9 Mart 2018 Cuma

MHP ve AKP'ce hazırlanan, İttifak (ve şeamet) yasa teklifi komisyondan geçti. Şimdi millet "Seçim ve Sandık Güvenliği" derdine düştü. Sandığa şaibe bulaştı. Seçim Güvenliği TEHDİT VE TEHLİKE Altında. Namuslu dürüst ve demokrat, adaletli kesim; zorbalara karşı zorlu bir sınavla karşı karşıya. Baş sorumlu CHP bakalım ne yapacak?

Seçim ittifakı düzenlemesi Parlamento Anayasa Komisyonunda kabul edildi. 
Siyasi partilerin seçim ittifakı kurmasına imkan veren; Sandık Kurulu teşkili ile oy kullanım usul ve esaslarını temelden değiştirerek "her türlü sahtekârlık, müdahale, hile, desise ve yolsuzluğa (tıpkı 1946 seçimlerinde olduğu gibi) geçit veren, zemin hazırlayan" yasa teklifi; Muhalefet üyelerinin yeterli bilinç ve inançla direnmemesi, karşı karşıya geldikleri tehdit ve tuzağı idrak edememeleri yüzünden parlamento Anayasa Komisyonunda kabul edilerek, ivedilikle genel kurul görüşme gündemine dahil edildi. Muhtemelen de 12 Mart 2018 Pazartesi günü "27 Mayıs 1960 kalkışmasını tahkim eden post modern darbenin sene-i devriyesinde" görüşülmeye başlanacak.
AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Şentop başkanlığında toplanan Anayasa Komisyonu, AKP ile MHP'nin, siyasi partilerin seçim ittifakına ilişkin ortak teklifini kabul etti. Teklifin müzakerelerinde söz alan CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan, komisyonun bugünkü görüşmelerinin ertelenmesini istediklerini ancak bunu kabul edilmediğini söyledi. CHP Muğla Milletvekili Akın Üstündağ ise, teklife ilişkin eleştirilerini dile getirdi. "Barajı atlamayı düşünmüşler ama barajı indirmeyi düşünmemişler" diyen Üstündağ, teklifle seçmenlerin fişlendiğini kaydetti.
'YANDAŞLAR SANDIK KURULU BAŞKANI OLACAK'
Üstündağ, şöyle devam etti: "Teklifte, bazı yerlerde kimin nereye oy attığını öğrenmeye yönelik düzenleme varken, bazı yerlerde kimin nereye oy attığının belli olmamasına yönelik düzenleme var. Bundan sonraki seçimler, 'silahların gölgesinde seçim' olarak mevzuata girmiş olacaktır. Yandaş kamu görevlileri sandık kurulu başkanı olacak. Seçim mühendisliği teklifidir, ısmarlama bir tekliftir, dayatma teklifidir, adrese teslim bir tekliftir, amaca matuf bir tekliftir. Bu teklifle, sağlıklı ve adaletli bir seçimin olması mümkün değildir. İktidarın kamu gücü eliyle seçimi yönettiği ve kontrollü bir hale getirdiği tekliftir. Olumsuz oy kullanacağız."
HDP'Lİ ADIYAMAN: TEKLİF SEÇİM GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDİYOR
HDP Iğdır Milletvekili Mehmet Emin Adıyaman da düzenlemenin anayasaya aykırı olduğunu dile getirdi. Bu düzenlemeden sonra ülkede adil bir seçim olmayacağını, demokratik bir seçim yapılmayacağını söyleyen Adıyaman, teklifin seçim güvenliğini de tehdit ettiğini kaydetti. Kanun tasarısı bundan sonra Meclis Genel Kurulu'nda görüşülecek.
CHP SEÇİM GÜVENLİĞİ RAPORU
CHP heyeti, 8 siyasi partiyle gerçekleştirdiği görüşmenin ardından hazırladığı raporu, bugün yapılan ziyarette AK Parti Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş’a sundu. Sonuç raporunda ittifak teklifine ilişkin 11 madde ile diğer mevzuata ilişkin 7 maddelik talepler yer aldı.
Raporda yer alan 11 maddelik ortak talep özetle şöyle:
“Teklifin, hane bütünlüğünü bozmayacak şekilde aynı binada oturan seçmenlerin aynı seçim bölgesinde kalmaları şartıyla farklı sandık bölgelerinde oy kullanabilmelerini öngören 1. maddesi, teklif metninden çıkarılmalıdır. Teklifin 2. maddesiyle vali veya il seçim kurulu başkanının talebi doğrultusunda sandıkların taşınmasına olanak tanıyan 298 sayılı kanunun 14’uncü maddesinin birinci fıkrasına eklenen 16 numaralı bent madde metninden çıkarılmalıdır. Sandıkların taşınmasına olanak tanıyan bu düzenleme, seçmen iradesinin baskı altına alınması sonucunu da doğurabilecektir. Teklifin 2. maddesiyle yatağa bağımlı hasta ve engellilere getirilen seyyar sandık uygulamasını getiren 298 sayılı Kanun’un 14’üncü maddesinin birinci fıkrasına eklenen 17 numaralı bent, seyyar sandık listelerinin nasıl oluşacağı, seçim günü seyyar sandıklarda güvenliğin nasıl sağlanacağına ilişkin soru işaretleri barındırmaktadır. Teklifin 3’üncü ve 4’üncü maddeleri sandık kurulu başkanı ve üyeliklerinin belirlenmesi noktasında siyasi partilerin müdahil olabildiği mevcut düzenlemeyi kaldırarak, siyasi iktidarın ağırlığını artıracak biçimde, kamu görevlileri arasından seçim yapılmasını getirmektedir. Bu durum, seçimlerin asli unsuru olan siyasi partilerin denetim mekanizmalarını azaltacağından, düzenlemenin eski haline döndürülmesi uygun olacaktır.
OY PUSULALARININ FARKLI ZARFLARA KONULMASI ZORUNLU OLMALI
Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde oy pusulalarının farklı zarflara konulması uygulaması getirilmelidir. Filigranlı pusula ve zarf, sandık kurulu mührü ile uygulanırsa, seçim güvenliği açısından daha tatmin edici bir düzenleme olacaktır. Teklifin 7’nci maddesiyle getirilen sandık çevresi tanımlaması, propaganda yasağı ve kolluk kuvvetinin görev ve yetki alanı bakımından muğlaklık içermekte, mevcut düzenlemede yer alan metrik belirlemeler, yasak sınırlarını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Teklifin 8’inci maddesiyle, mevcut düzenlemede sandık kurulu başkanı ve üyelerine tanınan kolluk çağırma yetkisi, tüm seçmenlere tanınan bir yetki olarak genişletilmektedir. Getirilen madde, seçmenin yapacağı haklı itirazların dahi, “ihbar” sopası gösterilerek engellenme riskini taşımakla beraber, seçmeni, müşahiti ve gözlemcileri itiraz etme noktasında otokontrol uygulamasına itebilecektir. Teklifin 9’uncu maddesi, sandık mührü bulunmayan zarfların, 11’inci maddesi ise sandık mührü bulunmayan pusulaların geçerli sayılabilmesini düzenlemektedir. Bu hüküm, 16 Nisan gayrimeşru referandumunda YSK tarafından kanunsuz bir karar alındığının itirafı olması açısından önemli olmakla beraber, sandık mührünün teminatının ortadan kaldırılması bakımından kabul edilemez. Teklifin 13’üncü maddesi, ittifak yapan partilerden herhangi birine verilmeyen ancak ittifaka verilen ve “ortak oy” olarak tanımlanan oyların ittifakı destekleyen partiler arasında orantısal olarak dağılımını öngörse de seçmen tercihine dair bilinmeyen verilen üzerinden yapılan hesaplamaların, seçim sonuçlarının kesinliğine ve seçmen iradesinin netliğine kesinliğine gölge düşürebileceği açıktır. Teklifin ittifaka ilişkin düzenlemelerini içeren maddeleri arasında, oy pusulasında ittifak yapan partilere avantaj sağlamasının yanı sıra, ittifak yapan partilerin yüzde 10’luk ülke barajı sorununu, diğer siyasi partilere avantaj sağlayacak biçimde çözmesi de, eşitlik ilkesine aykırıdır.”
OHAL REJİMİNE DERHAL SON VERİLMELİ
Raporda, “Diğer Mevzuat Değişiklikleri” başlığında da şu önerilerde bulunuldu: “15 Temmuz darbe girişiminin ardından 20 Temmuz günü ilan edilen ve 19.5 aydır süren OHAL rejimine vakit kaybetmeksizin son verilmeli, Türkiye yeniden olağan hale geçmelidir.
YÜZDE 10’LUK BARAJ TAMAMEN KALDIRILMALI
Yüzde 10’luk ülke barajı tamamen kaldırılmalı. Seçmen iradesinin parlamentoya tam yansıması sağlanmalıdır. Başta barolar olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının gözlemci statüsüyle seçim günü sandıklarda ve oy kullanma alanlarında çalışabilmesi olanaklı kılınmalıdır. 16 Nisan gayrimeşru referandumunda mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin YSK kararı da göz önüne alınarak, YSK kararlarının yargı incelemesine derhal açılması sağlanmalıdır. Kanun teklifine yatağa bağımlı engelliler için getirilen düzenlemeye paralel olarak, görme engelli yurttaşlar için Braille alfabesi ile basılmış pusula sağlanması başta olmak üzere engelli bireylerin iradelerini özgürce yansıtabilecekleri önlemler alınmalı ve mevzuat değişiklikleri yapılmalıdır. 9 Şubat 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan KHK ile yürürlüğe giren ve propaganda eşitsizliği noktasında özel televizyonlara ilişkin YSK’nın denetimini kaldıran mevzuat değişikliği geri çekilmelidir.
EN AZ YÜZDE 1 OY ALAN SİYASİ PARTİLERİN HAZİNEDEN YARDIM ALABİLMELERİ MÜMKÜN KILINMALIDIR
Partilerin hazine yardımı alabilmelerine ilişkin hüküm gözden geçirilerek, seçimlerde en az yüzde 1 oy alan siyasi partilerin hazineden yardım alabilmeleri mümkün kılınmalıdır.”
CHP SEÇİM GÜVENLİĞİ RAPORUNUN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

