklarımıza terk etmekten çekinmezler.
Değerli arkadaşlar,
Amerika, İngiltere ve Fransa maskesini kullanan Emperyalizm, Osmanlıyı yıkmak ve parçalamak için Rumları, Kürtleri ve Ermenileri kışkırtarak birçok isyanın çıkmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal ATATÜRKÜN önderliğinde emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı koyarak bağımsızlığı elde eden Türkiye Cumhuriyeti, birçok mazlum ülkeye örnek olmuştur. Bu başarıyı hazmedemeyen dış güçler, şimdi de aynı piyonları Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak için farklı yöntemleri kullanmaktadır.
Ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen uluslararası AB-D emperyalizmi, son yıllarda ABD de bulunan, Ermeni diasporasını kullanarak amacına ulaşmak istemektedir. Örneğin, Osmanlı dönemini içeren sözde soykırım olayları için yeniden bir tanımlama getirmişler ve yıllardır kendi ifadelerinde kullandıkları 1915-1919 olaylarını 1915-1923 yılına kadar uzatmışlardır. Böylece Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzü, kurtuluş savaşımızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini de işin içine sokmayı hedeflemişlerdir.
Çok ilginç, 1915 yılında daha Türkiye Cumhuriyeti ortada yok ve Osmanlı sonrası ortaya 38 ayrı devlet çıkmasına karşın, emperyalist güçler suçu, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetine yükleme peşindeler. Nitekim Ermenistan strateji uzmanı ve Ararat Bilim-Strateji Merkezi Başkanı Ayvazyan,” Ermenistan soykırımın Türkiye’ye kabul ettirme sürecinin ikinci aşamasını şimdiden dile getirmeli. Bu ikinci aşama Türkiye’den toprak talebidir. Türkiye, Osmanlı’nın Ermenilere karşı yaptığı zulmün bedelini toprakla ödetmeye zorlanmalıdır diyerek, sözde Ermeni soykırımına karşılık Türkiye’den toprak talep etmenin tam zamanı olduğunu söyledi.
Neden ve niçin, Osmanlının yaptığı işin bedeli olarak, Türkiye’den toprak talep edilmesinin tam zamanı olduğu düşünülüyor? Acaba gereken tepkinin verilemeyeceği mi zannediliyor ????
Bu konuda, Yüce Önderimizin kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Sn. Prof.Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun yönetiminde çok güzel bilimsel çalışmalar yapıyordu, Bu süreçte Hallaçoğlu, arkadaşları ile birlikte yaptığı araştırmalarla Ermenilerin sözde soykırım iddialarını giderek çürütmeye başlamıştı. Ne yazık ki Hallaçoğlunun dış baskılarla görevden alındığından beri 3 yıldır bir tek çalışmadan haberimiz yok!!!
Değerli arkadaşlar,
Yine 24 Nisan geldi ve bölücü yöntem devam ediyor. Sizlere bu konuda araştırmacı-gazateci rahmetli Uğur MUMCUNUN 27 yıl önce, yazmış olduğu GİZLİ BELGELERLE başlıklı yazısı ile AB-D emperyalizminin kirli amaçları için açıkladığı gerçekleri sizlere yeniden anımsatmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla (22.04.2011).
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT: Fransa Senatosunun 4 Mayısta tartışacağı “Ermeni soykırımı”nı inkar edenlere 5 yıla kadar hapıs cezasını öngören yasa tasarısı Anayasa Komisyonunda reddedildi. Anayasa komisyonu “Yasama organlarının tarih yazmaması gerekir. Tasarı suç ve cezaların yasallığı ilkesi ile düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı” bulunmuş (19.04.2011-Cumhuriyet). Hayret, Fransızlar giderek gerçekleri görmeye başladı galiba!!!
***
GİZLİ BELGELERLE (1 Nisan 1984-Cumhuriyet)
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye’ye yapılacak askeri yardımı, Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihinin “Soykırım Günü” olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa’da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD’nin Vietnam’daki, Fransa’da, Cezayir’deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili’de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende’nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağı nı sanıyor. Sanki ABD’nin Grenada’ya, daha düne kadar yakın bir zamanda Fransa’nın Çad’a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.
Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.
İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:
İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe’ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan “İngiliz Belgeleriyle Türkiye” kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler’in Amerikalılar’ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım:
Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazIlan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:
…Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor…
Gizli Belge: Sayfa No: 60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’in Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı:
…Amerikan Senatosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrýca bütün Türkiye’nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır. ..
Gizli Belge: Sayfa No: 71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı:
…Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır. ..
Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:
…Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum’da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler’in bir şansı olurdu...
Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Þubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:
…Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan’a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.
Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:
…Lord Curzon, Erzincan’ın da Ermenistan’a verilmesini, Karadeniz’de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor…
Bu belgeler, bugün ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihini “Soykırım Günü” ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD’nin Lozan Barış Antlaşması’na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.
Atatürk, Ermeni sorununun “dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini” söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir!!!
Biz, bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?
24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920′lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalıların torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
“Milliyetçilik” budur.
Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler?
Budur, budur, budur işte!..
Uğur MUMCU
***
YORUM, KATKI VE TEPKİLER:
NADİR BIYIKOĞLU
İşte bir Erzurum'lunun son "özür" beyanına tepkisi...
Rahmetli Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörü Kemal BIYIKOGLU'nun oglu, Değerli Arkadaşım Nadir BIYIKOĞLU böyle diyor....
Çünkü o bir Erzurum'lu.... Olaylardan haberdar... Ermeni ihanetini ve kanlı zulmünü görenlerden öğrenmiş neyin ne olduğunu...
Siz de öğrenin istedim... Şahitler var anlatacak...
Yalaklıkla, köylü kurnazlığıyla ancak manşetlere hitap edersiniz....
Gerçeklere yaklaşamazsınız.... Hatta uzaklaşırsınız.... 
Teşekkürler Nadir Bey Kardeşim...
On Friday, April 25, 2014 2:34 AM, Nadir Bıyıkoğlu <nbiyikoglu@gmail.com> wrote:
1.Dünya savaşı yıllarında vatan savunması için cepheden cepheye koşan Mehmetçiğin arkada bıraktıklarını sırtından hançerleyen o günün katil terör örgütleri Hınçak, Taşnaksutyun vb'ni lanetliyorum.
Ermenistan başbakanını 100 yıl önce Rus ordusunda oluşturulan gönüllü Ermeni birliklerinin Azerbaycan'da, Anadolu'da, Erzurum'da yaptıkları katliamlar için Türk milletinden özür dilemeye davet ediyorum.
Erzurum'un köylerinde ve yurdun nice yerinde toplu katledilen, tecavüze uğrayan, camilerde yakılan ihtiyar, kadın, çocuk, masum Türk'lerin ruhları önünde devletimi yönetenler adına utançla eğiliyorum.
