9 Mayıs 2014 Cuma

Lozan ihaneti ne zaman konuşulacak? (1 & 2) Fuat Uğur,

Lozan ihaneti ne zaman konuşulacak? (1)
Fuat Uğur, fugur1864@gmail.com
Cenaze törenlerinde namazı kıldıran imamın “merhumu nasıl bilirdiniz” veya “hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorularıdır en çok yakınlarını duygulandıran...
Tarihimize bir “Kahraman” olarak monte edilen İsmet İnönü’nün cenaze törenine yetişseydim acaba bu soruya nasıl bir cevap verirdim? Geçen gün, bunu bir kez daha sordum kendime. O gün Ergün Diler ile Bekir Hazar’ın a Haber’deki Yaz Boz programında konuk olan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Mehmet Hakan Sağlam’dan Lozan Anlaşması adı verilen ihanet antlaşmasının hiç bilmediğim yönlerini dinlediğim gündü.
Eminim, benim gibi pek çok kişi de derin ve içten bir “Ah” çekmiştir.
Şimdi aşağıdaki şu fotoğrafa bakın lütfen: (aşağıda)
Üzerindeki tarih; 
15 Mayıs 1915; 
Arıburnu Şehitlerinin fotoğrafı.
Anzak Koyu diye adlandırılan ve Anzak askerlerinin çıkarma yapıp, gemileri demirledikleri bir iç liman. Yaklaşık 1500 metrekarelik bir arazi. Hepimizin bildiği gerçek; on binlerce şehit verilir. İşte o şehitlerin, toprağa düşenlerin fotoğrafıdır bu acı veren görüntü.
Bir de Arıburnu’nun haritadaki yerini ve günümüzden bir fotoğrafını görelim.
Türkiye Devleti savaşı kazanan taraf olarak Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladığında tarih 24 Temmuz 1923’tü ve Çanakkale Savaşı’nın üzerinden tam 8 yıl geçmişti.
İmzalayan heyete, Ankara’ya “Lozan Kahramanı” olarak dönen İsmet Paşa (İnönü) başkanlık etmekteydi.
ÇANAKKALE’DE İNGİLİZ TOPRAĞI OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?
Derin bir nefes alın. Ve nihayet Lozan anlaşmasının 129. Maddesi:
Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.
Yanlış okumadınız.
Şu anda, Türkiye sınırları içinde Çanakkale’de İngiliz toprakları var. İşte o düşmana geçit vermemek için on binlerce şehidin verildiği topraklar; Anzak Koyu'ndaki 1500 metrekarelik Arıburnu toprağı İngilizlere verilmiş.
Aklınızdaki soruyu cevaplayayım. Evet, ben bunu yeni öğrendim.
Ama bu durum, İnönü’yü Lozan kahramanı olarak takdim edip İngilizlere toprak verdiğini gizleyenlerin ortak sorumluluğunu, suçunu görmezden gelmemizi gerektirmiyor.
SEVR YALANI İLE LOZAN’I BAĞLADILAR
 Üstelik Lozan’da kaybedilenler bununla sınırlı değil. Dr. Mehmet Hakan Sağlam’a telefon açtım. Hastanedeydi, elinden ameliyat olmuştu. Aşağıdakiler bunlardan sadece biri:
“Lozan’da kaybedilen aslında 12 milyon metrekare topraktı. Türkiye devleti Lozan’da masaya oturduğunda Orta Doğu’dan Sudan’a kadar geniş toprakların sahibiydi. Ulusalcıların iddia ettiği gibi Sevr Anlaşması adlandırılan metin değildi İsmet’in elini kolunu bağlayan. Çünkü Sevr Anlaşması diye adlandırılan o metni ne Osmanlı onaylamıştı, ne İngiltere, ne de Fransa meclislerinden geçirmemişti. Hiçbir bağlayıcı değeri yoktu. Ama İsmet İnönü Lozan’da öyle bir anlaşma yaptı ki Sevr’in içindeki maddelerin yüzde 50’si orada yer aldı zaten.”
Savaşı kazanan taraf olarak oturulan bir barış masasında, en hafif deyimiyle ülkesini hovardaca bağışlayan bir başka heyet var mıdır dünyada?
NE HARİKULÂDE BİR HAYAT!
ABD’nin Lozan Müşahidi, yani gözlemcisi John Grew görüşmelerin yapıldığı Beau Rivage Palace’da, yani Güzel Yalı Otelinde Türk heyetinin düzenlediği bir yemekte İsmet Paşa peş peşe o kadar çok içer ki artık incir çekirdeğini doldurmayan şeylere gülüp kahkaha atmaya başlar. Yaşamanın ne harikulâde bir şey olduğunu söylemektedir boyuna. Tuhaf bir durumdur yaşadığı John Grew’un.
HALI TÜCCARI HEYET!
İsmet Paşa için hayat hakikaten harikulâdedir. Alelade bir subayken artık Türkiye gibi, öyle ya da böyle sınırları olan bir ülkede ikinci adam olacağını az çok öngörmektedir. Artık “Bitse de gitsek” haleti ruhiyesi içindedir ve ne varsa vermeye hazırdır. Bu nedenle Lord Amery Türk heyetini halı satıcılarına benzetir; tam kapıdan çıkarken müşterinin verdiği fiyata razı oldukları için. Nitekim baş tüccar İsmet Paşa İngiliz heyetinin başkanı Lord Curzon’a aynen şunu demektedir:
“Musul ve Kerkük’ün sizde kalmasında hiçbir sakınca yok”
İsmet İnönü tarihteki gerçek yerini almalı. Üstelik Lozan tek gerçek sebep değil bunun için.
Lozan ihanetinin savunucuları için (2)
Salı günü “Lozan İhaneti Ne Zaman Konuşulacak?” diye sormuş ve İsmet Paşa başkanlığında Lozan’a gidip anlaşmayı imzalayan heyetin, Lord Amery’nin ifadesiyle “tam kapıdan çıkarken müşterinin verdiği fiyata razı olan halı tüccarlarından farksız davranıp”, 12 milyon kilometrekare vatan toprağını nasıl tek tek elden çıkardıklarını yazmıştım.
Öyle ki Çanakkale’de İngilizlerin çıktığı Anzak Koyu'ndaki Arıburnu’nda, 1500 metrekarelik tabii liman ile iki arsa İngilizlere hediye edilmişti. Siz “hediye” sözcüğü yerine başka bir kelime kullanabilirsiniz.
Ama Lozan’da Türkiye’ye atılan kazık bununla sınırlı değildi.
Anadolu’yu işgal edip Polatlı’ya dek ilerleyen Yunan ordusunun verdiği hasarı, zarar ve ziyanı kurulan bir komisyon hesapladı. O zamanki parayla 5 milyar liraydı. 1923 yılında bir Osmanlı altınının 7 lira olduğunu düşünürseniz Yunan ordusunun bu ülkeye verdiği zarar 4 bin 762 ton altındı. Bugünkü parayla 190 milyar dolar. Barış görüşmeleri için oturulan masada tam da bunun için, yani Yunanistan’ın Türkiye’ye savaş tazminatı ödemesiyle ilgili bir madde var. Ancak İsmet Paşa, milletin kesesinden, cebinden, onun döktüğü kan ve kaybettikleri üzerinden sorumsuzca hovardalık yaparak 190 milyar dolar değerindeki zarar-ziyanı bağışladı. Hem de kimse bu teklifi yapmadığı hâlde. Yunanistan’ın bu parayı ödeme ihtimalinin bulunmadığını ifade ederek Türkiye’nin tüm haklarından, alacaklarından vazgeçtiğini belirterek bu saldırgan ülkenin borçlarını bir kalemde sildi.
İşte o madde:
“Madde 59-Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu göz önünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü talebinden kesinlikle vazgeçer.”
Düşünelim. Yunanistan’ın ülkeye verdiği zarar 4 bin 762 ton altın olarak hesaplanıyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin altın rezervi 400 ton civarında. İsmet Paşa, bu “âlicenap”lığının karşılığını aldı mı dersiniz? Nerede? Osmanlı’nın, bugünün parasıyla 40 milyar dolar değerindeki borçlarını kabul etmekte bir sakınca görmedi. Peki, Türkiye Yunanistan’dan daha iyi durumda mıydı o vakitlerde?
Türkiye bu parayı 1954’e kadar ödedi ve ancak o zaman kapattı.
Daha bitmedi.
Osmanlı devleti 1911 yılında İngiltere’ye iki savaş gemisi sipariş etmişti ve bunun için de 70.5 ton altın ödedi. Nakit. Gemilerin yakıt parasına kadar hem de. İngiltere bu gemileri yaptı ama 1914 yılında patlayan Birinci Dünya Savaşını bahane ederek teslim etmedi. İşte aynı İngilizler Lozan’a bu konuda da bir madde koydurdular.
Anlaşmanın 58. Maddesinin son fıkrası.
Okuyun siz karar verin:
“Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere'ye ısmarlanmış olup Britanya Hükümetince 1914 yılında müsadere edilmiş savaş gemileri için ödenmiş bulunan paraların geri verilmesini, ne Britanya Hükümetinden, ne de onun uyruklarından istememeyi kabul eder ve bu konuda her türlü talebinden vazgeçer.”
İngiltere’nin 3 milyar dolarlık borcu hovarda İsmet Paşa tarafından yine bir kalemde silinir.
İsmet Paşa, Lozan’a askerî okuldan hocası Haim Nahum’u da götürür. Haim Nahum İngilizlere aynen şu sözü verir: “Siz toprakları parçalanmış Türkiye’nin bütünlüğünü tanıyın, ben bunlara İslâmiyeti ve Halifeliği ayaklar altına aldıracağım.”
Bu satırlar Haim Nahum’un anılarında geçiyor.