İttifak Teklifi'ne CHP'nin "Alt Komisyon'da koyduğu" itiraz müzekkeresi ve muhalefet şerhi:
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir ve CHP Kocaeli Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet, 'İttifak (seçim ve sandık güvenliğini ortadan kaldırmaya teşebbüs niteliği arz eden, hakkaniyet, adalet ve demokrasi karşıtı) Yasa Teklifi'ne' muhalefet şerhi koydu.
AKP ile MHP'nin ortaklaşa sunduğu, kamuoyunda 'İttifak Teklifi' olarak bilinen, 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Anayasa Alt Komisyonu'nda 5 saatlik görüşmenin ardından AKP ve MHP'li milletvekillerinin oylarıyla 28 Şubat 2017 günü, noktasına-virgülüne dokunulmadan geçirilmişti. Alt Komisyon'da CHP'yi Ankara Milletvekili Dr. Murat Emir ile Kocaeli Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet temsil etti.. Alt Komisyon'un CHP'li üyeleri Emir ve Hürriyet bir muhalefet şerhi hazırladı.
Hazırlanan muhalefet şerhi ise şöyle;
Siyasal düşünceler tarihi, insanın toplumsal birlikteliğinin, çoğunluğun değil çoğulculuğun temel alındığı demokrasilere dayalı hukuk devleti düzenine evrimleştiğini göstermiştir. Bugünlere gelinirken siyasal erk, dolayısıyla da toplumsal alanı düzenleyen devlet yapılanması, kendisi için çeşitli meşruluk zeminleri aramıştır. Yüzyıllar önce güce dayalı bir süreçte elde edilip ve daha çok ‘hükmetme yetkisi’ olarak tanımlayabileceğimiz yönetme yetkisini kullananlar, zamanla bunun yeterli gelmemesi üzerine ‘ikna’yı esas alan arayışlara yönelmiştir. Din kökenli temellendirilmeden soy kökeninde temellendirmeye kadar çeşitli yöntemler, siyasal meşruluk için denenmiştir. Bu denemelerin siyasal alanda yarattığı en önemli sonuç ‘devlet gücünün paylaşımı’ konusudur. Bu da günümüzde yaşadığımız ve ‘güçler ayrılığı’ denen siyasal alan şekillenmesidir. 20’nci yüzyıl başı itibariyle imparatorluk döneminin tarih sahnesinden silinmesiyle birlikte hâkim olmaya başlayan ‘ulus devlet’ anlayışları ve bilimsel gelişmeler, insanlığın birlikteliğinin, yetkinin tek elde toplanması değil aksine dağılmış şekilde ‘uyumu’ndan geçtiği bir dönemi başlatmıştır.İşte bugün modern demokrasilerde uygulanan, ‘güçler ayrılığı’ temelindeki yönetim şeklidir. 20’nci yüzyılda birçok ülke, dünyaya yön vermeye başlayan ‘güçler ayrılığı’na dayalı anayasal rejimlere geçmeye başlamıştır.

Demokratik yönetimlerin temel meşruiyet kaynaklarının başındaseçimler gelmektedir. Seçimlerle amaçlanan, halk iradesinin temsil mekanizmalarına eksiksiz yansımasıdır ki bu, seçimin şekil şartlarının sağlanmasından başka parametrelerin de var olmasını gerektirir. Bu parametrelerin başında, siyasal özgürlüklerin, kanunlar çerçevesinde istisnasız herkes tarafından kullanılabilmesi; seçmenlerin, üzerlerinde herhangi bir baskı olmadan sandığa giderek tercihlerini yansıtabilmeleri gelmektedir.Seçmen iradesini sakatlayacak herhangi bir detay, süte düşmüş bir leke gibidir ki bu da oluşan yönetimin gayrı meşruluğuna işaret eder. Dolayısıyla herkesin, şüpheye düşmeksizin adaletli bir seçim yapıldığına inanması, seçimlerin yapılması kadar önemlidir.

‘Halkın yönetimi’ esasına dayanan Cumhuriyet rejimini tercih eden Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğündeki kurucu irade, bu uğurda çok partili hayata geçmek üzere denemeler yapmış ve 1946 yılında çok partili hayata geçilmiştir. Bu tarihten sonra yapılan çok partili seçimlerde halkın iradesinin yönetime yansıtılması için farklı seçim sistemleri denenmiştir.Uygulanan tüm seçim sistemlerine ilişkin temel tartışmaların başında -birbirine zıt olarak kullanılan, pratik siyasette de bu zıtlık üzerinde somutlaşan - temsilde adalet ve siyasal istikrar kavramları gelmektedir. Birbirine zıt gibi gözüken bu iki kavram, özelikle Batı demokrasilerindeki örneklerinde görülebileceği üzere, birbirini de bütünleyebilmekte; temsilde adaletin ağırlığı, yönetimde istikrarın temel koşulu olabilmektedir. Bu bütünlüğü sağlayamayan ülkelerdeki seçim sistemleri, ne yazık ki ‘siyasi istikrar’ uğruna ‘temsilde adaleti’ yok eden bir şekil almaktadır. Ülkemizde de, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile birlikte seçim sistemindeki hâkim eğilim, ‘siyasi istikrar’ ilkesine yöneliktir.

1980 Askeri Darbesi’nin, demokratik kurum ve kuruluşları, 1961 Anayasası’nın kazanımlarını yok etme açısından en büyük araç olarak tasarladığı 1982 Anayasası ve sonrasında çıkarılan kanunlar, “siyasal istikrar” kavramına büyük önem atfetmiştir. Buradaki istikrar küçük partilerin dışlanmasıyla özdeşleşmiştir. O kadar ki hem seçim çevresi barajı hem de ülke barajı uygulamasıyla çifte barajlı bir sistem öngörmüştür. Çifte barajlı bu sistem, Anayasa Mahkemesi’nin 1995/59 sayılı kararıyla ‘temsilde adalet ilkesi’ne aykırı bulunarak iptal edilmiş; yüzde 10’luk ülke barajına dokunulmamakla beraber ‘seçim çevresi barajı’, “Anayasa’nın amaçladığı ‘yönetimde istikrar ilkesi’ için milletvekili seçimlerinde bir ülke barajı öngörülmüşken, ayrıcı her seçim çevresi için yeni bir barajın getirilmesi ‘temsilde adalet ilkesi’yle bağdaşmaz. Kaldı ki uygulanmakta olan nispi temsil sisteminin bir türü olan D’Hondt sistemi de kendi içinde bir baraj taşımaktadır” denilerek kaldırılmıştır. Dokunulmayan yüzde 10’luk ülke barajı ise, AK Parti de dâhil, iktidara gelene kadar bütün partiler tarafından yüksek bulunmuş ve seçmene düşürüleceği ya da kaldırılacağı vaat edilmiştir. Ancak bu siyasi vaat, iktidara gelindiği gün unutulmuştur. Yüzde 10’luk ülke barajının antidemokratik olduğu, 30 Ocak 2007 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Sadak/Yumak kararında da ifade edilmiş ve “Dünyada uygulanan seçim sistemlerinde adil temsil ve siyasi iktidar ilkeleri arasındaki dengeyi sağlayacak belirlenmiş bir baraj oranı bulunmadığı” belirtilmiştir. Putin Rusya’sında dahi yüzde 7’lik barajın yüzde 5’e düşürüldüğü, Batı ülkelerinde barajın hiç olmadığı ülkelerin bulunduğu ve baraj konusundaki eğilimin genel olarak yüzde 2-5 arasında gerçekleştiği düşünüldüğünde, yüzde 10’luk seçim barajı istikrardan ziyade, bizzat “milli irade” söylemini dilinden düşürmeyen AK Parti’nin, siyasal irade gaspına aracı haline dönüşmüştür. Barajı kimin getirdiği değil, kaldırılması yönünde bir girişimde bulunup bulunulmadığı demokrasiye olan bakış açısının göstergesidir.