Asala'nın şehit ettiği diplomatlarımızın evlatlarının, Karabağ'da zulme ve katliama uğrayan Azerbaycan'lı kardeşlerimizin evlatlarının acılarını tekrar paylaşıyor, şehitlerimize rahmet diliyorum
(ENGİN KÜLTÜR GRUP & 24.04.2014)
(Naci Kaptan <cumhuriyetdede@gmail.com>)
***
Recep Tayip Erdoğan’ın “24 Nisan 2014” mesajı şöyle:
* 24 NİSAN TARİHİ fırsat:
Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm Ermeniler için özel bir anlam taşıyan 24 Nisan, tarihi bir meseleye ilişkin düşüncelerin özgürce paylaşılması için değerli bir fırsat sunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz. Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar.
* ERMENİLERİN ACILARINI ANLAMAK:
Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder. Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir. 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.
* FARKLI SÖYLEMLERE EMPATİ:
Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir. Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir.
* SİYASİ ÇATIŞMA HALİNE GETİRİLMESİ KABUL EDİLEMEZ:
Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir. Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu haline getirilmesi de kabul edilemez. Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu acılı tarihe adil hafıza perspektifinden bakılması, insani ve ilmi bir sorumluluktur.
* YENİ KAVGALAR ÜRETMEK YARARLI DEĞİL:
Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır. bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir.
* ORTAK TARİH KOMİSYONU ÇAĞRISI:
Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir. Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu çerçevede arşivlerimizi bütün araştırmacıların kullanımına açtık. Bugün arşivlerimizde bulunan yüzbinlerce belge, bütün tarihçilerin hizmetine sunulmaktadır.
* TORUNLARA TAZİYE MESAJI İLETİYORUZ:
Türkiye, geleceğe güvenle bakan bir ülke olarak tarihin de doğru anlaşılması için ilmi ve kapsamlı çalışmaları her zaman desteklemiştir. Etnik ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden ticarete kadar her alanda ortak değerler üretmiş Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir. Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz. Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

17 Nisan 2014 Perşembe

Kırım Tatar Meclisi (eski) Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek..”

Kırım Tatar Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek..”
Kırım Tatar Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek ama silahlı değil diplomatik şekilde" dedi.
Ankara'daki temaslarının ardından Konya'ya gelen Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ukrayna'daki durumu "çok kötü" şeklinde nitelendirdi, insanlar arasında korku ve tedirginliğin hakim olduğunu söyledi.
"Ümidimiz uluslararası baskılar"
Kırım'ın artık Rusya'nın bir parçası olduğunu ancak bunun uluslararası hukuka aykırılık arz ettiğini vurgulayan Kırımoğlu, "Rusya, Ukrayna'nın zor durumundan faydalanıp askerlerini gönderdi. Bizim ümidimiz uluslararası baskılar" dedi.
En zor durumda olan neden Tatarlar?
Kırımoğlu, Kırım'da bugüne kadar büyük çaplı çatışma olmadığını, çatışmaların faydası olacağına da inanmadığını vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Çünkü kan dökülecekti. Ruslar Kırım yarımadasına 30 bine yakın askerini gönderdi. Ukrayna'nın gücü yeteri kadar değildi o yüzden onlar çekildi. Çekildi deyince; 'teslim olduk, Kırım'dan vazgeçtik' manasına gelmiyor. Mücadele devam edecek ama silahlı mücadele değil de başka şekilde, diplomatik şekilde devam edecek. Aslında en zor durumda kalanlar Kırım Tatarları oldu. Çünkü Ukrayna bağımsızlığını ilan ettikten sonra en çok Ukrayna'yı destekleyen Kırım yarımadasında Kırım Tatarları idi. Onun için şimdi Tatarların beklentilerine, Ruslar tarafından daha çok baskı olacak. Fakat şimdi kan dökülmüyor, çatışma yok."
Rus yönetiminin Tatarlar ile anlaşmaya çalıştığını anlatan Kırımoğlu, buna karşın Tatar halkının büyük çoğunluğunun Rusya'nın hakimiyetini tanımak istemediğini dile getirdi.
"Malumatımıza göre, 5 bine yakın Kırım Tatarı Kırım'dan çıktı"
Ruslar'ın yalnız Kırım Tatarlarına değil herkese Rus pasaportlarını vermek istediğini anlatan Kırımoğlu, şöyle konuştu:
"Bizimkiler de onların pasaportunu almak istemiyor ama aksi takdirde insanlar kendi topraklarında yabancı muamelesi görecek, çalışmalarına müsaade edilmeyecek, seçim hakları olmayacak, bunun gibi şeyler. Haklarını kaybedecekler. İnsanlar zor durumda kaldı ki; bazıları ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bir formül bulmaya çalışıyoruz. Ruslar ile anlaşma yapacak olsak, Ukrayna devletine karşı bir hareket gibi kabul edilecek. Ukrayna taraftarı olacak olsak, bu sefer Ruslar tarafından baskı olacak. Bu konuda halkın arasında müzakereler, tartışmalar devam ediyor. Bazıları 'sonuna kadar direneceğiz", bazıları 'direnecek kadar kuvvetimiz yok, çok direnecek olsak kan dökülme durumu var, azınlığız' diyor. Bazı insanlar Kırım'ı terk etti. Malumatımıza göre 5 bine yakın Kırım Tatarı Kırım'dan çıktı. Toplam 280 bin Kırım Tatarı olduğunu düşünürseniz; 5 bin rakamı bizim için büyük kayıp. Çünkü o kadar büyük zorluklarla insanlarımızı vatanına getirdik ama şimdi topraklarını terk etmek zorunda kalıyorlar."
"Çeçenistan gibi oluruz"
Kırımoğlu, şu aşamada tercihlerinin diplomasi yoluyla sorunun çözüme kavuşturulması olduğunu belirterek, "Kan dökülmeye başlarsa dökülecek tabii, ne yapacağız? O zaman başka mücadeleler olacak ama bizim tercihimiz kan dökülmemesi. Başka şekilde mücadele verebiliriz; mitingler, yürüyüşler, yolları kapatma gibi şeyler yapılabilir. Çünkü savaşla, silahla bir yola ulaşılmıyor. Çeçenistan gibi insanlarımızı kıracaklar. Biz esas olarak ülkelere NATO'ya, AB'ye, ABD'ye ziyaretler yapıp durumumuzu anlatmaya çalışıyoruz" diye konuştu.
Çıkan olaylar sırasında geçen ay Rusya'nın işgalini protesto eden bir Kırım Tatarının öldürüldüğünü anlatan Kırımoğlu, cesedine ulaştıkları bu kişinin ağır işkence gördüğünü aktardı.