İsmet İnönü Lozan anlaşmasını imzalayıp Ankara’ya döndüğünde kendisini garda karşılayan Kazım Karabekir’e, onun mütedeyyin kişiliğine bir parmak bal çalarak yaptığı satış sözleşmesini şu sözlerle yutturmaya çalışıyor:
“Biz Hıristiyan olsaydık bu toprakları kaybetmezdik.”
Salı günkü yazımdan sonra gelen tepkilerin çoğunluğu tıpkıbasım:
“Ne var yani, 4-5 dönümlük bir mezarlık yeri verilmiş İngilizlere. Türkiye bugün gayrimenkul satışlarıyla yabancılara toprak ve konut satmıyor mu?”
Bu feraset yoksunluğunu Allah’a havale ediyor, akıl fikir ve zihin açıklığı diliyorum.
3.5.2014 & Fuat Uğur, fugur1864@gmail.com
(Ref: 2, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/fuat-ugur/580381.aspx )
***
YORUM; ELEŞTİRİ VE KATKILAR:
Re: ULUSAL HABER" bir projedir,,,,,,,,RE: Sayin Fuat UGUR´un 09 Mayis 2014 günlü "LOZAN IHANETI NE ZAMAN KONUSULACAK???" baslikli yazisi‏
Uysal, Remzi Almanya
Kime: ULUSAL HABER & ULUSAL AJANS
Degerli Dostum Mustafa Nevruz Bey,
ULUSAL AJANS´in cok degerli hizmet verdigine bizzat tanigim. Anavatan´dan uzakta yasayip, Anavatan´a güclü duygu, kopmaz baglarla sarilmis biz insanlara duydugunuz sevgi ve göstermis oldugunuz alakayi, bu ajans yayinlarindan yansittiginiza, duygularimizi yine bu ajans üzerinden ileriye aktarmis oldugunuza, en yakindan tanik olanlardan biriyim. 
Bu nedenle de size büyük bir saygi ve minnet duygularimi iletmek istiyorum.Yazimin yayinlanmasi icin degil, "link" sizden geldigi icin, yüregimde aniden kabaran duygularimi size iletmek ve sizinle paylasmak istedim. Sayin Fuat Ugur,  09 Eylül 1922 günü Izmir´de Ordumuz´da "son kursun" un da tükenmis oldugunu bilmis olsaydi, Lozan´i ihanet olarak tanimlayamazdi. Bunu bilip ögrenmek ve de yorumlayabilmek icin, yüksek ögrenimlerle, master ve doktora ünvanlarina gereksinim de yoktur. Bizim toplumumuzda, milletin kahramanlari da olsalar, bazi isimlere (!) karsi önyargilar, aileden baslayip, icine girilen grup ve teskilatlarda beyinlere siringa edilebiliyor. Tanri Türk milletine bir daha kurtulus mücadelesi vermeyi nasip etmesin. 
Türkiye´ye - Anavatan´a  esim ile yeni geldik. Insallah bu defa Ankara´ya bizzat sizi ziyarete gelecegim. Hic bir zahmete girmenizi istemedigimden, sürpriz yapmayi ve sizinle Arslanli Yol´da yürümek ve daha önce de dillendirdigim gibi, ATAMIZ´nin ebedi huzurevi olan Anit Kabir´i seyredebilecegimiz bir mekanda -Tanri izin verirse- 40 yil unutulmayacak kadar aci bir kahve icmek isterim. Ögretmenevlerinde konaklayacagim icin, size yakin ögretmenevlerin adreslerini de bana bildirebilirseniz, sevinecegim. En icten selam ve sevgilerimle
Remzi UYSAL
***
Mustafa Nevruz SINACI <gercek.demokrat@hotmail.com> schrieb am 11:48 Freitag, 29.August 2014:
Çok Sevgili ve Değerli Remzi Bey'ciğim,
ULUSAL HABER'in koordinatörü ben'im. Sahibi yakın bir dostumuz ve arkadaşımızdır. Bu gazete, Türkiye Cumhuriyeti gümrüklerinde yaşanan büyük sıkıntı, ıstırap, haksızlık ve kanunsuzlukları yansıtmak, alternatif çözümler üretmek ve uygulanması için ilgili mercilere önermek amacıyla kuruldu. Bir hayli rağbet görüp, ilgi, alâka ve takdire mazhar olunca, Gazeteyi "tam anlamıyla objektif, realist ve demokrat" bir yayına “Serbest Kürsü” ve “Özgür bir yayın platformuna” dönüştürmeye karar verdik. Dolayısıyla; Açık surette insanlık, vatan ve millet aleyhine olmadıkça; Yalan, iftira, fesat ve tefrika içermedikçe; Anayasa, ahlâk ve hukuk kuralları muvacehesinde "her haber, fikir ve yoruma" burada yer vereceğiz. Bu minval üzre; Aşağıdaki yorumunuzu ilgili yazının altına mutlaka ekleyeceğim. Aslında bunu siz de yapabilir ve dilediğiniz yazının altına yorumunuzu ekleyebilirsiniz. Kalbi şükran, selâm, sevgi ve sağlık dileklerimle… Mustafa Nevruz SINACI 
***
Date: Fri, 29 Aug 2014 01:56:36 +0100  From: uysalremzi@yahoo.de  Subject: Sayin Fuat UGUR´un 09 Mayis 2014 günlü "LOZAN IHANETI NE ZAMAN KONUSULACAK???" baslikli yazisi  To: gercek.demokrat@hotmail.com  CC: turgem@yahoo.de
***
Cok Degerli ve Kadim Dostum Mustafa Nevruz SINACI Bey,
Yukarida dün göndermis oldugunuz "ULUSAL AJANS - GÜNCEL HABER"  link´indeki yazilari her zamanki iletiniz gibi, büyük bir dikkat ve özenle okudum. Link´in icindeki pek cok yazi, haber ve makaleden cok esinlendim ve bilgi dagarcimi zenginlestirdim.
Sayin Fuat UGUR´un yazdigi 09 Mayis 2014 günlü "Lozan Ihaneti Ne Zaman Konusulacak (1)?" yazisinin tamamini da okudum. Hic bir vijdana sigmayacak ve hic bir namuslu beynin algilamak istemeyecegi bölümlerle dolu bir yazi.  
1. Dünya Harbi sonunda 1918 yilinda kaybedilmis ve savas galibi devletler tarafindan, büyük bölümü de Ingilizler tarafindan, isgal edilmis 12 milyon m2 (!?) Osmanli topragini, nasil olur da LOZAN´da kaybetmis olabiliriz?
Haddim olmayarak söyleyebilirim ki;  okuyan, yazan, düsünen ve de arastiran bir TÜRK insanyim. Sayin Ugur´un yazisindaki bazi  satirlari okuyunca, büyük zorluklarla kurtarilip, bizlere vatan kilinmis bu topraklarda nefes almamiz ve hayat bulmamiz saglanmisken, hangi vijdan ve beyin namusu "Lozan´da 12 milyon m2" toprak bagislanmistir diyebilir, diye düsündüm? Burunlarindan kin ve nefreti üfleyen insanlar icin, kirli haberlerin batakliga da dönüsebildigi sanal medya ve dünyasi, bulunmaz bir firsat ve de nemalanan nimet olduguna, sizin kadar ben de inaniyorum. 
Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK´ün: "Biz kahranlari kadar hainleri de bol olan bir milletiz!" sözünü, yaziyi okurken pek cok satirinda animsadim. Nur icinde yatsin, Mustafa Kemal  ATATÜRK o sözünü sadece Kurtulus Savasi yillarinda palaskasi, kasaturasi, postali, matarasi, mavzeri ve diger techizati ile ordudan, dolayisi ile dünyada bu tür ihanetin cok az millette görülebilecek sayida, savastan kacan askerler icin degil de, yaklasik bir asir önce bugünün bazi partizan, yürek ve beyinleri cürümüs yazar ve cizerleri icin söylemis, diye düsündüm.
Yazarimiz Sevket Süreyya AYDEMIR, bu ihanetleri kitaplarinda cok berrak bir sekilde yazip, anlatmaktadir. Benim rahmetli anneannem Birinci Dünya (Cihan) Harbi´ne "Alman Harbi", Kurtulus Savasimiza´da "ESKIYALIK Devri" derdi. Cünkü Kurtulus yillarinda savastan kacan, askeri donanimli tam techizatli kackin hainler Kurtulus Savasi süresince memleketlerine gidemedikleri icin, savasin bitimini bekliyor, daglarda eskiyalik yapiyor, bilhassa köyleri basip ninelerimizin kulaklarindan küpelerini yirtarak aliyor, sakli altinlari olduklarina zannetikleri yasli dedelerin göbeklerinden karinlarina kaynatilmis kizgin sivi yaglari huni ile akittiklari hikayeleri, yasamis olanlarin ve bizim kusagin "dede" dedigimiz cocuklarindan dinleyerek büyümüstük.
Bugün halen Anadolu´nun pek cok yerinde, kasabadan köyüne dönerken pusuya düsürülüp, sattigi ürünün parasi elinden alindigi  ve hatta öldürüldügü bazi soygun ve cinayet yerleri  "eskiya yatagi", "eskiya gecidi", "eskiya kisigi" gibi isimlerle anilir. Iste o, anneannemin "Eskiyalik Devri" dedigi Kurtulus Savasi yillarinda, Susurluk´tan kafile ile köyüne dönerken asker kacagi eskiyalar  "Hatabin Deresi" nde dedemin altindaki atini ve yelegindeki köstekli saatini alip, canini bagislamislar. Sayin Fuat Ugur´un üzerinde kalem oynattigi "o",  "12 milyon metrekare ?!" alan TÜRK yurdu olmusmuy du?