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK),16 Nisan 2017 Referandumu’nda ‘mühürsüz oyların kabulü’ yönündeki skandal kararıyla şeklen yürürlüğe giren, meşruiyeti tartışmalı Anayasa değişikliği, seçim barajı tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Çünkü parlamenter sistemde “yürütme” Meclis’ten çıkar, Meclis’in kendi içinden istikrarlı bir hükümet çıkarabilmesi makul düzeyde bir barajı anlamlı kılabilir. AİHM buna,“istikrarlı çoğunluk oluşturmak” demektedir. Anayasa Mahkemesi’ne (AYM)göre de “yönetimde istikrar ilkesi yürütme organıyla ilgilidir” ve yüzde 10 barajı,“yürütmenin güçlü olmasını sağlayacak biçimde oyları yasama organına yansıtacak yöntemler”den biri olduğu için (K: 1995/59)anayasaya uygun kabul edilmiştir. Oysa 2017 Anayasa değişikliğiyle getirilen sistemde yürütme erki artık Meclis’ten çıkmamakta;yürütme yetkilerine sahip cumhurbaşkanı ayrı bir seçimle sandıkta belirlenmekte; Bakanlar Kurulu ise bizzat kendisince Meclis dışından oluşmaktadır. Bu nedenle Meclis seçimlerinde artık “yönetimde istikrar”tartışılmaktan çıkmıştır. Artık bundan sonra sağlanması gereken ana ilke,“temsilde adalet” olmalıdır. Bundan dolayı olsa gerek Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop, 30 Ekim 2016 tarihinde verdiği bir röportajda, “Seçim barajı sıfırlanacak ya da çok sembolik bir orana çekilecek” demiştir. Geldiğimiz noktada, seçim barajının demokrasiye uydurulması yerine, baraj korunarak tüm seçim sistemi MHP’nin barajı geçeceği bir formülasyona uydurulmuştur. Üstelik baraj bir şantaj aracı olarak ele alınmış, yüzde 50+1 oyun sağlanması karşılığında, iktidara destek partilerin barajı bypass edebileceği sistem teklif edilmiştir. AİHM, yüzde 10 barajını aşırı yüksek bulmakla beraber, “seçime giren bütün partilere uygulandığı için” eşitliğe aykırı saymadığı göz önünde bulundurulduğunda, getirilmek istenen teklifle ittifak yapmayan partilere baraj uygulanmakta, ittifak yapan partiler için barajı sıfırlanmaktadır.Teklif kanunlaştığı durumda, yüz bin oy alan bir parti “ittifak”yaptığı durumda Meclis’te temsil elde edebilecek, ama beş milyon oy alan bir parti Meclis dışında kalabilecektir. Bu durum eşitlik ve temsilde adalet ilkesine açıkça aykırıdır. Kaldı ki ‘temsilde adalet’ çok katmanlı ve bir süreci kapsayan kavramdır. Seçim öncesi seçmenlerin doğru bilgilendirilmesi, siyasi partilerin eşit koşullarda rekabet etmesi de seçmen iradesinin gasp edilmemesine dâhildir. Çünkü temsil kuramının temelini, bireylerin bir araya gelerek toplumu oluşturması sonucunda ortaya çıkan egemen güç ile ona tabi olanlar arasında yetki ve sorumlulukların nasıl olacağı sorunu oluşturur. “Aralarında yaş, cinsiyet, sınıfsal aidiyet, ekonomik güç gibi ölçütler açısından farklılıklar bulunan insanların bir araya gelmesiyle oluşan toplum, nasıl bir arada yaşayabilir?” sorusunun çözümü olan anahtar kavram adalettir. Farklılıkların düzenini ya da düzen içerisindeki farklılıkları tanımlayan, bütünleştirerek bir arada, barış içerisinde sürekli kılan kavram ancak adalettir.

AK Parti ve MHP ortaklığıyla getirilen ve kamuoyunda “ittifak teklifi” olarak bilinen kanun teklifi, siyasi tarihimizde bir kırılma noktası oluşturacaktır. Ülkemizin geleceğini doğrudan ilgilendiren böyle bir teklifin, iki parti temsilcileriyle kapalı kapılar ardında hazırlanması; diğer siyasi partilerin, konunun uzmanlarının, demokratik kitle örgütlerinin görüşlerinin alınmaması, demokrasiye ve katılımcı yönetime ne derece inanç ve bağlılık olduğunun göstergesidir. 16 Nisan Referandumunda getirilen, egemenliği şahsileştiren ve kuvvetleri tek elde toplayan Anayasa değişikliği sonrasında Meclis’in devre dışı bırakıldığı ‘Saray Rejimi’nde, bu gibi uygulamaların gelenek haline getirileceği görülmektedir.

Teklif, halk iradesine, telafisi çok zor darbeler vurulmaktadır. Bir yandan ‘ittifaklar’ adı altında siyaset kilitleyip, demokrasi ve çoğulculuğu yok etmek amaçlanırken, seçime ilişkin hükümlerle de seçimler baştan şüpheli, dolayısıyla sonuçları güvensiz hale getirilmektedir.Bu teklifle Türkiye’nin geleceği kurgulanmaktadır. Çoğulculuğu ve demokrasiyi yok ederek mühürsüz referandumla kurulan tek adam rejimini tahkim etme ve milleti tek tipleştirmek hedeflenmektedir. Çünkü bu metinle yasal zemini atılan, şimdilik AKP ve MHP’nin içinde yer alacağı gözüken ‘CUMHUR İTTİFAKI’yla, millete tek tip kıyafet giydirilerek, siyaset kimliksizleştirilmek istenmektedir. Söz konusu bu ittifakın içindeki partilerden biri, parlamentodaki barajdan, öbürü yürütme organındaki barajdan kurtulmak için böylesine kirli bir ittifak icat edilmiştir.Sadece belirli bir anlayış, dil, üslup ve ideoloji içerisinde eriyenlere siyaset yapma imkânı tanıyan, diğerlerine bütün kapıları kapatan bu teklif üzerine kurulu siyasal projeyle, ‘Sadece benim anladığım anlamda milletin unsuruysan milletsin, yoksa değilsin’ denilmektedir. Bu proje, oy artırmadan milletvekili artırma projesidir; ‘nasıl artırırız’ diye oturmuşlar, hesap yapmışlar ve çıkaramayacakları milletvekillerini bir sepete koyarak, o sepetin üzerinden paylaşıma gidilmiştir. Bizlerin ‘adaletsiz temsil’ dediğimiz, bir akademisyenin de ‘seçim sistemi değil, ihale şartnamesi’ne benzettiği bu yasa teklifinin içerdiği seçim sisteminde, oyu az olan partilerin, ittifak içerisinde geçici bir nefes alma olanağı olur ama o sadece yoğun bakımda alınan bir nefestir, ondan sonra yok olur.Partilerin kimliklerini yok eden böyle bir sistem, demokrasiyi yok eder, çoğulculuğu ortadan kaldırır; yasama organı ve yürütmede katı iki partili bir sistem gelir.

CHP olarak, adaletli olması takdirinde seçim ittifaklarına karşı değiliz. Mesela Avrupa’da bazı ülkelerde ittifaklar adalet temelinde, dürüstçe, mertçe yapılmaktadır; orada ittifaka giren partiler sıklıkla, AKP-MHP ortaklığının yaptığı gibi, ayrı milletvekili listeleri sunmaşeklinde değil tek listeyle seçime girmektedir.

Teklifle seçimlere ilişkin getirilen hükümler, ifade ettiğimiz gibi seçim sonuçların baştan güvenirliliğini yok etmektedir. Seçimlerin güvenirliği ve güvenliği, seçimlerin yapılması kadar önemli bir konudur. Sandıkların birleştirilerek taşınması, mühürsüz zarfların geçerli sayılması, sandıklara güvenlik güçlerinin müdahalesi ve seyyar sandığın kanuni düzenlemeye bağlanması Türkiye’de yeni bir sopalı seçimin önünü açacak düzenlemelerdir.

Özetle, teklifin genel gerekçesinin ilk paragrafında belirtilen “özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejimler özgür, eşit, serbest ve dürüst şekilde yapılan seçimlere dayanmaktadır. Seçimler, demokratik düzenin başlıca meşruiyet kaynağı ve yönetimlerin halk tarafından benimsendiğinin göstergesidir. Demokratik yönetimin temeli olan serbest seçim hakkı, her türlü etkiden uzak, hür iradeyle kullanılan oylarla bir anlam ve değer taşır” ifadesine taban tabana zıt bir düzenleme yapılmıştır. Bu açıdan teklif, 1982 Anayasası’na aykırıdır. Anayasa’nın 67. Maddesi 2. fıkrasında geçen, “Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır.” temel hükmüne açıkça aykırılık taşımaktadır. Milli iradenin çeşitli nedenlerle oluşmasının engellenmesi, Anayasa’nın “Egemenlik” başlıklı 6. maddesine de aykırılık oluşturmaktadır. 