"Rus askerleri sivil kıyafetler giyiyor"
Bu olayı gerçekleştirenlerin asker değil militan birlikler olduğunu düşündüklerini ifade eden Kırımoğlu, "Kendi savunma birlikleri ama bunları hep Rus yönetimi yaratıyor tabii... Bazıları Karadeniz üssünden Rus askerleri sivil kıyafetler giyip böyle şeyler yapıyorlar ya da Rus yanlısı olan gençlerden birlikler kuruyorlar" ifadelerini kullandı.
"Rusya topraklarımızı boşaltacak ama ne zaman?"
Yaşanan olaylarda Türkiye'nin tutumundan memnun olduklarını ifade eden Kırımoğlu, şöyle devam etti:
"Türkiye Ukrayna'nın bütünlüğü taraftarı olduğunu söyledi. Görüşmeler devam ediyor.
Türkiye olaylar başlayınca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçici Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı ile görüştü. Türkiye'nin Ukrayna'nın yanında olduğu, Ukrayna'nın Türkiye için stratejik partner olduğu ifade edildi. Türkiye, elinden gelen yardımı yapacak ama Türkiye'nin de kendi problemleri var.
"Tamamen Rusya'ya karşı olması zor" 
Türkiye'ye doğalgazın yarısı Rusya'dan geliyor. Ticareti de 38 milyar dolar civarında. Böyle durumda kesinlikle Rusya ile arayı bozmak olmuyor ama buna bakmadan sağolsun Türkiye gerekli hareketleri yapıyor. Rusya'nın bu davranışlarına tüm dünya karşı. Etap etap Rusya'ya baskılar olacak. Ruslar, Afganistan'ı işgal ettikten sonra ambargo uygulanmıştı. Neticesinde 10 yıl sonra dağıldı Sovyetler Birliği... Umut ediyoruz ki; bu defa daha tez olacak bu uygulamalar ve neticede elbette Rusya bizim topraklarımızı boşaltmak zorunda kalacak ama ne zaman, ne kadar sürecek o belli değil."
(Çarşamba, 17 Nisan 2014, NYTurk News & TURKISH.FORUM)

15 Mart 2014 Cumartesi

Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Hollandalı Hıristiyan Demokrat Parlamenter Ria Oomen-Ruitjen tarafından yazılan "2013 yılı Türkiye" raporu...

AVRUPA BİRLİĞİ TEMSİLCİLİĞİ BRÜKSEL 
bxloffice@tusiad.org www.tusiad.org
Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Hollandalı Hıristiyan Demokrat Parlamenter Ria Oomen-Ruitjen tarafından kaleme alınan ve 2013 yılında Türkiye’deki gelişmelerin değerlendirildiği "Türkiye Raporu" 3 Mart tarihinde AP Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilmiş, 12 Mart’ta ise AP Genel Kurulu’nda onaylanmıştır. 
Raporda ön plana çıkan konular şunlardır:
AVRUPA PARLAMENTOSU TÜRKİYE RAPORU BİLGİ NOTU
(14 Mart 2014 - TS/BXL/14-04 - Tam Metin)
AB, Türkiye’deki reformların bir çıpası olmaya devam etmelidir.
Aralık 2006 Avrupa Konseyi sonuç kararları uyarınca Kopenhag kriterlerinin tam olarak karşılanması ve AB’nin entegrasyon kapasitesi AB’ye üyeliğin esası olmaya devam etmektedir.
11 Aralık 2012 tarihli Konsey kararında da belirtildiği gibi Komisyon’un yeni aday ülkelere yönelik müzakere çerçevesi ile ilgili yaklaşımında göre hukukun üstünlüğü AB Genişleme Politikası’nın temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda gerekli kurumsal ve yasal reformların yapılması ve uygulamada ilerleme sağlanması için gereken süreyi tanımak amacıyla 23 (yargı ve temel haklar) ve 24 (adalet, özgürlük ve güvenlik) numaralı müzakere başlıkları müzakere sürecinin ilk döneminde ele alınmalıdır.
AB Komisyonu Genişleme Stratejisi belgesinde ekonomisi, stratejik konumu ve bölgesindeki önemli rolünün Türkiye’yi AB için stratejik bir ortak ve AB’nin rekabetçiliği için önemli bir bileşen konumuna getirdiğini belirtmektedir.
Türkiye AB ile Ortaklık Anlaşması’na Ek Protokol’den kaynaklanan yükümlülüğünü sekiz yıldır yerine getirmemektedir.
İstikrarın yaygınlaştırılması ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi için Türkiye ikili sorunlarını çözme yönündeki çabalarını artırmalıdır. Yakın komşuları ile sürmekte olan ikili anlaşmazlıklarını, kara ve deniz sınırları ile hava sahası konularında çözüme kavuşturulmamış yasal yükümlülüklerini Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve uluslararası hukuka göre çözüme kavuşturmalıdır.
Türkiye enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, petrol, gaz ve elektriğin komşu ülkelerden AB’ye ulaştırılmasında önemli bir rota konumundadır. Bunlara ek olarak Türkiye’nin yenilenebilir enerji kaynakları hem Türkiye hem de AB’nin sürdürülebilir ve düşük karbonlu ekonomiye geçişi için önemli potansiyel sunmaktadır.
Hukuk sisteminin işlemesi için yolsuzluğun her kademede önlenmesi gereklidir.
İnandırıcı bir bağlılık ve güçlü demokratik temeller
Avrupa Parlamentosu, AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu’nun sonuçlarında belirtilen Türkiye’nin stratejik bir ortak olduğu ve raporun öncesindeki on iki aylık süre içerisinde reformlarda önemli ilerlemeler sağlandığı görüşünü paylaşmaktadır. Türkiye’de yönetimde saydamlık ve hesap verebilirliğin güvence altına alınması için daha fazla reforma ihtiyaç bulunmaktadır.
Toplumda ve özellikle siyasi partiler arasında diyalog teşvik edilmeli, sivil toplumun güçlendirilmesi sürecine devam edilmelidir.
Temel haklara saygı, hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı ilkesi demokrasinin temelidir. Gerçek demokratik bir ülke için tarafsız ve bağımsız yargının önemi vurgulanmaktadır.
AB ve Türkiye arasındaki müzakerelerin dönüştürücü gücü olduğu da not edilerek, iki taraf arasındaki yakın diyalog ve işbirliğinin reform süreci açısından önemli olduğu vurgulanarak, 22 numaralı müzakere başlığının açılmasının olumlu bir gelişme olduğu belirtilmektedir.
AB ile Türkiye arasında, geri kabul anlaşmasının imzalanması ve 16 Aralık’ta vize muafiyeti diyalogunun başlatılması olumlu gelişmelerdir. Geri kabul anlaşmasının uygulamaya konulması kapsamında AB Türkiye’ye tüm teknik ve mali yardımı sağlamalıdır.