Sayin Ugur, yazarimiz Falih Rifki ATAY´in "ZEYTINDAGI" veya Alman yazar Peter HOPKIRK´in "ISTANBUL´un DOGUSUNDA BITMEYEN OYUN"  kitablarini okumus olsa idi, o yaziyi yazmakta büyük tereddüt gösterebilirdi, diye de düsündüm.
Üstelik o topraklarda yasayanlar, sözümona müslüman olup (!), isbirligi icinde olduklari Ingilizler ile birlikte, askerlerimizin karinlarini yarip, mide ve barsaklarinda "altin" aramislardi.  Gönderdiginiz ve de göndereceginiz haber ve iletiler icin size cok ve cok tesekkür ediyorum.
En icten selam, saygi, sevgi ve muhabbetlerimle, saglicakla kaliniz, kadim dostum.
Remzi UYSAL
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Mustafa Nevruz SINACI <gercek.demokrat@hotmail.com> schrieb am 15:02 Donnerstag, 28.August 2014:

6 Mayıs 2014 Salı

Türkiye artık “özgür olmayan ülke” Freedom House’un basın özgürlüğü endeksinde, Türkiye “özgür olmayan ülke” ketagorisine geriledi., 01 Mayıs 2014 & 04 Mayıs 2014

Türkiye artık “özgür olmayan ülke”
Freedom House’un basın özgürlüğü endeksinde, 
Türkiye “özgür olmayan ülke” ketagorisine geriledi. 
01 Mayıs 2014
ABD merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan ve her yıl basın özgürlüğünün bütün dünyadaki durumuna ilişkin kapsamlı raporlar ve bir endeks yayınlayan Freedom House, Türkiye’nin puanını kırdı.
Değerlendirmesinde, dünyadaki trende ilişkin olarak, basın özgürlüğünün on yılı aşkın bir süredir ilk kez bu kadar gerilediği sonucuna varan Freedom House, bu gerilemenin sorumlusu olarak Mısır, Libya, Ürdün, Türkiye ve Ukrayna’da basının özgürlüğünü kısıtlama yolunda atılan adımları gösterdi.
ABD ve Birleşik Krallık’ta, Edward Snowden’ın sızdırdığı Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) belgelerini yayımlayan gazetecilere yönelik girişimler de Freedom House’un eleştirisine hedef oldu.
Ancak Freedom House, en ciddi gerilemenin yaşandığı ülkelerin başında Türkiye’yi saydı.
Kuruluş, “Türkiye’de çok dikkat çekici bir kötüleşme söz konusu ve Türkiye ‘özgür olmayan ülke’ kategorisine düştü” duyurusunu yaptı.
Yunanistan, Karadağ ve Birleşik Krallık da “en fazla gerileyen ülkeler” olarak eleştirildi.
Freedom House’un yeni raporunda Türkiye’nin statüsü, geçmiş yıllardaki “yarı özgür” seviyesinden gerileyerek “özgür olmayan” seviyesine indirildi. Kuruluş, ekonomik ortam açısından Türkiye’ye 13, siyasi ortam açısından 26, hukuki ortam açısından 23, basın özgürlüğü açısından ise 62 puan verdi.
Bu puanlandırmada rakamlar, “0 – En Özgür”, “100 – En Az Özgür” olan bir durumu simgeleyecek şekilde baz alınıyor. Freedom House’un değerlendirmesinin tam metnine ve ülkeler sıralamasına buradan ulaşabilirsiniz:
http://www.freedomhouse.org/report-types/freedom-press#.U2I_mc1z9hM
Görünen Türkiye kılavuz istemez!...
04 Mayıs 2014
Türkiye’nin “özgür basını” olarak Batılılarla konuşun ki, “Yahudi asıllı” birinin başkanlığındaki bir kuruluşun raporuna filan inanmasınlar maazallah.
P24
Kızarmış patatesin uluslararası bir adı varsa o da, Fransızcadaki ismidir: pommes frites.  Amerikalılar ise dillerinin pek de dönmediği bu kelimeler yerine, kısaca “Fransız kızartması” derler hızlı beslenme deliliğinin en az hamburger kadar sabit bu bileşenine, yani French fries.
Bu ismin, George W. Bush zamanının Cumhuriyetçi fanatiklerince yarı ciddi bir kara listeye alındığını, o dönemi izleyenler hatırlar. ABD Kongresi’nin üç kafeteryasının mönüleri yeniden basılmış, French fries  yeni ismiyle “özgürlük kızartması” (freedom fries) olarak bu mönülerde yerini almıştı.
Niye?
Bush yanlıları, o günlerde, Irak Savaşı’nı desteklemeyeceğini ilan eden Fransa’ya müthiş bir husumet besliyorlar ve “Fransız” adını ağızlarına almak istemiyorlardı. Patates kızartması ısmarlarken sarfettikleri “özgürlük” kelimesiyle, Fransızlara “Siz özgürlük düşmanısınız” mesajını da gönderiyorlardı güya.
Siyasetin ve siyasi propagandanın “komediye” dönüştüğü anları, genellikle politikalarının sorgulanmasından rahatsız olan bir iktidarın tıpkı Bush’un yaptığı gibi dünyaya dönüp “ya bendensin ya düşmanımsın” diye babalanmak istediği zamanlarda yaşıyoruz daha ziyade.
Hukuk devletinin ayakta kalması adına değerli uyarılar içeren konuşmasından sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Başbakan tarafından “Onu da dinlediler elbet…” minvalinde bir kampanyanın hedefi seçildi ve hükümetin sözünden çıkmayan gazeteler Kılıç’ı anında “düşman” kategorisine indirdiler.
Benzer eleştirileri dile getiren Almanya Cumhurbaşkanı’nın A Haber tarafından “Almanya İmamı” ilan edilmesi ise, komedi dozu bakımından “özgürlük kızartması” ile yarışabilecek bir adımdı. Oysa A Haberşaka yapmıyordu.
Türkiye’de siyasetin komedi dozu önümüzdeki aylarda giderek artacak, emin olun...
Hükümetin, AK Parti Meclis Grubu’nun, hele hele parti teşkilatının tamamı için bunu söylemek belki yanlış ama Başbakan, yakın danışmanları ve son dönemde onu gözü kapalı destekleyen bir kısım medyanın eleştiriye tahammülsüzlüğü, büyük ciddiyetle söylenmiş bazı laflara, atılmış bazı manşetlere kahkahalarla güleceğimiz günlere taşıyor bizi.
Mesela, Freedom House’un Türkiye’yi, uzun zamandır ilk kez basını “özgür olmayan ülke” olarak gösteren son raporunu ele alın. Türkiye’de basının hâlâ özgür olduğuna inananlardansanız, bu sonuca varılmasını eleştirebilirsiniz; ya da puan vererek endeks oluşturan kuruluşun metodolojisini hatalı, bazı bulgularını eksik veya fazla diye değerlendirebilirsiniz.
Ama Star gazetesi gibi, “Sahibinin raporu” diye manşet atıp, altına da “ABD’nin çıkarlarına ters gelen ülkelere yönelik son derece acımasız raporlar hazırlayan Freedom House’un ana finansörleri Soros ve İsrail Lobisi çıktı” diye yazarak, kuruluşun başkanını “Yahudi asıllı” diye tanıtarak, özünde kişilik katliamı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olan bir karalama kampanyasına girmeniz, iki sonuç verir ancak.
Biri, sesli bir komedi: “Özgürlük kızartması”na eş bir kahkaha vesilesi yaratmışsınızdır.
İkincisi, sessiz bir itiraf: Görev “karalamacılık” olunca, nefret söylemi mubahtır sizin için; tıynetinizi ifşa eder manşetiniz. “Soros dersin, İsrail dersin, Yahudi asıllı dersin, karalarsın, bizim okur nasıl olsa cahil anlamaz, raporun ‘kötü’ bir şey olduğu zihnine nakşolur, biter gider” diye özetlenebilecek bir insana ve özelde de okura saygısızlık itirafı eşlik eder o manşete.
Aynı Freedom House raporunda, ABD’ye verilen basın özgürlüğü notunun son on yıldaki en büyük düşüşü kaydetmesi ve bunun gerekçesi olarak da, Edward Snowden’ın sızdırdığı, Ulusal Güvenlik Ajansı’na (NSA) ait gizli bilgilerin ABD’de yayınlanmasını önleme çabasının gösterilmesi sizi ilgilendirmez;Star gibi bir gazeteyseniz, bunu okurunuzdan saklamayı kendinize reva görürsünüz.
Freedom House’un, Londra’nın da hiç işine gelmeyen bu sızıntıların yayınlanmasını zorlaştırdığı için Britanya’nın notunu kırmış olmasını, Mısır’daki diktatörlüğün de aynı raporda büyük bir tokat yemiş olmasını okurunuzla paylaşmazsınız.
Okurunuzun, sandığınız kadar aptal ve cahil olmadığını hiç düşünmüyor musunuz?
Peki ya, dünyanın sandığınız kadar aptal ve cahil olmadığını hiç düşünmüyor musunuz?
Sizce, dünyadaki medya gözlemcileri, mesela Sabah gazetesinden son dönemde Yavuz Baydar, Nazlı Ilıcak, Ömer Taşpınar, Süleyman Yaşar, Meliha Okur, Yasemin Taşkın (ve daha nicesi) gibi yazarların bir bir atılmış olduğunu fark etmedi mi? Fark etmemesi, mevzu basın özgürlüğü olunca bu kovulmaların hikâyesini görmezden gelmesi mümkün mü?
Vaktiyle, Amerikan vatandaşlarının, “özgürlük kızartması” yerken, Fransa’nın özgürlük düşmanı olduğuna inanacağını uman aşırı miyop Cumhuriyetçi siyasetçiler kadar komiksiniz hakikaten.