Antidemokratik içeriğiyle uygulamaya konulması halinde Ülkemizin geleceğine yönelik ciddi kaygılar yaratacağı kesin olan ‘ittifak teklifi’nin yasalaşma süreci, AKP’nin alışkanlık haline getirdiği üzere, yasama organının yetkilerini gasp ederek gerçekleştirilmek istenmektedir. Kısa bir süre Anayasa Komisyonu’nda görüşüldükten sonra, etraflıca ele alınmak üzere oybirliğiyle alt komisyonasevk edilmesi kararlaştırılan teklife ilişkin Anayasa Komisyonu’nun AK Partili Başkanı Sayın Mustafa Şentop, komisyon toplantısını kapatırken, “Alt komisyonun çalışmasını kısa sürede bitirmesi ve raporunu sunması” şeklinde son derece talihsiz bir söylemde bulunmuştur. Sayın Şentop, “Anayasa Komisyonu’nun alt komisyon raporu üzerinde görüşmelerini yapmak üzere 1 Mart 2018 saat 14:00’de toplanmasına” diyerek de Türkiye’nin kaderine etki edecek bu düzenlemenin, alt komisyondaki görüşmelerine bir gün zaman biçmiştir.Böyle bir anlayış, AK Parti’nin süregelen ‘yangından mal kaçırma’ siyasetiyle birebir örtüşmektedir. Ülkemizin bütünlüğüne yönelik ciddi tehditlerin söz konusu olduğu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güney sınırımızda Zeytin Dalı Harekâtı’nı sürdürdüğü bir dönemde, AKP-MHP ortaklığının, böylesine kritik bir düzenlemeyi öncelikle gündeme getirmeyi düşünmesi, sonra kamuoyunda tartışılmasını önlemesi siyasi ahlaksızlık ve fırsatçılıktır.Teklif sahiplerinin, alt komisyon kurulmasına destek vermesinin tek nedeni, toplumda, ‘muhalefetin de önerilerini aldık’ algısı yaratma çabasıdır. Alt komisyonda da yazılan tiyatro oynandı ve tüm önerilerimizi reddeden ‘CUMHUR İTTİFAKI’nın AK Parti ve MHP’li milletvekilleri, teklifi, noktası-virgülüne dokunulmadan oyçokluğuyla geldiği gibi geçirdiler.
Teklifin maddelerine ilişkin görüşlerimiz aşağıdaki gibidir:
Teklifin 1. maddesinde, aynı binada oturan seçmenlerin farklı sandık bölgelerine kaydedilebilmeleri olanaklı hale getirilmiştir. Bu durumda, seçmenin, boş bir apartman dairesine isteyerek ya da hatayla seçmen kaydı yapılmış olsa ve burada “şüpheli oy” kullanımı gerçekleşse, seçmenler ve muhalefet partileri bunu nasıl tespit edebilecektir? Listeye bakarak komşularının ismini denetleme olanağını ortadan kaldırılarak şüpheli oyların tespitinin güçleştirilmesi, haksız bir düzenlemedir. Bu, vatandaşın denetimini ortadan kaldırmaktır, keyfiliğin önünü açmaktır. Seçim müdürlerini değiştirerek, siyasi partileri sandık kurulu başkanlığından uzaklaştırarak, mühürsüz olabilecek oyları da o sandıkta geçerli sayarak, bu sandıkların gerektiğinde aynı seçim bölgesinde olmak kaydıyla istenilen uzaklığa götürerek ve istenilen biçimde değiştirilmesinin önünü açarak dört dörtlük bir faul oluşmaktadır. Dolayısıyla bunun ‘oy hırsızlığı’ olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır.

2. maddesi, 298 sayılı yasada değişiklik yapmakta ve seçim güvenliği açısından gerekli olması durumunda valiye veya il seçim kurulu başkanına o yerdeki sandıkların en yakın seçim bölgelerine taşınmasına, sandık bölgelerinin birleştirilmesine, muhtarlık seçimleri hariç olmak üzere seçim bölgelerinin birleştirilmesi ile seçmen listelerinin karma şekilde düzenlenmesine ve bu hususların ilanına karar verme yetkisi vermektedir. Valilerin AK Parti il başkanı gibi çalıştığı göz önüne alındığında, seçim güvenliğini riske atılmaktadır ve sınırlandırılmaktadır. 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen referandumda da görüldüğü gibi, iktidarı elinde tutan ya da bölgesel olarak güçlü olan parti ya da partiler, kendi çıkarlarına uygun davranabildiği gibi, aksi durumda seçim güvenliğini hiçe sayabilecek uygulamalara imza atmaktadır. 16 Nisan’da gayri hukuki bir karara imza atan YSK’nın vereceği kararlar seçim güvenliğini nasıl sağlayabilir? Bununla birlikte, sandıkların hangi durumlarda ve nereye taşınacağı belli değildir. Ucu açık bir yetki verilmektedir. Bunun da mutlaka bir hükümle sınırlandırılması gereklidir. Türkiye’de yapılan seçimlerde, sandıklar taşınamadığı veya sandık bölgeleri birleştirilemediği için gerçekleşen, kayda geçmiş, tutanağa alınmış, mahkeme açılmış herhangi bir olay var mıdır? Yoksa bu düzenlemeye neden ihtiyaç duyulmuştur? Alt komisyonda, ne iktidar partisi üyeleri ne de Yüksek Seçim Kurulu temsilcileri bu sorulara net yanıtlar verememiştir. Yüksek Seçim Kurulu 5.10.2015 tarihli ve 1860 sayılı, 6.10.2015 tarihli ve 1877 sayılı ve 15.10.2015 tarihli ve 1967 sayılı kararlarında; il ve ilçe seçim kurullarının, güvenlik nedeniyle sandıkların taşınması taleplerini reddederken ilgili ret kararında; “Seçmen iradesinin özgürce oluşması, anayasal bir hak olan seçme hakkının engellenmemesi, kısıtlanmaması, seçmenin kendi sandık bölgesinde rahat ve basit bir şekilde oy kullanmasının sağlanması amacıyla güvenlik nedeniyle sandık yerlerinin seçim bölgesi dışına çıkartılarak değiştirilmesi, bir başka seçim bölgesine taşınması Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 67. maddesine, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'un 3, 4 ve 5. maddelerine, 139 sayılı Genelge'nin 3. maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına ve Venedik Komisyonu kararlarına uygun görülmediğinden, bu yöndeki taleplerin oyçokluğuyla reddine," demişti. Sadece bu kararlar, ilgili maddenin kanunsuzluğunu ve Anayasa’nın 67’nci maddesine aykırılığını gözler önüne sermektedir.

3. maddenin özü, sandık kurulu başkanlarını, daha önceki yasa hükmü gereğince siyasi partilerin de katılacağı bir listeden oluşturmak yerine direkt kamu görevlilerinden oluşturmaktır. Burada amaç, sandık başında siyasi iktidarın ağırlığını artırmaktır. Bu, sandığın güvenliğini azaltacak bir düzenlemedir ve bu yönüyle çok tehlikeli olmaktadır. Bu teklifte her defasında şununla karşılaşılmaktadır: “Kamu görevlisine güvenin, devletin hâkimine güvenin, YSK’ya güvenin.” Oysa ağır, tek adam diktatörlüğünün Türkiye’yi getirdiği nokta göz önüne alınırsa en azından seçimlerin sandık düzeyinde dahi daha katılımcı ve siyasi partilerin denetimine açık yapılması gerektiği ortadadır. Bu, sandığın meşruiyeti açısından da son derece değerlidir. Benzeri hüküm, teklifin 4. maddesinde de söz konusu olmuş, sandık kurulu üyeliklerinin belirlenmesinde de siyasi partiler devre dışı bırakılmıştır. Demokrasinin ana ilkelerinden biri olan seçimlere ilişkin yapılan düzenlemeler, sandıktan demokrasiyi uzaklaştırmaktan başka bir şey değildir.

5. maddede, iki faklı seçimin oy pusulalarının aynı zarfa konulmasını hükme bağlamaktadır. Seçimler farklıysa zarflar da farklı olmalıdır. Bu karışıklığının önüne geçmek, zarfların ve pusulaların seçmene kullanılacak oyun sırası geldikçe verilmesi yöntemiyle zaten bertaraf edilebilmektedir. Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin oy pusulalarını aynı zarfa koymak; seçmene, milletvekili seçiminde kime oy veriyorsan, cumhurbaşkanlığı seçiminde de ona ver şeklinde psikolojik bir baskı yaratıp, iradesini yönlendirmekten başka bir şey değildir. Bu madde; siyasal iktidarın, yasama ve yürütme erklerini birleştirmek istediğinin resmi kanıtıdır. Bu madde hangi ihtiyaçtan getirilmek istenmektedir? İki oy pusulasını aynı zarfa koyarak, zarftan tasarruf mu yapılmak istenmektedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin zarf bastıracak parası mı yoktur?

6. madde, oy zarflarının YSK filigranlı kâğıtla hazırlanmasını hükme bağlayarak, mühürsüz oy kuralının zeminini hazırlamaktadır. Zarfların hem filigranlı hem de mühürlü olması, seçmenin iradesinin sandığa doğru bir şekilde yansıması açısından gereklidir.

7. maddede, sandık alanının kaldırılması ve odaya indirgenmesi son derece tehlikelidir ve sandık çevresine yeni bir tanım getirmektedir. Aslında fiilen “sandık çevresi” denilen şey uygulamada sınıfın içerisi ama sınıfın dışında ne olup ne olmadığı seçim güvenliğiyle birebir ilişkilidir. Seçimi asıl etkileyebilecek, seçmen iradesini sınırlayabilecek, kısıtlayabilecek, yönlendirebilecek her türlü fiil veya durum “sandık alanı” denilen alanda gerçekleşen durumlardır. Dolayısıyla sandık alanının ortadan kaldırılması ve korumanın sadece sandık çevresine indirgenmesi, sandığın fiilî durumlara açık hâle getirilmesi anlamı taşımaktadır. Bu, sandığı, her yönüyle kuşatan, her yönüyle siyasal iktidara uzak olan siyasi partilerin denetiminden uzaklaştıran, kamu gücünü hiçbir yasal sınırlama olmaksızın neredeyse sandık çevresine yani sınıfın kapısına kadar getirmektir.