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kurulması ve Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasası’nın uygulamaya konulması Türkiye’nin sığınmacılara uluslararası koruma sağlaması ve mülteciler için insan haklarının güvence altına alınması yolunda olumlu gelişmelerdir.
AB’ye doğru yasadışı göçte bir geçiş ülkesi durumunda olan Türkiye ile geri kabul anlaşmasının bir an önce kabul edilmesi ve tüm AB üye ülkelerinde yürürlüğe girmesi önemlidir.
Türkiye ve AB Komisyonu vize serbestîsi ile ilgili ilerleme sağlamak üzere çalışmalarını sürdürmelidir.
Kopenhag Kriterlerinin Karşılanması
Türkiye’de yüksek düzeyde yolsuzluk iddiaları ile ilgili son dönemde ortaya çıkan gelişmeler derin endişe kaynağıdır.
Soruşturmaları yürüten savcı ve emniyet görevlilerinin görevlerinden alınmaları yargı bağımsızlığına aykırı oluşu ve soruşturmaların saygınlığını olumsuz etkileyecek olması nedeniyle üzüntüyle karşılanmaktadır.
Hükümet, yargı, polis ve medya arasındaki güvenin ortadan kalkması üzüntü vericidir.
Hükümet, demokratik ilkelere tam olarak bağlı olmalı ve yolsuzluklarla ilgili soruşturma ve takibata müdahaleden kaçınmalıdır.
Hükümete yolsuzlukla mücadele konusunda vermiş olduğu taahhütler hatırlatılmakta, bu kapsamda Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) tarafından 2005 yılında oluşturulan raporlarda belirtilen tavsiyelerin uygulanmasının önemi vurgulanmaktadır.
Türk hükümetine Sayıştay’ın ilgili uluslararası standartlara uygun bir biçimde etkin çalışmasını sağlaması yönünde çağrıda bulunulmaktadır. Bu çerçevede Sayıştay’ın kolluk güçleriyle ilgili raporları dâhil tüm raporlarına kamuoyunun ve TBMM’nin erişimi sağlanmalıdır. Tüm bakanlıklar Sayıştay ile işbirliği içerisinde çalışmalıdır.
Yargı makamına bağlı bir adli polis gücü oluşturulması ihtiyacı bulunmaktadır.
Çağdaş demokratik devletlerde kuvvetler ayrılığının hayati önemline dikkat çekilmekte ve TBMM’nin Türkiye’nin siyasi siteminde siyasi yelpazenin tümünü kapsayacak biçimde diyalog ve oydaşma yaratma için oynaması gerektiği önemli role dikkat çekilmektedir.
Türkiye’de siyasi kutuplaşma ve hükümet ile muhalefetin ana reformların ve yeni anayasa taslağının hazırlanmasında isteklilik görülmemesi kaygı yaratmaktadır. Hükümet ve muhalefet başta olmak üzere tüm siyasi aktörler kamu kurumları içerisinde çoğulcu bir vizyonun geliştirilmesi ve devlet ile toplumun çağdaşlaşması ve demokratikleşmesi için birlikte çalışmalıdır.
Sivil toplum örgütlerinin toplumdaki rolü son derece önemlidir, bu çerçevede reform süreciyle ilgili kamuoyuna gerekli düzeyde bilgilendirme yapılması gerekmektedir.
Siyasi çoğunluğa ilgili reformların tasarlanmasında diğer siyasi güçlerin ve sivil toplum örgütlerinin etkin bir şekilde dâhil edilmesi ve reform tasarlama süreçlerinde farklı çıkar ve görüşlerin kapsayıcı bir şekilde dikkate alınması çağrısı yapılmaktadır.
Anayasa reformu Türkiye’de çağdaşlaşma ve demokratikleşme sürecinde en öncelikli konumda yer almalıdır.
Memurların, polis ve kolluk güçlerinin dini, etnik ve siyasi bağlılıkları temelinde sistematik olarak fişlenmesi iddialarından kaygı duyulmaktadır.
2010 Anayasa değişiklik paketinin uygulanmasında, özellikle kişisel verilerin güvenliği, askeri yargı ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için pozitif ayrımcılık kanunlarının kabulünde acilen ilerleme kaydedilmeli ve kabul edilen yasalar etkin bir biçimde uygulanmalıdır.
Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun 60 anayasa değişikliği üzerinde uzlaşma sağlamış olması memnuniyet verici olmakla birlikte, komisyonun çalışmalarının askıya alınması ve bu alanda ilerlemenin durmuş olması kaygı verici bulunmaktadır.
Türkiye’de yeni bir anayasa yapım çalışmalarının devam etmesinin, bu çalışmalar çerçevesinde etkin bir kuvvetler ayrılığı sistemi ve tüm bireylerin eşit haklarını teminat altına alan bir vatandaşlık tanımı konusunda oydaşmaya varılmasının önemine dikkat çekilmektedir.
Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye bu çalışmalar kapsamında Venedik Komisyonu ile etkin bir diyalog oluşturmaya teşvik edilmekte, anayasal reform sürecinin saydam ve kapsayıcı bir şekilde, sivil toplumu tüm etaplarda tam olarak sürece dâhil eden bir biçimde gerçekleşmesinin önemine vurgu yapılmaktadır.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Komisyonu (HSYK)’na ilişkin yeni yasal düzenlemeden duyulan derin kaygı dile getirilmektedir. Bu düzenleme ile Adalet Bakanı’na verilen güçlü ve merkezi rolün demokratik sistemlerde kuvvetler ayrılığının tam işlerliğinin bir ön koşulu olan bağımsız yargı ilkesine uygun olmadığı vurgulanmaktadır.
HSYK üyelerinin seçimi, HSYK’nın yapısı ve çalışmasıyla ilgili kurallar AB standartlarına uygun olmalıdır. Hükümet yeni HSYK yasal düzenlemesi konusunda AB Komisyonu ve Venedik Komisyonu ile yakın istişare içinde olmalı, yasal düzenleme bu kurumların tavsiyeleri yönünde gözden geçirilmelidir.
30 Eylül 2013 tarihinde hükümet tarafından sunulan demokratikleşme paketi memnuniyet vericidir. Bu paketin en hızlı ve tam biçimde uygulanması, bu kapsamda uygulayıcı yasal düzenlemelerin hazırlanmasında muhalefet ve ilgili sivil toplum örgütleriyle istişare içinde olunması için çağrıda bulunulmaktadır.
%10 seviyesinde bulunan seçim barajının indirilmesini de kapsayan seçim sisteminin gözden geçirilmesi sürecinde demokrasinin güçlendirilmesi ve toplumda mevcut çoğulculuğun daha iyi yansıtılması için Türk toplumunun tüm kesimlerinin temsil edilmesi sağlanmalıdır.