Geçenlerde, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Etyen Mahçupyan, Mustafa Karaalioğlu (hepsi “âkil insan”) gibi meslektaşlarımızdan oluşan bir grup Washington’da SETA Vakfı’nın düzenlediği bir konferansta konuşma yapmış. Orada ne söylediklerini, burada kaleme aldıkları köşe yazılarından tahmin edebiliriz. Bilinen fikirlerini ifade etmişlerdir; ifadeye saygımız sonsuz.
Hükümet yanlısı SETA Vakfı, AK Parti hükümetinde eleştirecek fazla bir şey bulamadığı yazılarından anlaşılan bu grubu Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın da konuşma yaptığı bir konferansa çağırmış. Maksat açık: Amerikalılara “Türkiye’nin gerçeklerini” anlatmak.
İyi fikir. Anlaşılan hükümet, bir eliyle, “Almanya İmamı” diye, “Yahudi asıllı patronun İsrail lobisinden para alan örgüt” gibi zırvalarla, Türkiye’deki gidişatı eleştiren Batılıları karalarken, diğer eliyle “Bakın biz size işin gerçeğini anlatalım, Türkiye uzaktan göründüğü gibi değil” kabilinden bir Batı’yı ikna çabası içine de girmiş.
İlkini nasıl ayıplayıp gülüyorsak, ikincisini destekliyoruz. Anlatın bakalım, kolay gelsin. Türkiye’nin “özgür basını” olarak Batılılarla konuşun ki, “Yahudi asıllı” birinin başkanlığındaki bir kuruluşun raporuna filan inanmasınlar maazallah.
Yalnız, Washington’dan yazılan haberlere bakılırsa, SETA Vakfı’nın konferansını dinlemeye Amerikan yönetiminden ve Kongresi’nden kimse gelmemiş. Belki “görünen Türkiye kılavuz istemez” diye düşünmüşlerdir. Sandığınız kadar aptal değillerdir belki de kim bilir.
İKTİBAS & KAYNAKhttp://www.platform24.org/editoryal/287/gorunen-turkiye-kilavuz-istemez

29 Nisan 2014 Salı

1 Mayıs Gerilimi Son Bulmalı; Kutlamalar, huzur, güven, karşılıklı barış ve anlayış içinde yapılmalıdır.

1 Mayıs Gerilimi Son Bulmalıdır
1 Mayıs, Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatildir.
1 Mayıs'ın tarihçesiyle ilgili çok şeyler yazılabilir.
Ancak bizim yazımızın konusu, 1 Mayıs üzerinden yaratılan gerilimin ve bölünmüşlüğün sona erdirilmesi gerektiği üzerinedir.
1977'de gerçekleşen Kanlı 1 Mayıs'ın günümüzde gerilime ve ayrışmaya yol açmasına artık izin verilmemelidir.
Kanlı 1 Mayıs, 1 Mayıs 1977'de 34 kişinin yaşamını yitirdiği, 136 kişinin yaralandığı olaydır.
1 Mayıs 1977 günü, o yıllardaki tanımıyla İşçi Bayramı'nı kutlamak üzere çeşitli illerden İstanbul`a gelen yaklaşık 500 bin kişi DİSK'in organizasyonuyla Taksim Meydanı'nı doldurur. Katılımın yüksek olunca kortejlerin alana girmesi zaman alır ve miting de uzar.
Saat 19.00 sularında dönemin DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna geldiğinde etraftan silah sesleri duyulur.
Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından açılan bu ateş sonucu insanlar panik halde kaçmaya başlar.
Kısa bir süre sonra Etap Marmara Oteli'nin (Bugün The Marmara Oteli) üst katlarından da ateş açılır.
İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu'na itmeye başlar.
Bir kamyonun tıkadığı Kazancı Yokuşu'ndan aşağıya kaçmaya çalışan kalabalık panzerler altında kalarak ve birbirlerini ezerek kaçmaya devam eder.
28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirir, yaklaşık 130 kişi de yaralanır.
Ölenlerin çoğu Kazancı Yokuşu'nun başında, park edilmiş kamyon yüzünden sıkışarak ölmüşlerdir.
470 kişi göz altına alınır fakat hiçbirinin olayla ilgisi kurulamaz. Ateşi kimin açtığı tam olarak belirlenememiş, olay halen aydınlatılamamıştır.
İşte bu Kanlı 1 Mayıs olayı nedeniyle sosyalistler, 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapmak ısrarı içindedirler.
80 öncesi sağ-sol kutuplaşmasında sosyalistler için karşı cephe ülkücülerdir.
Soğuk savaş dönemi mantığını bugün de devam ettirmekte inat eden bazı sendikalar, 1 Mayıs 1977'den sızan kanları bugüne taşımış olmaktadırlar.
Eğitim Sendikaları arasında 1 Mayıs'ın nerede ve nasıl kutlanacağına dair derin görüş ayrılıklarının temelinde sağ-sol kutuplaşmasını devam ettirmeleri vardır.
Kürtçü-sosyalist Eğitim Sen ve bağlı olduğu KESK, diğer Eğitim Sendikaları ve kamu çalışanları konfederasyonlarıyla değil yönetimi sosyalistlerden oluştuğu için DİSK, TMMOB ve TTB ile birlikte hareket etmekte ve 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapmak istemektedir.
Türk-İslam sentezcisi ve ülkücü Türk Eğitim Sen ve bağlı olduğu Türkiye Kamu Sen ise yine mesleki birlik temelinde değil ideolojik temelde hareket ederek 1 Mayıs kutlamalarını Türk-İş ile birlikte Kadıköy'de yapmak istemektedir. Bugüne dek 1 Mayıs için alanlara inmeyen bu cenahın 1 Mayıs aracılığıyla temsil ettiği kitle için talepler dile getirecek olması da ufak da olsa olumlu bir adımdır.
Ümmetçi çizgideki Eğitim-Bir Sen ve bağlı olduğu Memur Sen de diğerleri gibi ideolojik temelde hareket etmekte, AKP hükümetinin son derece tehlikeli açılım politikalarına angaje biçimde 1 Mayıs kutlamalarını Diyarbakır'da yapacağını açıklamıştır.
Eğitim-Sen'den ayrılarak kurulan sosyalist Eğitim-İş ve bağlı olduğu Birleşik Kamu İş ise Kesk, DİSK, TMMOB, TTB dörtlüsüne sitemde bulunmakta ve bu dörtlü tarafından davet edilmediklerinden dem vurarak sızlanmaktadır.
1 Mayıs, eski kutuplaşmalardan uzak biçimde, yasal sınırlar çerçevesinde kalınarak kutlanabilmelidir.
 1 Mayıs'ın ideolojik saplantılara takılıp kalınarak kutlanıyor olması memurların ve işçilerin taleplerinin ağız birliğiyle ve gür biçimde dillendirilmesini engellemektedir.
ATASEN olarak bizler ortak bir alanda ve Genel Başkanların önceden üzerinde uzlaşacakları ortak bir metinle çalışanların taleplerinin yüksek sesle ve güçlü biçimde dillendirileceği 1 Mayıs kutlamalarına ulaşmak arzusundayız.
Böyle bir tutum, toplumsal birlik ve dayanışma anlayışımıza da ciddi katkılar sağlayacak ve geçmişin gerilimlerinin günümüze taşınmasını engelleyecektir.
İdeolojik mücadele için yılın 364 günü daha bulunmaktadır ve bu mücadele zaten yapılmaktadır.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkenti Ankara'dır ve doğal olarak bu taleplerin en güçlü biçimde duyurulması gereken yer sürekli tartışmalara konu olan İstanbul değildir.
1 Mayıs tartışmaları, Hz. Muhammet'in doğum günü Mevlit Kandili olmasına rağmen kasıtlı biçimde ortaya atılan Kutlu Doğum Haftası uydurmasıyla da birleşerek ULUSAL EGEMENLİK ve Çocuk Bayramı'nı kutladığımız Nisan ayında gündemi boğmaktadır.
 Ulusal egemenlik kavramı üzerine düşünülmesi ve kapsamlı etkinlikler yapılması gereken koca bir ay boyunca toplum gereksiz biçimde yorulmakta ve gerilmektedir.
Vatan ve üzerinde huzurlu yaşayan toplum olmadan emek kavramının hiçbir değeri yoktur.
En yüce değer olan zihinsel emekle geçimini sağlayan öğretmenlerin, akademisyenlerin ve bütün eğitim çalışanlarının 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü şimdiden kutlarız.
ATASEN; Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası  
Ulusal Haber olarak, Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikasının bildirisini yayınlamayı uygun bulduk.
Gerçekten 1 Mayıs çok önemli.
İşçiler emeklerini ülkenin kalkınması için harcayan ağır işçilerdir. Onların emeğine saygı duymak gerek.
Bir tarafta Hükümet yasakları sıralarken, öbür tarafta sendikalar, yasakları delme çabası içerisindeler.
Taksim meydanı bu nedenle inşallah nahoş olaylarla kana bulanmaz.
Aşağıda 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’nın kısa tarihçesini de yayınlamayı uygun bulduk.
1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan'ında,"Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen YASA ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
Tarihçesi
İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.
1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Şikago'da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil'de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Luizvil'deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park'a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, 'Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu' şeklinde yorumlanmıştır.
Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı.
Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayısgününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.
Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazandı. Günümüzde sosyalist ülkelerde (Çin Halk CumhuriyetiKore Demokratik Halk CumhuriyetiVietnamLaosKübaVenezuelaNepalBolivya) ve daha birçok ülkede tatil günü olan 1 Mayıs'ı işçiler büyük kitle gösterileriyle kutlar; bazı ülkelerde 1 Mayıs siyasal bir eylem biçimini de alır.  