8. maddede getirilen düzenlemeyle, sandık çevresinde cebir, şiddet veya tehdit kullanarak sandık başı düzenini bozmaya kalkışanlarla ilgili seçmenlerin de ihbarıyla kolluk güçleri gereğini yaparak, kişi ya da kişileri oradan uzaklaştırabilecektir. Peki, bu kişinin sandık çevresinde düzeni bozmaya çalıştığına nasıl karar verilecek? Maksatlı biçimde ihbar üzerine sandık çevresinde sadece istenen kişilerin kalmasını sağlayacak kadar esnek bir düzenleme, sandık güvenliği için tehdittir. Zaten sandık başı düzenini bozmaya kalkışanlar hakkında işlem yapabilme yetkisi sandık kurulu başkanı ve üyelerinde söz konusudur. Siyasi parti temsilcilerinin sandık kurullarından uzaklaştırılmasıyla birlikte düşünüldüğünde bu hüküm, seçim sonuçlarının iktidarı elinde tutan siyasi parti ve partilerce maksatlı olarak kullanılabilecektir. Kamu görevlileri güvenilir, YSK güvenilir, sandık kurulu başkanları güvenilir, polis güvenilir, jandarma güvenilir, bir tek millet güvenilmez! Muhalefet partilerinin denetimlerinin dışına çıkartılan ve sürekli olarak siyasi iktidarın, polisin, jandarmanın, sandık kurulu başkanının, ilçe seçim kurulu başkanının, seçim müdürlerinin, YSK’nın insiyatifine terk edilmiş bir seçim ne kadar meşru olur? Bunun adı polis ve jandarma gözetiminde seçimdir, sopalı seçimdir.

9. madde, 298 sayılı Kanunun 98 inci maddesinin dördüncü fıkrasının son cümlesini “ancak, üzerinde sandık kurulu mührü bulunmamasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu filigranı, amblemi ve ilçe seçim kurulu mührü bulunan zarflar ile üzerinde leke veya çizik bulunsa dahi bunun özel işaret koymak amacıyla yapıldığı kesin olarak anlaşılamayan zarflar geçerli sayılır” diyerek hem mühürsüzlüğü hükme bağlamış hem de gereğinden fazla esnek bir düzenlemeyi getirmiştir. Aslında bu düzenleme, 16 Nisan Referandumu’nda yapılan YSK’nin ‘hukuksuz mühür’ uygulamasını yasal bir zemine kavuşturma gayretidir ama bu, 16 Nisan’da kanunun çiğnendiğinin itirafı olmaktan öte, aynı zamanda önümüzdeki seçimlerde de son derece tehlikeli bir yolu açmaktadır. Oy pusulasının mühürlenmesi niye önemlidir? Niye mühürlü pusula kullanılması gerekmektedir? Çünkü o pusulanın ve zarfın o sandık için hazırlandığının ve o sandıkta kullanıldığının tek karinesi, aslında oradaki mühürdür. Bu mühürler yoluyla, temel olarak kullanılmayan oy pusulalarının tespiti yapılarak ve onlar da sayılarak ve sabitlenerek aslında oy hırsızlığının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Bu öylesine tek yöntemdir ki dünyada neredeyse mühür kullanılmadan yapılan seçim yok denecek kadar azdır. Zaten bizde de mühür uygulaması 1960’tan beri yaygın bir biçimde uygulanmaktadır. Bunun yanında, üzerinde leke veya çizik bulunan zarflardan hangilerinin özel işaret koymak amacıyla yapılıp yapılmadığını kim nasıl tespit edecektir? Bu madde; bir meşruiyet krizi yaratacak, seçim sistemimiz ve demokrasimize ağır darbe vurulacaktır.

10. madde, ismine ‘ittifak’ denilen seçim öncesi koalisyon oluşumuna dair hükümleri içermektedir. Bu maddeye göre pusulada; ittifak yapan partilere, ittifak yapmayanlara nazaran çok daha geniş bir alan ayrılarak geometrik bir büyüklük yaratılmaktadır. Bunun, seçmen psikolojisi, insan davranışları ve tercihleri açısından tartışılması gerekmektedir. İttifak bölümüne daha büyük bir dikdörtgen çizilerek daha geniş bir alan bırakılmakta ve bu geniş alana bir şekilde mühür denk geldiği zaman, ilgili oy ittifaka yazılmaktadır. Eğer bu mühür, bir partiye yakınsa, önce partinin dolayısıyla zaten yine ittifakın sayılmaktadır. Oradaki mührün bu kadar çok anlam taşıması olanaksızdır. Bir mühür ya bir partiye verilmiştir ya bir listeye verilmiştir ya da ittifaka verilmiştir. Partiye verilen ittifaka sayılıp, ittifaka verilen de gerektiğinde tekrar dönüp partiye yazılmaktadır. Milletin iradesini bu kadar yönlendirme hakkını nereden bulunmaktadır? Parti üst yönetimleri ve parti örgütleri olarak iki parti birbiriyle anlaşabilir, bu olağandır, ama her bir seçmenin, o ittifakı mutlaka onayladığını nereden bilinecektir? Siyasi partiler ittifak yapabilirler, yapmayabilirler ama ittifak yaptılar diye haksızlık yapma hakları, bir başkasının avantajını yok etme olanakları veya kendilerine fazladan bir avantaj sağlama, kanun yoluyla oy devşirme olanakları yoktur. Burada seçmen iradesi saptırılmaktadır. Oy hırsızlığı veya kirli ittifak dediğimiz tam anlamıyla da budur.

11. madde ile 16 Nisan Referandumu sonuçlarının meşruluğunu yok eden ‘mühürsüz zarf’ ve ‘pusula skandalı kanunsuzluğu’ hükme bağlanarak kanuni hale getirilmektedir. Filigranlı sahte para basımına olanak veren bir teknolojinin olduğu dönemde ve fazla basılan filigranlı oy pusulalarının amacı dışında kullanan ellere geçebildiği sistemde, mühürsüz pusulaların geçersiz sayılması şaibenin önünü açmakta, hiçbir seçimin güvenilir olmayacağı durumu yaratmaktadır. Kaldı ki YSK’nın 16 Nisan Referandumu’nda aldığı mühürsüz oy kararı, “kanuna uygun” olarak savunulmuştu. Madem bu uygulama kanuna uygundu, neden teklifle böylesine bir düzenleme getirilmektedir?

15., 16. ve 17. Maddeler, seçim ittifaklarının nasıl kurulacağı ve bozulacağını hükme bağlayan düzenlemelerdir. Bu maddelerde, ‘ittifakın nimetlerinden faydalanalım ama ittifakların dezavantajlarını üstümüze almayalım’ anlayışı vardır. Kişiye özel düzenlemelerdir. Günlük ihtiyaçlara çözüm bulmak için üretilmiş maddelerdir. Yapılmak istenen bu ‘kirli ittifak’ zorlamadır, şantajın kendisidir. Oy pusulasında, ittifak yapan ve yapmayan partilerin alanları arasında büyük eşitsizlik bulunmaktadır.

18. madde ile oy hesaplama yöntemi düzenlenmektedir. Bu maddeye göre yapılan hesaplamalarda, ittifakın toplam milletvekili sayısında ve ittifaka katılan siyasi partilerin milletvekili sayılarında hiçbir değişim yaşanmamaktadır. O zaman bu düzenleme neden yapılmaktadır? Bunun iki nedeni olabilir. Birincisi, ‘ittifakımız şu kadar oy aldı’ şeklinde bir algı yönetimi yapmak için. İkinci ihtimal; ittifakın içindeki partilerin daha fazla Hazine yardımı alması içindir.
Teklifin 20. maddesindeki “seçim ittifakı yapılması halinde, yüzde onluk barajın hesaplanmasında ittifak yapan siyasi partilerin aldıkları geçerli oyların toplamı dikkate alınır; bu siyasi partiler için ayrıca baraj hesaplaması yapılmaz.” ifadesi ve 21. maddesindeki milletvekili paylaştırma düzenlemesiyle MHP’yi barajdan kurtarma hükümleri somutlanmıştır. Türkiye’de 12 Eylül Anayasası’ndan sonra yürürlüğe konulan Seçim Kanunu’nda yüzde 10’luk baraj uygulaması Türk demokrasisinin ve çok partili yaşamının önündeki en büyük engellerden birisi olmuştur ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak barajın sıfırlanmasından yana uzun süredir tavır koyuyoruz. Çünkü barajların böylesine yüksek oranda tutulması, millî iradenin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yansımasının önündeki en büyük engeldir ve en son 2002 yılında yapılan genel seçimlerde görüldüğü gibi yüzde 45’in üzerinde oy oranındaki vatandaşlarımızın iradelerinin Meclis’e yansıyamamış olması büyük bir eksikliktir. Bunun Avrupa’da ve dünyada örneği neredeyse yoktur. Hele hele ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ diye sunulan, bize göre ucube başkanlık sistemini ifade eden Anayasa değişikliğinden sonra yönetimde istikrarın sağlanacağı, dolayısıyla artık böylesine barajlara ihtiyaç kalmayacağı, temsilde adaletin çok daha öncelenebileceği söylenmişti. Gerçekten de eğer bundan sonra yürütme, seçilecek Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı sekreterler üzerinden olacaksa, Meclis’in de bu yönetimi denetleyecek ve olabildiği kadar çoğulcu bir şekilde oluşması gereği doğmuştur. Barajın da bu anlamda indirilmesi, hatta sıfırlanması yerinde olacaktır. Nitekim bu sadece bizim düşüncemiz değildir; referandum sürecinde başta Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Şentop olmak üzere iktidar partisinin birçok yöneticisi tarafından da söylenmiştir. Ancak iktidardaki parti, bu baraja sıkı sıkıya sarılmıştır. Barajı, kuracakları ittifaklarla aşıp, diğer partileri de bir şekilde ittifak yapmaya zorlayarak, “Mümkünse ittifak yapsınlar, yapmıyorlarsa barajın altında kalsınlar” yönünde, hiçbir şekilde demokrasiyle bağdaşmayacak bir anlayış ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla baraj, bu teklifle getirilen yeni sistemle, ‘mutlak ittifak’ enstrümanına dönüşmüştür. Bir partinin ittifak içinde yer alması, neden barajı geçmesinin gerekçesi olsun ki? Burada hiçbir mantık ilişkisi yoktur. Bunun somut örneği; yüzde 1 almış parti, büyük bir partiyle ittifak yaptığı için barajı geçmiş sayılacakken, yüzde 9 almış bir partinin ittifak yapmadığı için barajın altında kalmasıdır. Dolayısıyla ittifakın tek başına barajı geçmeye yeterlilik sağlaması aslında şantajın, antidemokratik yaklaşımın kendisidir ve Meclis’i yani yasamayı da yürütmenin emrine veren, yürütmenin istediği gibi şekillendirmesine izin veren bir uygulamadır.