Kapsayıcı bir ayrımcılıkla mücadele yasal düzenlemesinin yapılması ve bir ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik idaresinin kurulması acil bir ihtiyaçtır. Ayrımcılıkla mücadele kapsamında nefret suçları konusundaki yasal çerçevenin LGBTI bireyleri de kapsayacak şekilde tüm vatandaş ve toplulukları koruma altına alması sağlanmalıdır. Alevi toplumunun haklarının iyileştirilmesi için ivedilikle adımlar atılmalı, Roman vatandaşların karşı karşıya kaldıkları ayrımcılığın önlenmesi için ek adımlar atılmalı ve bu vatandaşların iş gücüne kazandırılması ve okul bırakma oranlarının azaltılması için çalışmalar yapılmalıdır.
2013’te işlerlik kazanan ve bireylere temel hak ve özgürlüklerinin korunması için ek mekanizmalar sunan Ombudsman Kurumu ve Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun kurulması memnuniyet vericidir.
Gezi Parkı protestolarında göstericiler ve polis memurları arasında hayatını kaybedenler olmasından, polis tarafından aşırı güç kullanımından ve bazı marjinal grupların şiddet eylemlerinden duyulan derin üzüntü belirtilmiştir.
GEZİ PARKI PROTESTOLARI
Gezi Parkı protestoları Türkiye’de canlı bir sivil toplum bulunduğuna ve acil bir biçimde temel ilkelerin desteklenmesi için daha yoğun diyalog ve reform ihtiyacına dikkat çeken bir işaret olarak yorumlanmaktadır.
Gezi Parkı protestolarına katılan vatandaşlara karşı aşırı şiddet kullanımı, can kaybı ve ciddi yaralanmalardan sorumlu devlet yetkilileri ve polis memurlarının mahkemelerce cezalandırılmaması esefle karşılanmaktadır. İçişleri Bakanlığı tarafından açılan idari soruşturmalar, adli soruşturmalar ve Ombudsman kurumu tarafından Gezi Parkı ile ilgili başvurular sonucu açılan soruşturmalar hukukun üstünlüğüne tam bağlılık gösterilmesi ve sorumluların adalete teslim edilmesi için yeni bir olanak olarak memnuniyetle karşılanmaktadır. Bu soruşturmalar sonucunda gerekli iç denetim mekanizmalarının kurulması ve polis tarafından işlenen suçlar konusunda bağımsız bir denetim kurumu oluşturulması çağrısı yapılmaktadır.
Toplantı özgürlüğüne saygı için geniş kapsamlı reformlar yapılmalıdır. İçişleri Bakanlığı ve polis gücüne toplumsal gösterilere daha kısıtlı müdahale yöntemleri oluşturması, özellikle tıbbi personel, avukatlar ve protestocuların temel haklarını teminat altına alan diğer profesyoneller gözaltına alınmaması ya da çalışmalarının engellenmemesi çağrısında bulunulmaktadır.
Daha önce görülmemiş çaptaki bu protestoların birçok Türk vatandaşının daha derin demokrasi yönündeki meşru özlemlerini yansıttığı değerlendirilmekte, demokratik toplumlarda hükümetlerin tüm vatandaşların din ve inanç özgürlüğüne karşı hoşgörülü olması ve bu özgürlükleri teminat altına alması gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu çerçevede, hükümete Türk toplumunun çoğulculuğuna ve zenginliğine saygı duyulması çağrısı yapılmaktadır.
Türk medyasında Gezi Parkı olaylarının son derece kısıtlı bir biçimde verilmesi ve hükümetin olaylara tepkisini eleştiren gazetecilerin işten çıkarılması son derece kaygı vericidir. İfade özgürlüğü ve dijital ve sosyal medya için de geçerli olan çoğulcu medya ilkeleri AB’nin önemli değerleridir.
Bağımsız bir basın vatandaşların toplu karar verme mekanizmalarına bilinçli biçimde katılımını sağladığı için demokratik bir toplum için elzemdir. İnternete erişime aşırı denetim getiren yeni internet yasasının ifade özgürlüğü, araştırmacı gazetecilik, demokratik denetim ve siyasi yönden çeşitli bilgiye internet üzerinden erişimi ciddi anlamda etkileme olasılığı bulunmaktadır. Bu yasa AB ve AGİT tarafından belirtilen kaygılar ışığında medya bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü alanındaki AB standartlarına uygun biçimde gözden geçirilmelidir.
Türkiye’de medya ağlarının çoğunun çeşitli sektörlerde çıkarları olan büyük holdinglerin elinde bulunması nedeniyle duyulan kaygı bir kez daha dile getirilmektedir. Medya organı sahipleri ve gazetecilerin otosansür uygulaması kaygı verici ve yaygın bir uygulamadır. Hükümeti eleştiren gazetecilerin görevine son verilmesinden ve özellikle önemli muhalif medya organlarının sahiplerini cezalandırmak için kullanılan yöntemlerden ciddi endişe duyulmaktadır.
Yargılama öncesi ve süresince tutuklu bulunan gazetecilerin sayısının çokluğunun ifade ve basın özgürlüğünü temelinden sarstığı değerlendirilmekte, adli makamlara bu davaları bir an evvel değerlendirme ve karara bağlama çağrısı yapılmaktadır.
Kamu hizmeti amaçlı medyanın demokrasi için önemi vurgulanmakta, Türk hükümetinden kamu hizmeti amaçlı medyanın AB standartlarına uygun olarak bağımsızlık ve sürdürülebilirlik ilkelerine uygun çalışmasının sağlanması istenmektedir.
Yeni internet ve HSYK yasal düzenlemelerinin yapım süreçlerinde gerçek anlamda bir diyalog ve danışma gerçekleşmemiş olması derin kaygı ve memnuniyetsizlik yaratmıştır.
İnternet ve HSYK alanındaki yeni düzenlemelerin Türkiye’yi Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirme yolunda bir ülke olmaktan uzaklaştırmakta olduğu değerlendirilmektedir. Hükümete bu iki yasa ve gelecekte özellikle medya ve yargı konusunda yapılacak yasal düzenlemelerde AB ile yapıcı bir diyaloga girilmesi tavsiye edilmektedir. Bu kapsamda Türkiye müzakere sürecine yeniden ivme kazandırmak ve AB perspektifine bağlılığını göstermek için bu iki yasanın yeniden düzenlenmesi de dâhil olmak üzere adımlar atmaya davet edilmektedir.
2011’de AP tarafından kurulan Türkiye’de Gazetecilerin sanık oldukları davaları İzleme Geçici Heyeti ara dönem raporunu 2013’te sunmuştur. Nihai rapor 1 Nisan 2014 tarihinde sunulacaktır.