25 Nisan 2014 Cuma

BAŞBAKAN ERDOĞAN DA "hepimiz Ermeni'yiz mi?.." DEDİ? * ATATÜRK’ÜN ERMENİ KONUSU’NA BAKIŞI * BATI’NIN TÜRK DÜŞMANLIĞI * ERMENİ – KÜRT MESELESİ

BAŞBAKAN ERDOĞAN DA "hepimiz Ermeni'yiz mi?.." DEDİ?
* ATATÜRK’ÜN ERMENİ KONUSU’NA BAKIŞI
* BATI’NIN TÜRK DÜŞMANLIĞI
* ERMENİ – KÜRT MESELESİ
Batı’nın Türk düşmanlığı “Ermeni – Kürt meselesi” 
Atatürk’ün Ermeni Konusuna Bakışı!… “Kürt meselesi”
Atatürk’ün yazışma ve konuşmalarından Ermeni konusu üzerine neler dediğini tarayıp, bir kitapta topladım. Karşımıza önemli bir bilgi ve değerlendirme zenginliği çıktı. Bunlar konu başlıkları halinde şöyle sıralanabilir:
* Tehcir bir zorunluluktu.
* Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
* Tehcir edilenler hayattadır.
* Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin hayatını kurtarmıştır.
* Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan, asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
* Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
* Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
* “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasi emellere dayanmaktadır.
* Siyasi emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
* Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer vasıtadır ve paralel kullanılmaktadırlar.
Bunlardan sadece son üçünü ana hatları ile ele alabileceğiz.
Türk ulusu, Ermenilere soykırım yaptınız iddialı saldırılara üçüncü kez muhatap olmaktadır. İlki 1915 Tehciri’nden sonra 1916′da başlar, 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra yoğunlaşır.
İkincisi 1920′dedir. Türk ulusunun canını, namusunu, toprağını kurtarmak için Çukurova’da Antep, Maraş ve Urfa’da Fransız-Ermeni işgalcilerine karşı direnmesi üzerine ve özellikle Şubat 1920′de Maraş’tan Fransız-Ermeni işgalcilerini kovuncadır.
Üçüncüsü de 1965′te başlatılır ama asıl saldırı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütü ile ABD’nin ve AB’nin istediği şekilde bir diyaloga girmeyip siyasi çözümü reddederek silahlı mücadeleyi sürdürme kararlılığı üzerine 1995′te başlatılır.
1995′e kadar, 30 yılda Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır şeklinde karar alan veya bildiri yayınlayan sadece altıdır (1). 1995′ten 1998′e kadar karar alanlara dokuz ilave daha olur. 1999′da PKK başarısız olunca, Güneydoğu’yu Türkiye’den kopartamayınca yani PKK’ya verilen görev gerçekleşmeyince soykırımlı saldırılar bunaltıcı şekilde yoğunlaşır. Sadece 2000 yılında 7 karar çıkar. 2001 2006′da bunlara 17 karar daha eklenir.
1965′ten 2007′ye kadar toplam 39 karar çıkar, bunlara eyalet kararları dâhil değildir. 39 kararın 6’sı 30 yılda, 1965-1994 arasında çıkar. 1995′te saldırılar yoğunlaştırılır, 4 yılda (1995-1998) 9 karar, 2000′de 1 yılda 7 karar, 2001 ve sonrasında ise 17 karar çıkartılır. 39 kararın 24′ü 1999 sonrasında, yani PKK başarısız kılındıktan, Türkiye AB’ye aday yapıldıktan sonradır. 1997′de adaylığı reddedilen Türkiye’nin 1999′da yani PKK başarısız kılındıktan sonra aday yapılmasının anlamı ve arkasından aday yapılan Türkiye’ye Ermeni soykırımı kartı ile siyasi saldırıların yoğunlaştırılması dikkat çekici ve uyarıcıdır.
Ayrıca 2000 yılında, soykırım suçlamasıyla yapılan siyasi saldırıların yanı sıra, Batılı sermayedarlarının çıkarttığı Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizleri ve sonuçları da göz önüne alındığında, Türkiye’nin planlı bir siyasi-ekonomik-sosyal tehditle karşı karşıya olduğu anlaşılmaktadır.
Saldırıların sürecine ve yoğunlaşma dönemlerine dikkat edilirse konunun tarihi bir hesaplaşma değil, siyasi bir hesap olduğu ortaya çıkmaktadır. Birinci ve ikinci saldırılar Sevr öncesidir. Üçüncü saldırı ise Kürdistan kurma öncesidir. Sözde Ermeni soykırımı konusu ile Kürdistan kurma konusunun ne ilgisi var denilebilir. İkiz konulardır. Tarihimizde paralel yürütülmüştür. Bu günde paralel yürütülmektedir.
Soykırımlı saldırılara Atatürk’ün bakışı, tarihi bir konu şeklinde değil, siyasi hedefleri gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanma şeklindedir. Yani mücadele alanı tarih değil, siyasettir demektedir. Ki kendisi de tarihle değil, siyasetle ve güçle çözmüştür.
Atatürk’ün sözde soykırım iddiaları üzerine tespit ve değerlendirmelerini sorularla açıklığa kavuşturalım. Biz soralım, O yanıtlasın.
Türkiye’ye yapmadığı ve yapmadığını bildikleri halde neden “Ermenilere soykırım yaptınız” suçlamaları ile saldırıyorlar. Bunları neden yapıyorlar?
“… Düşmanların bütün çalışması, barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda memleketimizi dışarıda ve içeride güçsüz bir durumda bırakarak, istedikleri her şeyi kabul ettirmeyi amaçlıyor…” (24 Nisan 1920-TBMM)
O günlerde Sevr Anlaşması gündemdeydi. Sevr ile istediklerini kabul ettirmek için, “Ermenilere kırım yaptınız, yapıyorsunuz” saldırısı ile Türkiye’yi suçlu duruma düşürüp dıştan destek görmesini önlemeyi, hayır deme direncini kırmayı amaçlamışlardı.
Şimdi 1995′te yoğunlaşan, 2000′de doruğa çıkan saldırıların amacı daha iyi anlaşılmaktadır. 1995 yılı için Ata’nın açıklamasındaki, “barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda” ifadesinin yerine “PKK ile silahlı mücadeleyi bıraktırıp, siyasi çözümün dayatıldığı şu sıralarda” ifadesi konularak okunması yeterli olmaktadır. 2000′li yıllar için konulacak ifadeler çoğalmaktadır. Birkaçını sıralayalım.
* “Kendisine verilen görevi PKK başaramayınca, PKK’nın yapamadığını bizzat yaptırmak için AB adaylığına kabul edilen Türkiye ile adaylık koşullarının belirleneceği şu sıralarda…”
* “AB’ye uyum paketleri adı altında verdirilecek ödünlerin Türkiye’ye kabul ettirileceği şu sıralarda…”
* “İncirlik Üssü kullanım koşullarının görüşüleceği şu sıralarda (2000 Baharı-ABD için)…”
* “BOP’un gerçekleştirileceği şu yıllarda…”
* “Kuzey Irak’ta bir devlet yapılanmasına başlanacağı şu sıralarda (2002)…”
* İran’a karşı ABD’nin yanında yer almasının sağlanacağı şu sıralarda…”
* “Kuzey Irak’taki devlet ilanının yapılacağı şu sıralarda…”
Atatürk’ün aynı konuşmasında sorumuzla ilgili iki yanıtı daha vardır.
“Geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bütün unsurlar, tümüyle yalan olan en son Ermeni kırımı uydurmasını (1920′yi kastediyor) düzenlediler… İngilizler, dış durumumuzu yani toplu öldürme iftiraları ile sarsarak, tasarladıkları  İstanbul işgalini kolaylıkla uygulayabilecek bir ortam hazırlıyorlardı…” (24 Nisan 1920-TBMM)
Başka bir konuşmasından bir alıntı daha yapalım.
“… Düşmanlarımız hakkımızda icat ettikleri iftiralarını bir Aralık Paris Konferansı’na da kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak, daha savaş esnasında birbirleriyle yaptıkları gizli anlaşmaların ve karşılıklı verdikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş’ın işgalleri hep bir karşılıklı taahhütler neticesi…” (31 Aralık 1919 Ankara)
Ata’nın bu üç açıklamasından, Ermeni kırımı konulu saldırıların basit bir suçlamadan çok öte bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye üzerine niyet besleyenler, bunu araç olarak kullanmışlar. Güncel çıkarlarını sağlamak için bir tehdit aracı, uzun vadeli planlarını gerçekleştirmede de bir alt yapı aracı olarak kullanmışlar. Bugün de Türkiye’ye yönelik planlarını ki planlarını gizlemeye de gerek görmüyorlar, gerçekleştirmede bir araç olarak kullanmaktadırlar.
Peki, bu soykırım iddiaları doğru mudur?
“Türkler tarafından Ermeniler aleyhinde katliam (İddiaları), uydurulmuş rivayetler ve bir takım yalan ve iftiralardan ibarettir.” (17 Ocak 1921-Demeç)
O halde Ermeni sorunu nedir?
“Ermeni sorunu, Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenen sorun(dur).” (1 Mart 1922-TBMM)
Ermeni sorununu dayandırdığınız Emperyalistlerin ekonomik çıkarları nedir?