Bu düzenlemelerde açıkça seçmen iradesi haksız biçimde başka partiye aktarılmaktadır. Türkiye’de 1961’den beri (1965 ve 1966 seçimleri hariç) milletvekili sayısı D’Hondt sistemine göre belirlenmektedir. Sistem 1878’de Belçikalı matematikçi ve hukukçu Victor D’Hondt tarafından geliştirilmiş ve en büyük partiyi avantajlı hale getiren bir “nispi temsil” olanağı sunmuştur. D’Hondt sistemi bu teklifte iki defa uygulanmaktadır. Somut bir örnek vermek gerekirse, 3 milletvekili çıkan bir ilde A Partisinin 2, B Partisinin 1 vekil çıkardığı ve C Partisinin hiç vekil çıkaramadığı durumda, A ve C Partilerinin ittifak yapmasıyla B Partisinin 1 milletvekili ittifak partilerine kayabilmekte, böylelikle seçmen iradesi seçim sonucuna yansımamaktadır. Büyük partilerin zaten korunduğu D’Hondt sistemi bu teklifle çifte kavrulmuş D’Hont haline getirilmektedir. Teklifle oylar, önce ortak sayılıyor, geçersiz olması gerekenler geçerli yapılıyor, mühür pusuladaki ittifak alanı içinde nereye vurulursa vurulsun oylar ittifaka kaydediliyor. AKP-MHP ortaklığının planladığı ittifaka göre, milletvekilleri önce alınmakta, sonra paylaştırılmaktadır. Bu, haksız bir uygulamadır ve en kestirme ifadeyle sandalye hırsızlığıdır ve maalesef bu tasarıyı getirenler buna tevessül etmiş durumdadır.

Yukarıda saydığımız gerekçelerle, tümüne muhalif olduğumuz ve ülkemizin geleceğini karartacağı kesin olan bu teklifin bir an önce geri çekilmesi gerekmektedir.

28 Şubat 2018 Çarşamba

HALEP cehenneminden bin beter bir katliam, soykırım, vahşet, dalâlet ve insanlığa hıyanet, islâm'a ihanet mahalli DOĞU GUTA tıpkı dün bosna'da. nyanmar ve sudan'da olduğu gibi kâfirler saldırıyor, masum ve mazlumlar mezalimle kahroluyor. İnsan müsveddeleri ise sessiz ve seyirci! Sorumluların ALLAH bin türlü belasını versin.

Cehenneme dönüşen cennet: Doğu Guta-Şam
Tıpkı daha önce Bosna’da, Nyanmar ve Irak’ta olduğu gibi: Ölen çocuklar Müslüman olunca herhangi bir değer taşımıyorlar. (28 Şubat 2018 Çarşamba)
 Türkiye’de bazıları “Esed’le görüşülsün, Esed’li üniter bir Suriye için müzakere edelim” diye çağrı yapadursun; rejim Şam’ın (Dımaşk) Arapça coğrafya kitaplarında “yeryüzü cenneti” olarak adlandırılan en güzel banliyösüne, Guta bölgesine acımasız saldırılarını sürdürüyor. Doğu Guta’dakiler, Halepliler, İdlibliler, kısaca Suriyeliler, katilleriyle nasıl birlikte yaşayacaksa artık? Bu, tecavüze uğrayan mağdur ve mazlumların tecavüzcüleriyle evlendirilmesinden çok mu farklı? Eski güzel günlerde Doğu Guta’nın Kefer Batna semtindeki yazlığına sık sık gittiğimiz ve şu an beş parasız şekilde Suudi Arabistan’a iltica etmiş, 70 yaşında Türkçe öğrenmeye çalışan varlıklı eski öğrencim Muhammed Harputlu’yu nasıl tekrar Esed’le birlikte yaşatabileceğiz?
SÖZDE ATEŞ-KES'E RAĞMEN: "Doğu Guta’ya yapılan yüzlerce hava saldırısı"
Bu yazının yazıldığı saatlerde gelen haberlere göre, son üç günde Doğu Guta’ya yapılan yüzlerce hava saldırısı sonucunda, şimdilik kaydıyla 250 civarında can kaybı, 800’ün üzerinde yaralı var. Bu sayı maalesef daha da artabilir. Tüm dünyanın gözleri önünde, üstelik Doğu Guta Astana anlaşmasına göre Rusya’nın gözetiminde çatışmasızlık, gerilim azaltma bölgesi ilan edilmişken. Türkiye’nin Afrin operasyonuyla ilgili olarak “sivillere zarar verildiği” iftirasıyla dünyayı ayağa kaldıranlar, Rusya, Suriye rejimi ve ABD söz konusu olunca “ebkem ü lâl”, yâni sağır ve dilsiz olup üç maymunu oynuyorlar. Tıpkı daha önce Bosna’da ve Irak’ta olduğu gibi: Ölen çocuklar Müslüman olunca herhangi bir değer taşımıyorlar.
Birleşmiş Milletler’in (BM) biçare genel sekreteri
Birleşmiş Milletler’in (BM) biçare ve dahi naçar genel sekreteri, Doğu Guta’yla ilgili coğrafya kitaplarında geçen “yeryüzü cenneti” tabirine büyük ihtimalle farkında olmadan telmihte bulunarak, bölgede muhasara altında bombardımana uğrayanlar için “Yeryüzünde cehennemi yaşıyorlar” buyurmuş. Guta’da kuşatma altındakiler ise artık “ölümü beklediklerini” ifade ediyorlar. Zira rejim saldırılarından kurtulsalar da kuşatma altında açlık ve hastalıktan ölecekler. Rejim özellikle hastaneleri vuruyor. Tıpkı daha önce Halep ve İdlib’de yaptığı gibi. Tıpkı kendisi için Binbir Gece Masalları yazılan bilge Abbasi halifesi Harun Reşid döneminde başkent olan tarihi şehir Rakka ABD tarafından berhava edildiğinde ses çıkarılmadığı gibi. Tıpkı iyi bir edip olan Hamdâni emiri Seyfüddevle’nin başkenti Halep ile İdlib Rusya ve rejim saldırıları sonucunda yerle yeksan edildiğinde uygar uluslararası toplumun tepki göstermediği gibi.
Gûtâ denilen bölge, Suriye’nin başkenti Şam’ın bir banliyösü
Gûtâ denilen bölge, Suriye’nin başkenti Şam’ı (kuzeydeki Kasiyun tepesini bir tarafa bırakırsak) doğu, batı ve güneyden kuşatan bir ova ve tarih boyunca yeşil bostanlarıyla meşhur. Şam’ı besleyen Guta zirai açıdan dünyanın en verimli gölgelerinden kabul ediliyor. Kadim Arap coğrafyacıları bu bölgeyi nehirleri, meyve ağaçları ve bostanlarıyla meşhur, Şam ileri gelenlerinin köşkleriyle bezeli, dünyanın harikulade yerlerinden biri olarak tavsif ederler. Adına kitaplar yazılmış Guta bugün önemli ölçüde şehirleşmiş olsa da, savaştan evvel baharları hâlâ Şam halkının piknik bölgesiydi. Şam’ın ortadan ikiye ayıran Barada nehri ve kanalları buradan geçer. Batı ve Doğu Guta olarak ikiye ayrılır. Doğu Guta’da Birze, Dûma, Arbin, Caramâna, Kefer Batna ve İstanbul’a giden otobüslerin de garajı olan Harasta gibi Şam’ın önemli banliyölerini (Rîf-i Dımaşk) barındırır ve Osmanlı’nın son döneminde elli bin olan nüfusunun günümüzde 400 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfusun dörtte biri savaş nedeniyle bölgeden ayrıldığından, Doğu Guta’da elân 300 bin civarında insanın yaşadığı tahmin ediliyor. Önemli ölçüde arkeolojik eserin yanı sıra pek çok sahabe mezarının yer aldığı Guta, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyûbî’nin de en sevdiği yerlerdendi.
Şam’a yakınlığıyla stratejik önemi hâiz Doğu Guta
Suriye’de 2011’de başlayan rejim karşıtı direnişin en önemli merkezlerinden olan ve başkent Şam’a yakınlığıyla stratejik önemi hâiz Doğu Guta, 2013 Nisan’ından itibaren Esed güçleri tarafından muhasara altına alındı. Hem topçu atışları hem de hava saldırılarıyla Doğu Guta’ya sürekli hücum eden rejim, bölgeye gıda ve insani yardımın girmesini de kısıtlamış durumda. Doğu Guta’da (bazen birbirleriyle de çatışan) iki muhalif grup hâkim durumda. Bunlardan Feylaku’r-Rahman (Rahman Birliği) Özgür Suriye Ordusu’na bağlı. Başında Suriye ordusundan yüzbaşı rütbesinde ayrılmış Abdunnasır Şamir var. Ellerinde bulunan en gelişmiş silah ise BGM-71 TOW Amerikan anti tank füzeleri. Diğer grup ise Ceyşü’l-İslam, yani İslam Ordusu. Doğu Guta’daki en büyük direniş grubu. Özgür Suriye Ordusu’na bağlı olmayan grup Suudi destekli el-Cebhetü’l-İslâmiyye’ye mensup. Elinde çeşitli füzeler bulunuyor. Buradan Şam’a yapılan füze saldırıları, rejimin Doğu Guta’ya yoğun bombardıman uygulamasına sebep oluyor.
Muhasara altındaki bölgenin dış dünyayla sadece iki bağlantısı var.
Muhasara altındaki bölgenin dış dünyayla sadece iki bağlantısı var. Biri Duma’da Vâfidin kontrol noktası. Bu kontrol noktasının bir tarafında rejim, diğer tarafında ise el-Ceyşü’l-İslam unsurları bulunuyor. Bir de tıpkı Gazze ile Mısır arasında olduğu gibi, Şam’ın diğer banliyölerine uzanan yeraltı tünelleri var. Ancak bu tüneller son dönemde rejim tarafından kapatılmış durumda.
2017 Eylül’ünden beri BM yardım kuruluşlarının bölgeye girmesi iyice kısıtlanmış durumda. Ancak Kasım ve Aralık’ta bu kuruluşların bölgeye bir defa girmesine izin verilmesi kısmi bir rahatlama sağlamıştı. Fiyatların Şam’a göre çok arttığı Doğu Guta’da insanlar günde sadece bir öğün yemek yiyebiliyor. Yaklaşık 300 bin kişinin gıda yardımına ihtiyaç duyduğu bölgede, özellikle halkın temel iki ihtiyaç maddesi olan ekmek ve pirinç bulunamıyor. Yetersiz beslenmeye bağlı çocuk ölümleri çok yüksek. Hastalar bölgeden çıkarılamadığı için ölmeye devam ediyor.
Doğu Guta uzun zamandır varil ve misket bombaları ve kimyasal silahlarla vuruluyor.
Doğu Guta uzun zamandır varil ve misket bombaları ve kimyasal silahlarla vuruluyor. Son günlerde bölgede BM tarafından listelenmiş altı hastane hasar görmüş durumda. Uzun süren kuşatma nedeniyle ilaç ve gerekli gıda malzemesi bulunamıyor. Esed rejimi bölgeyi uzun zamandır muhasara ederek tam bir Ortaçağ tekniği uyguluyor ve sadece iki tercih sunuyor: Ya bölgedeki grupların tamamen teslim olması ya da bombardıman veya açlık ve hastalıklar sebebiyle bölgedeki tüm halkın ölmesi. Üstelik bütün bunlar modern ve medeni uluslararası toplumun gözleri önünde cereyan ediyor.
Bu analiz, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı Prof. Dr. Cengiz Tomar tarafından kaleme alınmıştır. Analizde yer alan görüşler yazara aittir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir. Kaynak: Cehenneme dönüşen cennet: Doğu Guta