Ergenekon Davası’nın aşırı geniş kapsamı ve yargı sürecindeki noksanlıklar, Balyoz Davası’nda tutarsız deliller kullanıldığına dair iddialar bu davaların kararlarını toplumda tartışılır hale getirmektedir.
Diğer davalardaki noksanlıklar göz önünde bulundurarak, KCK davası Türkiye’nin demokratik kurumlarının ve yargınsın gücünü ve düzgün, bağımsız, tarafsız ve saydam işleyişi ile temel haklara saygıya sıkı ve koşulsuz bağlılığını göstermelidir.
Ankara’daki AB Delegasyonu Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarındaki gelişmeleri, olası temyiz süreçlerini ve tutukluluk koşullarını yakından takip etmeye ve AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’na geri bildirim yapmaya davet edilmektedir.
Füsun Erdoğan ve Pınar Selek davalarına özellikle dikkat çekilmekte, bu davaların Türkiye’nin yargı sistemindeki noksanlıkları ortaya çıkaran örnekler olduğu görüşü benimsenmektedir. Pınar Selek’e karşı açılan davaların 16 yıl sürmüş olması kaygı vericidir. Tüm davalar hukukun üstünlüğüne saygı çerçevesinde ve uygun koşullar sağlanarak saydam bir biçimde sürdürülmelidir.
3. Yargı Reform Paketi’nin uygulanması birçok tutuklunun salıverilmesini sağlamıştır. 4. Yargı Reform Paketi de Türk yargısını AB standartları ve ilkelerine yaklaştırmak yolunda önemli bir adım olarak memnuniyetle karşılanmaktadır. Bu kapsamda ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü ile halkı şiddete ve terör eylemlerine kışkırtma ayrımının yapılması önemlidir. Yine suçu ya da suçluyu övme suçunun kamu düzenine açık ve muhtemel tehlike yarattığı durumlara indirgenmesi önemlidir. Son olarak bir örgüt adına örgüt üyesi olmadan suç işleme suçunun sadece silahlı örgütleri kapsayacak şekilde daraltılması da olumlu bir gelişmedir.
HSYK tarafından çok sayıda hâkim ve savcının insan hakları alanında eğitilmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının işlevsel olarak anlaşılması için gerçekleştirilen girişimler memnuniyetle karşılanmaktadır.
Hükümet Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı temelinde bir İnsan Hakları Eylem Planı kabul etmeye teşvik edilmektedir. Bu eylem planı ışığında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından ihlal edildiğinin belirlendiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında yer verilen sorunlar ele alınmalıdır.
Hükümet temel hakların korunması ve desteklenmesi için yargı reformlarını devam ettirmeye teşvik edilmektedir. Bu çerçevede terörle mücadele yasasının gözden geçirilmesi önceliklidir.
Türkiye suçların cezasız kalmasıyla mücadele etmeye ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’ne taraf olmak için çabalarını artırmaya davet edilmektedir.
“Yargı ve Temel Haklar” konulu 23. Başlık ve “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” konulu 24. Başlık’ın müzakere sürecinin erken safhalarında açılarak, müzakerelerin sonuna doğru kapatılmasının önemi tekrar vurgulanmaktadır. Bu uygulama AB Komisyonu’nun yeni aday ülkeler için geliştirdiği yeni yaklaşımla uyum içerisindedir. Söz konusu başlıkların açılması resmi açılış kriterleri çerçevesinde tanımlanan şartların yerine getirilmesi ile mümkün olacağından 23. ve 24. Başlıkların resmi açılış kriterlerinin Türkiye’ye bildirilmesi Türkiye’ye net bir yol haritası oluşturacaktır. Böylece özellikle adli sistem olmak üzere Türkiye’deki reform sürecinin AB standartlarıyla uyum içerisinde ilerlemesi için net bir hedef belirlenecektir.
AB Konseyi, resmi açılış kriterleriyle belirlenen şartların yerine getirilmesi kaydıyla 23. ve 24. Başlıkların müzakerelerini başlatmaya davet edilmektedir. Bu bağlamda Türkiye mümkün olan en iyi düzeyde işbirliği içinde olmaya davet edilmektedir.
AB Komisyonu gecikme olmadan Pozitif Gündem çerçevesinde yargı ve temel haklar ve adalet, özgürlük ve güvenlik alanında Türkiye ile daha fazla diyalog geliştirmeye ve işbirliğini desteklemeye davet edilmektedir.
Vakıflar Meclisi’nin Hükümetin demokratikleşme paketi çerçevesindeki vaadine uygun olarak tarihi Mor Gabriel Manastırı Vakfı'na ait arazilerin iadesi yönünde aldığı karar memnuniyetle karşılanmaktadır. Tüm dini cemaatlerin mülkiyet haklarının yeniden sağlanmasına yönelik uygun yasal çerçevenin oluşturulması için yapılan çalışmaların devamlılığının önemi vurgulanmaktadır.
Düşünce, din ve vicdan özgürlüğüne yönelik reform çalışmalarının devam etmesinin öneminin altı çizilmektedir. Bu yönde dini cemaatlere tüzel kişilik elde etme hakkının sağlanması, rahiplerin eğitimi, atamaları ve halef olmalarının önündeki tüm engellerin kaldırılması, bu alanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tüm ilgili kararları ve Venedik Komisyonu’nun önerileriyle uyum içerisinde olunması ve dine dayalı tüm ayrımcılık çeşitlerinin ve engellerin giderilmesi gerekmektedir.
Türk Hükümeti Alevi cemaatinin cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınmasına yönelik taleplerini değerlendirmeye davet edilmektedir.
Heybeliada Ruhban Okulu’nun hızla yeniden açılmasının ve Fener Rum Patriği’nin "Ekümenik Patrik" sıfatıyla anılmasının önündeki tüm engellerin kaldırılmasının öneminin altı çizilmektedir.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yürütülen kadına karşı şiddete ilişkin veri tabanı oluşturulması çalışmaları desteklenmektedir. Aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için sığınma evlerinin oluşturulmasına yönelik mevcut müktesebatın, yerel yönetimlerin sığınma evi açmadıkları bölgelerde uygun bir takip mekanizmasıyla desteklenmesi istenmektedir.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın tamamen ortadan kaldırılması gereken erken yaşta zorunlu evlilikler üzerine cezaların artırılmasına yönelik çalışmaları desteklenmekte ve Bakanlık bu yönde devam etmeye teşvik edilmektedir. Bakanlık aynı zamanda kan davasının tamamen ortadan kaldırılması için daha fazla çaba göstermeye davet edilmektedir.