“Ermeniler Van ve Bitlis’i ele geçirince, Irak’taki İngilizlerle birleşeceklerinden dolayı bütün Yakındoğu’da İngilizlerin yeri çok sağlamlık kazanacaktır.” (1 Aralık 1920)
“Ermenistan’ı Mezopotamya’da yerleşmiş İngilizlere yaklaştıracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara hükümetlerine pek çok nahoş sürprizler yaratmak demek olur.” (27 Aralık 1920)
“Taşnakların, İtilaf devletlerinin entrikalarına alet olmaktan vazgeçmeyip… Sevr’de İstanbul hükümetine imza ettirilen anlaşma hükümlerine dayanarak Doğu vilayetlerimizi işgal için fırsat kollamaları, bu suretle Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında itilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getirip Yunanistan’ın Rumeli ve Batı Anadolu’da oynadığı rolü Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran’da oynamaya azmetmiş olmaları …” (6 Ekim 1920)
“Musul (Vilayeti-bugünkü Kuzey Irak) bizim için çok kıymetlidir… Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz dâhilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. ” (16 Ocak 1923)
Atatürk’ün bu dört açıklamasını, Sevr haritasını ve 1918′den sonraki bilgileri yan yana getirdiğimizde emperyalistlerin ekonomik çıkarları ortaya çıkmaktadır.
İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın elindeki tüm petrol yataklarını; Arabistan Yarımadası, Basra ve Musul’u; ele geçirir. Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, Osmanlının 1918 yazında işgal etmiş olduğu Bakü petrol bölgesini, Osmanlıya boşattırarak işgal eder.
Ele geçirdiği Hazar petrol bölgesi ile Ortadoğu petrol bölgesi arasını kendi kontrolünde tutup, iki bölge arasında fiziki bağı kurmak için, 1918′de kendisi tarafından kurulan Ermenistan’ı, Karadeniz kıyılarından Van Gölü’ne kadar uzatmak, Van Gölü güneyi ile Irak arasındaki boşluğu doldurmak için burada bir Kürdistan kurmak ister. Sevr haritasının doğusu işte bunu gerçekleştirmektedir.
Atatürk, bu planı anladığı içindir ki; Moskova’yı birkaç kez uyarır, uyarıları sonuç doğurur, Ankara – Moskova işbirliği gelişir ve senaryonun Ermeni ayağı kırılır.
Kürdistan’ın kurulmasını önlemek için de, Musul vilayetini Misak-ı Milli içine alır ve Türkiye’ye dâhil etmek ister. Musul alınamaz ama Sevr ile kurulmak istenen Kürdistan oyununu bozar.
Görüldüğü gibi emperyalistlerin ekonomik çıkarı, petroldür, Karadeniz’de egemenliktir. Diğer öğeler figürandır, kullanılandır. 1920′lerde bu senaryoyu Atatürk bozmuştur. Günümüzde de aynı senaryo oynanmakta, aynı figüranlar kullanılmaktadır. Sadece filmin esas oğlanı değişmiştir. O yıllarda İngiltere idi, bugün ABD’dir. İngiltere yardımcı oyuncu olmuştur. Amaçları arasına “su”ilave olmuştur.
Atatürk’e sorularımızı sürdürelim. Bu senaryo içersinde Ermenilerin rolü nedir?
“Rum ve Ermeni, Batı emperyalistlerinin hizmetçisi olan uluslar(dır).” (1 Aralık 1920-Ankara)
“Ermenistan, Doğu’da büyük bir inkılâp gayesi için çalışan mazlum milletler arasında, … bozguncu bir unsur vazifesi yapıyordu. Doğu milletlerinin temasına engel oluyordu. Doğu’da İngiliz emperyalistleri için bir dayanak noktası hizmeti görüyordu…
Ermenistan, Doğu ihtilal makinesinin iyi işlemesine mani olmak için, bu ihtilalden etkilenecek olacaklar tarafından makinenin çarkları arasına sıkıştırılmış ecnebi bir cisimden başka bir şey değildir…” (13 Kasım 1920-Hâkimiyeti Milliye)
Atatürk, Ermenilerin emperyalistlerin bir maşası olduğunu, kullanıldıklarını tespit ediyor; ki bu tespitini sıkça tekrarlar, gerçeği gören Ermeniler de bu yönde açıklamalar yapar; kullanılma amaçlarının da bir siyasi hedefin gerçekleşmesi için olduğunu belirtiyor. Bu siyasi hedefin tam açıklamasını, hedefi belirleyenin ağzından verelim.
Sevr Anlaşması’nı hazırladıkları konferanslarda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 16 Şubat 1920′de şöyle diyor:
“Müttefiklerin uğrunda savaştıkları… Amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.”
Aynı kişi, bu devletin kurulma amacını da, 22 Nisan 1920′de şöyle belirtir:
“Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir halde, Londra Konferansı, genellikle dünya barışı bakımından, Türkiye Müslümanları ile daha doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.”
Atatürk; bu toplantı tutanaklarından haberi olmaksızın, emperyalistlerin Ermeniler üzerine neden oynadıklarını, siyasi hedeflerinin ne olduğunu tam isabetle tespit etmiş ve buna göre cephe tutmuş, bu plandan Türkiye kadar zarar görecek olan Rusya ile işbirliği yapmış ve planın gerçekleşmesini engellemiştir.
Bugün de Ermeni kartının tekrar Türkiye’nin önüne konulması, Ermenilerin tekrar kullanılmaya başlanmasının arkasında, daha önce açıklanan ekonomik çıkarlarının yanı sıra, L. Curzon’un ikinci sözündeki amaç aranmalıdır. Bundaki doğru tespit, Atatürk’ün yaptığı gibi, doğru cephe tutmayı, doğru hedefe saldırmayı sağlayacaktır.
“Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, … Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.” (16 Haziran 1919)
“… Kürtleri Osmanlı (Türk) camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu’muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak(tır).” (9 Kasım 1919)
“… Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında İtilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getir(mek)…” (6 Ekim 1920)
İngiltere, Hazar ile Basra petrol havzaları arasını kendi kontrolünde bir coğrafi bağ ile birleştirmek ve Anadolu Türklüğünün Kafkas ve Orta Asya Türkleri ile fiziki bağını kesmek için, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketini paralel yürütmüştü. Her iki hareketi kendi emperyalist politikaları için bir vasıta olarak kullanmıştı.
Atatürk, sözünü ettiği “Doğu ile Türkiye arasında büyük bir sed meydana getirme” projesini görmüş, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketlerinin bu seddi oluşturmak için İtilaf devletleri (yani İngiltere) tarafından tezgâhlandığını ve Türkiye için tehlikelerini anlamış, inşa aşamasında seddi yıkmıştır.
Bu seddin yapılmasını önlemedeki kesin kararlılığını şöyle ifade eder:
“Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.”
Bugün de emperyalizmin bu iki vasıtası, Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde aynı kaynaklardan, aynı amaçlarla ve yine paralel yürütülmektedir ve 2007 yılı itibarı ile önemli mesafe kat etmiştir. Türkiye, Atatürk’ün kesin kararlılığını gösterme zamanını geçirmektedir.
Bugün, Büyük Ortadoğu Projesi içinde oluşturulmak istenen Doğu Seddini önlemek için “her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetinde” olduğunu anlamalıdır. Varlığını devam ettirmek için buna zorunludur. Geç kalmanın bedelini halkına kanla ödettirmemek için zorunludur. Doğu Seddini önlemek zorundadır. Önlemenin nasılı, ne yapılacağı da Atatürk’tedir. Atatürk gibi önce bağımsızlığımızı kurtarmak gerekmekte ve bunu yapabilecek teslimiyetçi olmayan bir hükümeti iş başına getirmek, yurttaşlık görevimiz olmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü, Atatürkçü Düşünce Derneği
ERMENİ SORUNU
Türkiye, 1915 olaylarının 100. yıl dönümüne bir yıl kala, müthiş bir atak yaptı; Daha önce her 24 Nisan’da Beyaz Saray’dan gelecek Ermeni mesajının içeriğini merak eden Ankara, bu kez ABD Başkanı’nı beklemeden, kendi mesajını yayınladı.
CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK !
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, 1915 olaylarının yıldönümü vesilesiyle, Başbakan düzeyinde Ermenilere taziye mesajı yayınlandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına, Başbakanlık tarafından yazılı olarak yayınlanan mesajda, Ermenilere taziye dileklerini iletti
ABD BAŞKANI “MED YEGERN” DİYOR, TÜRKİYE BAŞBAKANI “TEHCİR”
Seçilmeden önce yaptığı kampanyada Ermenilerin soykırım iddialarını resmen tanıyacağı vaadinde bulunan ABD Başkanı Barack Obama, Başkan olduktan sonra merakla beklenen 24 Nisan mesajında “soykırım” dememiş, ancak Ermenice “büyük kırım” anlamına gelen “Med yegern” ifadesini kullanmıştı. Obama, daha sonra da her yıl yayınlandığı 24 Nisan mesajlarında aynı ifadeyi tekrarladı.
Obama’nın “med yegern” dediği 1915 olaylarından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan ise, yayınladığı mesajda Ermeniler yaşadıklarını “tehcir” olarak nitelendirdi. Başbakan mesajında, “Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır” dedi.
ERMENİLERE İLK TAZİYE: “ÖLEN ERMENİLERİN TORUNLARINA TAZİYELERİMİZİ İLETİYORUZ”
Ermenilerin 1915′te zorla yerlerinden edilmeleri anlamında kullanılan “Tehcir” kelimesi, Türk yetkililer tarafından uzun süredir dile getirilmekte olan bir tabir. Dolayısıyla bu ifade yeni değil.Ancak Başbakan’ın, 24 Nisan mesajı yayınlamasının yanısıra yaptığı bir başka “ilk”, 1915 olayları nedeniyle ilk kez o dönemde yaşanan olaylar sırasında hayatını kaybeden diğer Osmanlı halklarından ayırarak, Ermeni halkına ayrıca taziye dileklerini iletmesi;
“Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.”