26 Şubat 2018 Pazartesi

SURİYE VAHŞETİNİ YARATANLAR, YERYÜZÜNDE FİTNE-FESAT VE NİFAK ÇIKARAN ŞEYTANLARDIR. "Financial Times'tan IŞİD yazısı: Suriye'de daha tehlikeli bir dönem, büyük vahşet ve soykırım başlatabilir!.."

Suriye'de bölgesel, büyük yangın tehlikesi!..
Financial Times gazetesi 'Suriye'de bölgesel, büyük yangın tehlikesi' başlıklı yazısında, IŞİD'in çökmeye başlamasıyla birlikte, bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye'de vekalet savaşlarına girdiğini yazdı. IŞİD'in en az El Kaide kadar öldürücü, propaganda anlamında ise rakipsiz olduğunubelirterek başlayan yazı, Irak ve Suriye'de kurulan örgütün çöküşünün, bölge için en az örgütün yükselişi kadar tehlikeli olabileceğini yazdı.
İşte yazıdan kesitler:
YALNIZCA IŞİD'E ODAKLANMAK DAR GÖRÜŞ
"Geçen ay yaşananlar, bölgesel uzmanların uzun süredir yaptıkları uyarıları doğruladı: ABD'nin eski Başkanı Barack Obama'nın yaptığı ve şu anki ABD Başkanı Donald Trump'ın da devam ettirdiği gibi, Suriye iç savaşında sadece IŞİD'i yok etmeye odaklanmak, en iyi ifadeyle dar görüşlülüktü. Geri çekilmek zorunda kalan IŞİD savaşçıları, şehir dışlarında birkaç bölgeye sıkıştılar. Buna rağmen geçen ay Suriye savaşındaki en tehlikeli ve ölümlerin en çok olduğu aylardan biriydi."
"İSRAİL İRAN'I, ABD RUSLARI, 
TÜRKİYE PYD'Yİ, ESED MUHALİFLERİ VURUYOR"
"İsrail, İran'ın üslerini ve İran destekli milisleri vurdu; Rus paralı askerler ABD hava saldırılarında öldü; Türk ordusu Washington tarafından desteklenen Kürt milisleri sınırından uzaklaştırmak için Suriye içine girdi. Bu esnada [Suriye Devlet Başkanı] Beşar Esed, muhaliflerin elindeki El Guta'ya bomba yağdırdı."
"HER UYUŞMAZLIK, ÇATIŞMA TEHLİKESİ HETİRİYOR"
"Savaşa çekilmiş olan rakip bölgesel ve küresel güçler, ortak bir düşmanın yokluğunda, birkaç farklı cephede dolaylı olarak ve farklı vekiller üzerinden yumruklaşıyor. Her uyuşmazlık, beraberinde açık bir çatışma tehlikesi getiriyor."
"ABD, ÇELİŞKİLİ TUTUMUNU ARTIK SÜRDÜREMEZ"
"Washington başlangıçta Kürt milisleri destekledi çünkü onlar IŞİD'e karşı en etkili yerel güçtü. Ancak Ankara onları PKK ile eş görüyor. Sahadaki en ufak bir hesaplama hatası, NATO üyeleri arasında doğrudan savaşa neden olabilir. Moskova'nın bu karmaşa içindeki kana bulanmış yatırımının zararını nasıl telafi edeceğini bile görmek güç. Geçen yıl Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin zafer ilan edecek kadar kendinden emindi. Ancak Suriye şu an yönetilemez bir halde ve hayatta kalabilmesi, Moskova ve Tahran'a hiç olmadığı kadar bağlı."
"ATEŞKES YARA BANDI OLMAKTAN ÖTEYE GEÇEMİYOR"
"Bu patlamaya hazır ortam içinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin ateşkes kararı olumlu, ancak yara bandı olmaktan öteye geçemiyor ve o bandın ne kadar yapıştığı da meçhul. Uluslararası bir forumun kabul edeceği daha uzun süreli bir ateşkes olmadığı sürece, bu karar tansiyonu düşürmekte çok az etkili olur. Tüm bunlar, iç savaşın 7. yılında Suriye'den geriye kalanları da bölgesel bir yangın yerine dönüştürme tehlikesi taşıyor. KAYNAK: https://www.timeturk.com/filistin-kurtulus-orgutu-nden-abd-ye-cevap/haber-834314
Hırs ve kaprisler uğruna cehenneme, kan gölüne, engizisyon batakhanesine, lânetli armagedon'a çevrilen Suriye'de İNSANLAR: Yıllardır alçakça, kalleşçe ve kahpece "havadan ve karadan" bombalandılar. Bu zillet ve alçakça muameleyi, korkunç ve habis zulmü hiçte hak etmedikleri halde açlığa, yokluğa, elektriksizliğe, susuzluğa, sefalet, rezalet ve her türlü perişanlığa maruz kaldılar. Bin türlü eziyet, işkence, mahrumiyet ve mezalim gördüler. Masumlar, müsemmalar, yaşlılar, kadın ve çocuklar "hiç bir suçları" olmadığı halde: Hayvandan daha aşşağılık mahlûkların iğrenç saldırılarına hedef oldular. Milyonlarcası korku içinde, insanlıktan, medeniyetten ve Müslümanlardan medet umarak, ümitle İMDAT diyerek, ama hiçbir yardım görmeden bir başlarına veya topluca soykırıma, katliama, jenoside kurban gittiler. Umarız medeni dünya veya İslâm âlemi denilen ve dünyanın koruyucuları ve adalet komandoları olarak görünen unsurlar "ARTIK BU MEZALİME DUR" der. İnsanlık adına bir fazilet mücadelesi verilir ve bu zalim, hain, habis, pis ve necis canavarlar o kutsal topraklardan tez atılır. Def edilir, Suriye'den ve kendi devletlerine kovulur, adaletin pençesine düşer ve en ağır surette MİSLİYLE cezalandırılırlar, İnşâllah... 