Kadınlara yönelik sosyal ve ekonomik kapsayıcılığın yetersizliğine ve kadınların siyaset ve idari işlerde yüksek seviyelerde işgücüne katılımının düşük seviyelerde takip etmeye devam etmesine yönelik endişeler yeniden ifade edilmektedir. Bu bağlamda Türk Hükümeti kadınların Türkiye’nin ekonomik ve siyasi dokusunda daha merkezi bir rol almasını destekleyecek tedbirleri benimsemeye teşvik edilmektedir.
Tüm siyasi partiler kadınların siyasete aktif olarak katılımını teşvik etmeye yönelik somut adımlar atmaya davet edilmektedir. Kadınlara yönelik sosyal ve ekonomik kapsayıcılığın desteklenmesi çerçevesinde eğitim ve profesyonel eğitimin yanı sıra cinsiyet eşitliğinin tüm yasama ve yasaların uygulanması süreçlerinde odak noktası olarak alınmasının önemi vurgulanmaktadır.
Kürt sorununun PKK ile müzakereler temelinde terör eylemlerine tamamıyla son verilmesi hedefiyle çözüme ulaştırılmasına yönelik hükümet girişimi kuvvetle desteklenmektedir. Tüm Türk vatandaşlarının temel haklarının gerçek anlamda sağlanmasına yönelik talepleri yerine getirme genel hedefiyle Hükümet devlet okullarında Kürtçe eğitim dâhil olmak üzere Kürt topluluğunun sosyal, kültürel ve ekonomik haklarının desteklenmesine yönelik reform çalışmalarını gerçekleştirmeye teşvik edilmektedir. Bu yöndeki çalışmalar tüm ilgili paydaşlarla uygun düzeyde istişareye dayanmalıdır.
Kürt sorunu üzerine çalışan gazeteci ve yazarlara karşı açılan çok sayıda dava ve KCK davalarıyla bağlantılı olarak birçok Kürt siyasetçi, belediye başkanı, yerel meclis üyeleri, sendika üyeleri, avukatlar, protestocular ve insan hakkı savunucularının tutuklanmasına yönelik endişeler ifade edilmektedir.
Muhalefet müzakere sürecini ve reform çalışmalarını tüm Türk toplumunun faydası için önemli bir adım olarak değerlendirerek aktif destek sağlamaya davet edilmektedir.
Türk yetkililer ve AB Komisyonu 22. Başlık müzakereleri kapsamında güneydoğu bölgesinde sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi için hangi Katılım Öncesi Yardım Aracı programının kullanılabileceğinin değerlendirilmesine yönelik yakın işbirliği yapmaya davet edilmektedir.
Türk Hükümeti tarafından Gökçeada’da bulunan Rum azınlık okulunun yeniden açılmasına yönelik niyet açıklamasının beklendiği şekilde hızla uygulamasına geçilmesi memnuniyetle karşılanmıştır. Bu durum Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 1625(2008) sayılı kararıyla uyum içerisinde Gökçeada ve Bozcaada’nın iki kültürlü karakterinin korunmasına yönelik olumlu bir adımdır. Öte yandan özellikle mülkiyet hakları olmak üzere Rum azınlıkların karşılaştığı sorunların ele alınması için daha fazla çaba gerekmektedir. Bu bağlamda bu azınlık grubuna mensup olan kişi sayısındaki azalma göz önünde bulundurularak, Türk Hükümeti adaya dönmek isteyen azınlık ailelerini teşvik etmeye ve desteklemeye davet edilmektedir.
Sosyal diyalog ve sosyal ortakların katılımı çoğulcu bir refah toplumu geliştirilmesinde ve sosyal ve ekonomik kapsayıcılık sağlanmasında hayati öneme sahiptir. Sosyal politika ve istihdam alanlarında daha fazla ilerleme sağlamanın önemi vurgulanmaktadır. Bu bağlamda özellikle işçi sendikalarının tam ve etkin işleyişinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, ulusal bir istihdam stratejisinin belirlenmesi, kayıtsız çalışmanın ele alınması, sosyal koruma mekanizmalarının kapsamının genişletilmesi, kadınlar ve engelliler arasında istihdam oranlarının artırılması konuları öne çıkarılmaktadır.
Kamu sektöründe ve özellikle KOBİ’ler olmak üzere özel sektörde işçi sendikalarının hakları üzerine yeni yasanın uygulaması not edilmektedir. Türkiye ilgili yasanın Uluslararası Çalışma Örgütü standartlarıyla tam uyum içerisinde olması için gerekli değişiklikleri yapmaya davet edilmektedir.
“Sosyal politika ve İstihdam” konulu 19. Başlık’ın açılmasının önemi vurgulanmaktadır.
İyi komşuluk ilişkileri geliştirilmesi
Türkiye ve Yunanistan’ın ikili toplantılar dâhil olmak üzere ikili ilişkilerin iyileştirilmesine yönelik sürmekte olan çabaları not edilmektedir. Yunan karasularının genişletilmesi olasılığına karşı 1995 yılında TBMM’de kabul edilen ve böyle bir hareketin savaş sebebi (casus belli) sayılacağını belirten karar önergesinin halen yürürlükte olması üzücüdür.
Türk Hükümeti Yunanistan’ın hava sahası ve karasularının ihlali ile Yunan adaları üzerinde Türk Ordusu tarafından gerçekleştirilen askeri uçuşlara son vermeye davet edilmektedir.
Türk Hükümeti AB müktesebatı kapsamında olan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni vakit kaybetmeden imzalamaya ve onaylamaya davet edilmektedir. Bu bağlamda G. Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinin meşruiyeti tekrar edilmekte ve Türkiye tüm AB üye ülkelerinin kendi egemenlikleri altındaki kara veya su sahasında doğal enerji kaynakları aramaları dâhil olmak üzere tüm egemenlik haklarına saygı göstermeye davet edilmektedir.
Adadaki her iki toplum için de adil ve kalıcı bir çözüm yoluyla Kıbrıs’ta birleşme sağlanmasına olan kuvvetli destek tekrarlanmaktadır. Bu bağlamda her iki toplumun liderlerinin Kıbrıs’ın birleşmesine yönelik müzakere sürecinin yeniden başlayacağına ilişkin ortak duyuruları memnuniyetle karşılanmıştır. Aynı şekilde tarafların iki toplumlu ve siyasi eşitliğe sahip iki bölgeli federasyonu içeren ve birleşmiş Kıbrıs’ın BM ve AB üyesi olarak tek bir uluslararası tüzel kişiliği, tek bir egemenliği ve tek bir birleşmiş Kıbrıs vatandaşlığına dayalı olacağı bir çözüme bağlılıkları memnuniyetle karşılanmaktadır. Görüşmelerin başarıyla sonuçlanması için her iki tarafın da olumlu bir atmosfer yaratması ve müzakere sürecini güven inşa edecek tedbirlerle desteklemesi övgüyle karşılanmaktadır.
Adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için ilgili BM Güvenlik Konseyi kararıyla uyum içerisinde Türkiye, BM Türkiye askeri güçlerini K.Kıbrıs’tan çekmeye başlamaya ve BM Güvenlik Konseyi’nin 550 (1984) sayılı kararıyla uyum içerisinde Magosa’daki yasak bölge sınırları içinde olan BM kampına transfer etmeye davet edilmektedir.
G. Kıbrıs sürmekte olan müzakere sürecini destekleyecek olumlu atmosfere katkı sağlayacak şekilde ve AB gümrük denetiminde Magosa Limanı’nı açmaya ve Kıbrıs Türklerinin herkes tarafından kabul görecek şekilde yasal olarak ticaret yapmalarına izin vermeye davet edilmektedir. G. Kıbrıs Hükümeti tarafından tüm bu konuları ele alan öneriler not edilmektedir.
Belediye Başkanı Alexis Galanos ve Belediye Başkanı Oktay Kayalp’ın 10 Aralık 2013’de birleşmiş Magosa’ya olan kuvvetli desteklerini dile getirdikleri ortak açıklama memnuniyet yaratmıştır.
Türkiye, Kayıp Şahıslar Komitesi’nin K.Kıbrıs’taki askeri bölgelere erişimini kolaylaştırmıştır. Bu adım olumlu karşılanmaktadır ve önümüzdeki dönemde Komite’nin kayıp kişilerin bulunması için yürüttüğü çalışmalarda arşiv ve askeri bölgelere erişim ihtiyaçlarının daha iyi karşılanması beklenmektedir.
Doğu Akdeniz’de tutarlı ve kapsamlı bir güvenlik yaklaşımının önemi vurgulanmaktadır. Türkiye Kıbrıs dâhil olmak üzere AB - NATO işbirliğine karşı olan vetosunu kaldırarak AB ve NATO arasındaki diyaloga izin vermeye davet edilmektedir. Aynı zamanda G. Kıbrıs Türkiye’nin Avrupa Savunma Ajansı’na katılımına karşı vetosunu kaldırmaya davet edilmektedir.
Türkiye ve Ermenistan hiçbir ön koşul olmadan diplomatik ilişkilerin oluşturulması üzerine gerekli protokolleri onaylayarak, sınırları açarak ve özellikle sınırlararası işbirliği ve ekonomik bütünleşme konuları olmak üzere aktif olarak ilişkileri iyileştirerek ilişkilerin normalleşmesi yönünde acilen ilerlemelidir.
AB-Türkiye işbirliğinin güçlendirilmesi
Türkiye’nin AB - Türkiye Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü’nü tam olarak ve ayırım gözetmeden tüm AB üye ülkelerine karşı uygulamayarak sorumluluklarını yerine getirmeyi reddetmesinden üzüntü duyulmaktadır. Bu durumun müzakere sürecine derin etkileri geçerliliğini korumaya devam etmektedir.
Türkiye AB’nin altıncı büyük ticaret ortağı olma özelliğini korumaktadır. AB ise Türkiye’nin en büyük ticaret ortağıdır. Türkiye’nin toplam ihracatının %38’i AB ile gerçekleşmektedir ve %71 oranıyla AB, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların en büyük kaynağıdır.
AB Komisyonu tarafından yürütülen AB - Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması’nın taraflar üzerindeki etkilerine ve anlaşmanın güncellenmesi için yöntemlere ilişkin değerlendirme memnuniyetle karşılanmaktadır. Türkiye malların serbest dolaşımına engel oluşturan tüm kısıtlamaları acilen kaldırmaya davet edilmektedir.
Türkiye’nin enerji terminali olarak stratejik konumu ve yenilenebilir enerji kaynaklarının zenginliği düşünülerek AB ve Türkiye arasında enerji alanında yakın işbirliğinin geliştirilmesi ve bu bağlamda uygun bir yasal düzenleme çerçevesi sağlayacak olan “Enerji” konulu 15. Başlık’ın müzakerelere açılması değerlendirilmelidir.
AB enerji politikasının belirlenme sürecine Türkiye’nin dâhil edilmesi önemlidir. İklim değişikliği, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği alanındaki önceliklerin ve yeşil enerji alanında olası AB – Türkiye işbirliği modellerinin ele alınması gerektiğinin altı çizilmektedir.
AB Komisyonu Türkiye’deki yenilenebilir enerji, enerji şebekesi ve enerji ağlarının bağlantısallığına yönelik projelerin finansmanına öncelik vermeye davet edilmektedir. Türkiye, projelerin büyüklüğü temelinde ayırım yapılmadan tüm projelerde çevresel etki değerlendirmesine tam olarak uymalıdır.
Türkiye’nin Bosna-Hersek başta olmak üzere Güneydoğu Avrupa’ya yönelik artan çalışmaları not edilmektedir. Bu bağlamda Türk makamları AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile uyum içerisinde pozisyon belirlemeye ve diplomatik faaliyetlerin AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisiyle eşgüdümlü olarak yürütülmesinin yanı sıra AB üye ülkeleriyle bu alandaki işbirliğinin güçlendirilmesine teşvik edilmektedir.
Türkiye tarafından yaklaşık 1 milyon Suriyeliye sağlanan destek memnuniyetle karşılanmaktadır.
Suriye’nin demokratik dönüşümüne destek sağlamayacak ve insan hakları ihlalleri gerçekleştirmiş grupların ve bu gruplara fayda sağlayabilecek silahların sınırlardan geçişine izin verilmemesi için sınırların yakından denetlenmesi istenmektedir.
Suriye’de siyasi bir çözümün desteklenmesi ve özellikle Ürdün, Lübnan, Iran ve Irak’a vurgu yaparak bölgedeki siyasi ve ekonomik istikrarın desteklenmesi için AB, Türkiye ve diğer uluslararası paydaşların ortak bir stratejik vizyon geliştirmesi gerekmektedir.
Suriyeli Alevilerin zor şartlar altında olduğuna ve büyük şehirlerin sınırlarında sığınma arayışında olduklarına dikkat çekilerek, Türkiye yardımların etkin olarak bu topluluğa ulaşmasını sağlamaya davet edilmektedir.
Mültecilerin özellikle eğitim ve istihdama erişimi güvence altına alınmalıdır. Aynı zamanda mülteci topluluklarının mülteci kamplarına yakın olan şehir ve kasabalar üzerindeki sosyoekonomik etkileri de değerlendirilmelidir. AB Komisyonu, AB üye ülkeleri ve uluslararası toplum mülteci topluluğuna yardım sağlanmasına yönelik Türkiye ile yakın işbirliği içinde olmaya davet edilmektedir.
* * *