DİĞER OSMANLI HALKLARI DA UNUTULMADI: OSMANLI VURGUSU
Ancak Başbakan Erdoğan, Ermeni halkını ismiyle andığı bu mesajdan hemen sonra, Türkiye’nin bu konuda izlediği politikaya uygun şekilde, o dönemde yaşanan olaylarda hayatını kaybeden diğer halkları da ayrıca andı, “Osmanlı” vurgusu yaptı:
“Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.” Başbakan’ın “Osmanlı vatandaşı” vurgusu, mesajda birkaç kez de tekrarlandı;
“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz.”
“ACININ HİYERARŞİSİ OLMAZ”
Başbakan Erdoğan’ın mesajında, yine “Osmanlı vatandaşlarına” vurgu sayılabilecek bir başka ifadede, “acıların yarıştırılamayacağına” ilişkin sözleri oldu. Başbakan, “Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar. Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder. Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir” dedi.
TÜRKİYE’NİN 2008′DEKİ ERMENİ AÇILIMINA ATIF
Başbakan’ın mesajındaki bir başka unsur ise, Türkiye’nin 2008 yılında yaptığı Ermeni açılımına atıfta bulunması idi. 2008′de, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir futbol karşılaşması için Ermenistan’a gidişiyle başlayan açılım süreci, Türkiye ile Ermenistan arasında, soykırım iddialarının da araştırılacağı bir komisyonun da aralarında bulunduğu, çeşitli işbirliği komisyonları kurulması konusunda anlaşmaların imzalanması ile sonuçlanmıştı. Ancak ne Türkiye, ne de Ermenistan, üzerinde Dışişleri Bakanları’nın imzaları bulunan Ekim 2009 tarihli bu anlaşmaları, siyasi nedenlerle, parlamentolarından geçiremediler.Türkiye, topraklarının üçte biri Ermeni işgali altındaki Azerbaycan’ın büyük baskısıyla karşılaşırken, Ermenistan da iç politika saikleri ve Ermeni diasporasının baskısıyla, anlaşmaları Meclisi’nden geçirmedi.
AÇILIM SÜRECİNİ DİRİLTELİM” MESAJI
Başbakan Erdoğan, yayınladığı mesajda, 2008 süreci sonucunda üzerinde uzlaşmaya varılan, ancak sonradan kadük olan ortak tarih komisyonuna atıf yaparak, Ermenistan’a “açılım sürecini yeniden diriltelim” mesajı gönderdi. Erdoğan, şöyle dedi:
“Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir. Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir. Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır.”
MESAJDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VURGUSU
Başbakan Erdoğan’ın mesajındaki bir başka önemli unsur ise, ifade özgürlüğüne yaptığı atıf oldu.Başbakan’ın 1915 olayları nedeniyle yayınladığı mesajda, ifade özgürlüğüne özel vurgu yapması da, uzun süre Türkiye’de kullanılması suç olan “Ermeni soykırımı” ifadesini hatırlattı.
Başbakan mesajında, “1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.” diyerek, ifade özgürlüğüne atıf yaptı. Başbakan mesajında şöyle devam etti;
“Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir. Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir.”
Hürriyet 23 Nisan 2014
***
Hiç kimse, duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz…Shakespeare
YİNE 24 NİSAN GELDİ!!!
Değerli arkadaşlar,
YİNE 24 NİSAN GELDİ ve bizlere zorla kabul ettirilmek istenen sözde ermeni soykırımı yine gündemde. Bu konuda sizlere 22.04.2011 de yazmış olduğum yazımı tekrar anımsatmak istedim. Umarım, aymazlık içinde olanlar Saygıdeğer Uğur Mumcunun 30 yıl önce AB-D emperyalizminin oyunlarını belgeleyen yazısını iyi algılarlar.
Sevgi ve saygılarımla (21.04.2014).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT: Bu vesile, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından, Çocuk bayramı olarak dünyada ilk kez ülkemizde gündeme getirilen 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZI kutlar, sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim. Umarım tüm yöneticilerimiz, koltuklarını bir saatliğine de olsa geleceğimiz saydığımız çocuklarımıza terk etmekten çekinmezler.
Değerli arkadaşlar,
Amerika, İngiltere ve Fransa maskesini kullanan Emperyalizm, Osmanlıyı yıkmak ve parçalamak için Rumları, Kürtleri ve Ermenileri kışkırtarak birçok isyanın çıkmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal ATATÜRKÜN önderliğinde emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı koyarak bağımsızlığı elde eden Türkiye Cumhuriyeti, birçok mazlum ülkeye örnek olmuştur. Bu başarıyı hazmedemeyen dış güçler, şimdi de aynı piyonları Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak için farklı yöntemleri kullanmaktadır.
Ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen uluslararası AB-D emperyalizmi, son yıllarda ABD de bulunan, Ermeni diasporasını kullanarak amacına ulaşmak istemektedir. Örneğin, Osmanlı dönemini içeren sözde soykırım olayları için yeniden bir tanımlama getirmişler ve yıllardır kendi ifadelerinde kullandıkları 1915-1919 olaylarını 1915-1923 yılına kadar uzatmışlardır. Böylece Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzü, kurtuluş savaşımızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini de işin içine sokmayı hedeflemişlerdir.
Çok ilginç, 1915 yılında daha Türkiye Cumhuriyeti ortada yok ve Osmanlı sonrası ortaya 38 ayrı devlet çıkmasına karşın, emperyalist güçler suçu, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetine yükleme peşindeler. Nitekim Ermenistan strateji uzmanı ve Ararat Bilim-Strateji Merkezi Başkanı Ayvazyan,” Ermenistan soykırımın Türkiye’ye kabul ettirme sürecinin ikinci aşamasını şimdiden dile getirmeli. Bu ikinci aşama Türkiye’den toprak talebidir. Türkiye, Osmanlı’nın Ermenilere karşı yaptığı zulmün bedelini toprakla ödetmeye zorlanmalıdır diyerek, sözde Ermeni soykırımına karşılık Türkiye’den toprak talep etmenin tam zamanı olduğunu söyledi.
Neden ve niçin, Osmanlının yaptığı işin bedeli olarak, Türkiye’den toprak talep edilmesinin tam zamanı olduğu düşünülüyor? Acaba gereken tepkinin verilemeyeceği mi zannediliyor ????
Bu konuda, Yüce Önderimizin kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Sn. Prof.Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun yönetiminde çok güzel bilimsel çalışmalar yapıyordu, Bu süreçte Hallaçoğlu, arkadaşları ile birlikte yaptığı araştırmalarla Ermenilerin sözde soykırım iddialarını giderek çürütmeye başlamıştı. Ne yazık ki Hallaçoğlunun dış baskılarla görevden alındığından beri 3 yıldır bir tek çalışmadan haberimiz yok!!!
Değerli arkadaşlar,
Yine 24 Nisan geldi ve bölücü yöntem devam ediyor. Sizlere bu konuda araştırmacı-gazateci rahmetli Uğur MUMCUNUN 27 yıl önce, yazmış olduğu GİZLİ BELGELERLE başlıklı yazısı ile AB-D emperyalizminin kirli amaçları için açıkladığı gerçekleri sizlere yeniden anımsatmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla (22.04.2011).
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT: Fransa Senatosunun 4 Mayısta tartışacağı “Ermeni soykırımı”nı inkar edenlere 5 yıla kadar hapıs cezasını öngören yasa tasarısı Anayasa Komisyonunda reddedildi. Anayasa komisyonu “Yasama organlarının tarih yazmaması gerekir. Tasarı suç ve cezaların yasallığı ilkesi ile düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı” bulunmuş (19.04.2011-Cumhuriyet). Hayret, Fransızlar giderek gerçekleri görmeye başladı galiba!!!
***
GİZLİ BELGELERLE (1 Nisan 1984-Cumhuriyet)
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye’ye yapılacak askeri yardımı, Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihinin “Soykırım Günü” olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa’da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD’nin Vietnam’daki, Fransa’da, Cezayir’deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili’de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende’nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağı nı sanıyor. Sanki ABD’nin Grenada’ya, daha düne kadar yakın bir zamanda Fransa’nın Çad’a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.
Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.
İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:
İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe’ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan “İngiliz Belgeleriyle Türkiye” kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler’in Amerikalılar’ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım:
Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazIlan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:
…Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor…
Gizli Belge: Sayfa No: 60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’in Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı:
…Amerikan Senatosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrýca bütün Türkiye’nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır. ..
Gizli Belge: Sayfa No: 71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı:
…Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır. ..
Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:
…Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum’da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler’in bir şansı olurdu...
Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Þubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:
…Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan’a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.
Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:
…Lord Curzon, Erzincan’ın da Ermenistan’a verilmesini, Karadeniz’de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor…
Bu belgeler, bugün ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihini “Soykırım Günü” ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD’nin Lozan Barış Antlaşması’na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.
Atatürk, Ermeni sorununun “dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini” söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir!!!
Biz, bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?
24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920′lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalıların torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
“Milliyetçilik” budur.
Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler?
Budur, budur, budur işte!..
Uğur MUMCU
***
YORUM, KATKI VE TEPKİLER:
NADİR BIYIKOĞLU
İşte bir Erzurum'lunun son "özür" beyanına tepkisi...
Rahmetli Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörü Kemal BIYIKOGLU'nun oglu, Değerli Arkadaşım Nadir BIYIKOĞLU böyle diyor....
Çünkü o bir Erzurum'lu.... Olaylardan haberdar... Ermeni ihanetini ve kanlı zulmünü görenlerden öğrenmiş neyin ne olduğunu...
Siz de öğrenin istedim... Şahitler var anlatacak...
Yalaklıkla, köylü kurnazlığıyla ancak manşetlere hitap edersiniz....
Gerçeklere yaklaşamazsınız.... Hatta uzaklaşırsınız.... 
Teşekkürler Nadir Bey Kardeşim...
On Friday, April 25, 2014 2:34 AM, Nadir Bıyıkoğlu <nbiyikoglu@gmail.com> wrote:
1.Dünya savaşı yıllarında vatan savunması için cepheden cepheye koşan Mehmetçiğin arkada bıraktıklarını sırtından hançerleyen o günün katil terör örgütleri Hınçak, Taşnaksutyun vb'ni lanetliyorum.
Ermenistan başbakanını 100 yıl önce Rus ordusunda oluşturulan gönüllü Ermeni birliklerinin Azerbaycan'da, Anadolu'da, Erzurum'da yaptıkları katliamlar için Türk milletinden özür dilemeye davet ediyorum.
Erzurum'un köylerinde ve yurdun nice yerinde toplu katledilen, tecavüze uğrayan, camilerde yakılan ihtiyar, kadın, çocuk, masum Türk'lerin ruhları önünde devletimi yönetenler adına utançla eğiliyorum.
Asala'nın şehit ettiği diplomatlarımızın evlatlarının, Karabağ'da zulme ve katliama uğrayan Azerbaycan'lı kardeşlerimizin evlatlarının acılarını tekrar paylaşıyor, şehitlerimize rahmet diliyorum
(ENGİN KÜLTÜR GRUP & 24.04.2014)
(Naci Kaptan <cumhuriyetdede@gmail.com>)
***
Recep Tayip Erdoğan’ın “24 Nisan 2014” mesajı şöyle:
* 24 NİSAN TARİHİ fırsat:
Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm Ermeniler için özel bir anlam taşıyan 24 Nisan, tarihi bir meseleye ilişkin düşüncelerin özgürce paylaşılması için değerli bir fırsat sunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz. Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar.
* ERMENİLERİN ACILARINI ANLAMAK:
Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder. Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir. 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.
* FARKLI SÖYLEMLERE EMPATİ:
Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir. Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir.
* SİYASİ ÇATIŞMA HALİNE GETİRİLMESİ KABUL EDİLEMEZ:
Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir. Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu haline getirilmesi de kabul edilemez. Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu acılı tarihe adil hafıza perspektifinden bakılması, insani ve ilmi bir sorumluluktur.
* YENİ KAVGALAR ÜRETMEK YARARLI DEĞİL:
Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır. bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir.
* ORTAK TARİH KOMİSYONU ÇAĞRISI:
Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir. Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu çerçevede arşivlerimizi bütün araştırmacıların kullanımına açtık. Bugün arşivlerimizde bulunan yüzbinlerce belge, bütün tarihçilerin hizmetine sunulmaktadır.
* TORUNLARA TAZİYE MESAJI İLETİYORUZ:
Türkiye, geleceğe güvenle bakan bir ülke olarak tarihin de doğru anlaşılması için ilmi ve kapsamlı çalışmaları her zaman desteklemiştir. Etnik ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden ticarete kadar her alanda ortak değerler üretmiş Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir. Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz. Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

17 Nisan 2014 Perşembe

Kırım Tatar Meclisi (eski) Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek..”

Kırım Tatar Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek..”
Kırım Tatar Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna Meclisi Milletvekili Kırımoğlu, Ukrayna'daki gelişmelerle ilgili, "Mücadele devam edecek ama silahlı değil diplomatik şekilde" dedi.
Ankara'daki temaslarının ardından Konya'ya gelen Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ukrayna'daki durumu "çok kötü" şeklinde nitelendirdi, insanlar arasında korku ve tedirginliğin hakim olduğunu söyledi.
"Ümidimiz uluslararası baskılar"
Kırım'ın artık Rusya'nın bir parçası olduğunu ancak bunun uluslararası hukuka aykırılık arz ettiğini vurgulayan Kırımoğlu, "Rusya, Ukrayna'nın zor durumundan faydalanıp askerlerini gönderdi. Bizim ümidimiz uluslararası baskılar" dedi.
En zor durumda olan neden Tatarlar?
Kırımoğlu, Kırım'da bugüne kadar büyük çaplı çatışma olmadığını, çatışmaların faydası olacağına da inanmadığını vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Çünkü kan dökülecekti. Ruslar Kırım yarımadasına 30 bine yakın askerini gönderdi. Ukrayna'nın gücü yeteri kadar değildi o yüzden onlar çekildi. Çekildi deyince; 'teslim olduk, Kırım'dan vazgeçtik' manasına gelmiyor. Mücadele devam edecek ama silahlı mücadele değil de başka şekilde, diplomatik şekilde devam edecek. Aslında en zor durumda kalanlar Kırım Tatarları oldu. Çünkü Ukrayna bağımsızlığını ilan ettikten sonra en çok Ukrayna'yı destekleyen Kırım yarımadasında Kırım Tatarları idi. Onun için şimdi Tatarların beklentilerine, Ruslar tarafından daha çok baskı olacak. Fakat şimdi kan dökülmüyor, çatışma yok."
Rus yönetiminin Tatarlar ile anlaşmaya çalıştığını anlatan Kırımoğlu, buna karşın Tatar halkının büyük çoğunluğunun Rusya'nın hakimiyetini tanımak istemediğini dile getirdi.
"Malumatımıza göre, 5 bine yakın Kırım Tatarı Kırım'dan çıktı"
Ruslar'ın yalnız Kırım Tatarlarına değil herkese Rus pasaportlarını vermek istediğini anlatan Kırımoğlu, şöyle konuştu:
"Bizimkiler de onların pasaportunu almak istemiyor ama aksi takdirde insanlar kendi topraklarında yabancı muamelesi görecek, çalışmalarına müsaade edilmeyecek, seçim hakları olmayacak, bunun gibi şeyler. Haklarını kaybedecekler. İnsanlar zor durumda kaldı ki; bazıları ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bir formül bulmaya çalışıyoruz. Ruslar ile anlaşma yapacak olsak, Ukrayna devletine karşı bir hareket gibi kabul edilecek. Ukrayna taraftarı olacak olsak, bu sefer Ruslar tarafından baskı olacak. Bu konuda halkın arasında müzakereler, tartışmalar devam ediyor. Bazıları 'sonuna kadar direneceğiz", bazıları 'direnecek kadar kuvvetimiz yok, çok direnecek olsak kan dökülme durumu var, azınlığız' diyor. Bazı insanlar Kırım'ı terk etti. Malumatımıza göre 5 bine yakın Kırım Tatarı Kırım'dan çıktı. Toplam 280 bin Kırım Tatarı olduğunu düşünürseniz; 5 bin rakamı bizim için büyük kayıp. Çünkü o kadar büyük zorluklarla insanlarımızı vatanına getirdik ama şimdi topraklarını terk etmek zorunda kalıyorlar."
"Çeçenistan gibi oluruz"
Kırımoğlu, şu aşamada tercihlerinin diplomasi yoluyla sorunun çözüme kavuşturulması olduğunu belirterek, "Kan dökülmeye başlarsa dökülecek tabii, ne yapacağız? O zaman başka mücadeleler olacak ama bizim tercihimiz kan dökülmemesi. Başka şekilde mücadele verebiliriz; mitingler, yürüyüşler, yolları kapatma gibi şeyler yapılabilir. Çünkü savaşla, silahla bir yola ulaşılmıyor. Çeçenistan gibi insanlarımızı kıracaklar. Biz esas olarak ülkelere NATO'ya, AB'ye, ABD'ye ziyaretler yapıp durumumuzu anlatmaya çalışıyoruz" diye konuştu.
Çıkan olaylar sırasında geçen ay Rusya'nın işgalini protesto eden bir Kırım Tatarının öldürüldüğünü anlatan Kırımoğlu, cesedine ulaştıkları bu kişinin ağır işkence gördüğünü aktardı.
"Rus askerleri sivil kıyafetler giyiyor"
Bu olayı gerçekleştirenlerin asker değil militan birlikler olduğunu düşündüklerini ifade eden Kırımoğlu, "Kendi savunma birlikleri ama bunları hep Rus yönetimi yaratıyor tabii... Bazıları Karadeniz üssünden Rus askerleri sivil kıyafetler giyip böyle şeyler yapıyorlar ya da Rus yanlısı olan gençlerden birlikler kuruyorlar" ifadelerini kullandı.
"Rusya topraklarımızı boşaltacak ama ne zaman?"
Yaşanan olaylarda Türkiye'nin tutumundan memnun olduklarını ifade eden Kırımoğlu, şöyle devam etti:
"Türkiye Ukrayna'nın bütünlüğü taraftarı olduğunu söyledi. Görüşmeler devam ediyor.
Türkiye olaylar başlayınca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçici Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı ile görüştü. Türkiye'nin Ukrayna'nın yanında olduğu, Ukrayna'nın Türkiye için stratejik partner olduğu ifade edildi. Türkiye, elinden gelen yardımı yapacak ama Türkiye'nin de kendi problemleri var.
"Tamamen Rusya'ya karşı olması zor" 
Türkiye'ye doğalgazın yarısı Rusya'dan geliyor. Ticareti de 38 milyar dolar civarında. Böyle durumda kesinlikle Rusya ile arayı bozmak olmuyor ama buna bakmadan sağolsun Türkiye gerekli hareketleri yapıyor. Rusya'nın bu davranışlarına tüm dünya karşı. Etap etap Rusya'ya baskılar olacak. Ruslar, Afganistan'ı işgal ettikten sonra ambargo uygulanmıştı. Neticesinde 10 yıl sonra dağıldı Sovyetler Birliği... Umut ediyoruz ki; bu defa daha tez olacak bu uygulamalar ve neticede elbette Rusya bizim topraklarımızı boşaltmak zorunda kalacak ama ne zaman, ne kadar sürecek o belli değil."
(Çarşamba, 17 Nisan 2014, NYTurk News & TURKISH.FORUM)