21 Şubat 2018 Çarşamba

Rezilliğin Gerçek Boyutu Ortaya Çıkınca "NİHAYET AKILLARI BAŞLARINA GELDİ!.." Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan: AB istedi zina yasağını kaldırdık, yanlış yaptık.

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan: "Avrupa (AB) istedi zina yasağını kaldırdık, yanlış yaptık"
Avrupa Birliği'nin talepleri doğrultusunda zinayı serbest hale getirdiklerini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu adımların yanlış olduğunu belirterek, konunun yeniden ele alınacağını ifade etti. Saadet Partisi tarafından özellikle eleştirilen zina konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan tarihi bir itiraf geldi. AB yasaları doğrultusunda zinanın serbest olmasına izin verdiklerini söyleyen Erdoğan, bunun hata olduğunu ve düzenleme yapılması gerektiğini ifade etti.
Avrupa Birliği'nin talepleri doğrultusunda kaldırılan zina yasağıyla ilgili yanlış bir adım attklarını ifade eden Cumhurbaşkanı ve AKP genel başkanı bu konunun yeniden ele alınmasının çok isabetli olacağını söyledi. Erdoğan AKP grup toplantısının ardından basın mensuplarına yaptığı açıklamalarda şunları söyledi: "Malum şu anda tabi mevcut yasalar içinde idam yok. Ve böyle bir değişikliğin yapılabilmesi için ana muhalefetin de buna destek vermesi gerekir. İdam ile ilgili konu özellikle terör suçlarıyla ilgili de bizim açımızdan çok büyük önem arz ediyor. Bu konu üzerinde çalışıp gerek terör gerek buna benzer konuşlar, yani bunlar bir anayasal düzenlemeyle gündeme gelebilir."
“ZİNA KONUSUNDA YANLIŞ YAPTIK”
Hatta hatta bu kapsamın dışında zina konusunun da yeniden ele alınmasının çok çok isabetli olacağı düşüncesindeyim. Çünkü bu toplumun manevi değerler noktasında farklı bir konum var. Biz AB sürecinde, bu bir özeleştiridir onu söylemek zorundayım, bu konuda bir yanlışımız oldu ki zina ile ilgili düzenlemeyi de yapmak suretiyle bu tacizler vesaire bunları belki de aynı kapsam içerisinde değerlendirmemiz lazım. Bu, Türkiye’nin bir defa batı ülkelerinin birçoğundan farklı bir konumda olduğunu gündeme getirmesi bakımından önemli. Diğer taraftan tabi idam konusunun terörle ilişkisi önemli. Ama bu çocuk tacizleri bunlar asla bağışlanabilir görmezden gelinebilir konular değil. Şu anda 6 arkadaşımız çalışmalarını başlattılar. Ve süratle bu konuda bir neticeye varıp ardından da hemen yasal düzenlemesini yapıp bunu parlamentoya taşıyacağız.
KİMYASAL HADIM
Bu konularla ilgili olarak aklımıza aklınıza ne geliyorsa bunların hepsinin bilimsel anlamda çözüme kavuşturulması çok çok önemli. Bu tür bir uygulama veya çok daha farklı bir cezai müeyyide… Yani yapılması gereken, caydırıcılığı en öneme taşıyan neyse bunu bizim yapmamız şart. Bu gerekiyor. Ve konuyla ilgili şu anda görevlendirilen arkadaşlarımızın çalışması ardından da başbakan ve benim yapacağım müşterek çalışmayla bir yere varacağız.
“TOPLUMUMUZU ÇÖKÜŞE GÖTÜRECEK BİR ALÇAKLIKTIR”
Erdoğan grup toplantısında ise aynı konuyşla ilgili oalrak şunalrı söylemişti: "Son günlerde ardı ardına karşımıza çıkan çocuklara yönelik alçakça saldırılarla ilgili haberler bizi sorumluluklarımızla ilgili düşünmeye, sigaya çekmeye itti. Çocuklarla ilgili bu suçlar istismar değil alenen izmihlaldir. Toplumumuzu çöküşe götürecek bir alçaklıktır. Böyle bir duruma kesinlikle kayıtsız kalamayız. Göz yumamayız. Bakanlar Kurulu toplantımızda bu konuyu etraflıca ele aldık. Dün Beştepe’de başkanlığımda toplanan Bakanlar Kurulu’nda bu meseleyi detaylı olarak ele aldık. Gerek kanunların kendilerinde, gerek uygulamadaki boşlukların giderilmesi, gerek ailelerde ve okullardaki eğitimdeki boşlukların hızla giderilmesi için çalışma başlatıldı. Görevlendirilen 6 bakan arkadaşımız hazırlayacakları raporu sunacaklar. Ardından hızlıca hareke geçilecek. Burada caydırıcı olması bakımından en ağır cezai müeyyideler neyse bu müeyyideler de alınacaktır. Bu tür konuların beklemeye uzatmaya yeri yoktur. Mesela bu tür suçları işleyenlerin infaz sistemindeki tüm indirimlerin dışında tutulması da şarttır. Milletimizin gözünde bir çocuğun ruhunda bedeninde açılan yaralar bir insanı taammüden öldürmekle aynıdır. Dolayısıyla bu suçlara verilen cezalar da bu hissiyata uygun olmalıdır."
Utanç Dosyasının Baş Şahidi: Zina
Rahmi Yolcu (MİLLİ GAZETE)
Kurulduğu günden bu yana Türkiye’de yüzlerce yasa değişti. Kimisi Anayasanın etrafını dolandı, kimisi alenen Anayasayı deldi. Meclis’te kabul edilen binlerce kanun maddesinin bir çırpıda yasalaştığını da gördük, kişiye özel çıkartılan kanunları da. Fakat hiçbir yasa toplumun milli ve manevi değerlerine onun kadar güçlü bir darbe indirmedi. Hiçbir yasa toplumun en temel yapı taşı olan aile kurumunu bu kadar iğdiş etmedi; ve hiçbir yasa Allah’ın emirlerine bu kadar açıktan muhalif olmadı. Evet zinanın suç olmaktan çıkarılmasından bahsediyoruz. 13 yıllık AKP iktidarının bu toplumun dibine koyduğu dinamitten. Avrupa Birliği’nin “Müzakereleri başlatmayız” tehdidine boyun eğen ve 26 Eylül 2004’te Meclis’te kabul edilen yasayla zinayı suç kapsamından çıkaran İktidarın nasıl bir yıkıma sebebiyet verdiğine gören gözler, işiten kulaklar şahitlik ediyor.
7 Haziran seçimlerine az bir süre kala meydanlardan din alimi misali vaazlar veren İktidar partisi yöneticilerinin 13 yıllık yönetimleri boyunca altına imza attıkları İslam’a muhalif kanunların başında zina serbestliği geliyor. Cumhuriyet tarihinden bu yana suç kapsamında olan fakat Hükümetin AB sevdası yüzünden 2005 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle suç olmaktan çıkarılan zinanın yol açtığı toplumsal yıkımın faturası son yıllarda şiddetli bir şekilde hissediliyor.
1926’dan beri suçtu ama...
1926 tarihli eski Türk Ceza Kanunu’nun 440. maddesi kadınlar, 441. maddesi de erkekler için zina suçunu düzenliyordu. Türk Ceza Kanunu’nun 440, 441, 442, 443 No’lu zinayı düzenleyen maddeler yeni 2005 yılında çıkarılan yeni yasaya konulmadı. Böylelikle zinaya ilişkin her türlü yaptırım yok sayıldı. Örneğin bir vatandaş polise “Eşim filan evde şu anda beni bir başkası ile aldatıyor, baskına gidelim. Suçüstü halde yakalayalım ben, boşanacağım” diye başvursa polis “Türk Ceza Yasası’nda böyle bir suç yok. Arama yapamayız.” cevabını veriyor. Zina suç olmadığı için polis hâkimden arama izni alamıyor.
Muhafazakâr Medya Suskun Kaldı
2004 ve 2005 yıllarında gelişen bu süreçte muhafazakâr kimliğiyle tanına gazeteler de suskun kalarak bu karara ortak oldular. Söz konusu muhafazakâr gazetelerin o döneminki manşetleri Avrupa Birliği’nin Türkiye için elzemliliği ile alakalı olurken, zina ile alakalı haberler küçük puntolarla ve iç sayfalarda geçiştirildi. Bu günlerde AKP hükümetine yakınlığı ile bilinen malum medyanın o dönem takındığı tavır, AKP’nin bu suçuna medyanın da iştirak ettiğini ortaya koyuyor.
Medya Ab’ye Çalıştı
Muhafazakâr medya organları bu olaya suskun kalırken, zinanın suç olmasına karşı olan birtakım medya organları ise zinanın suç kapsamına alınmaması için o dönem ellerinden geleni yaptılar. Nitekim bu hususta başarılı da olundu.
Zina Serbest Kaldı, Fuhuş Yüzde 220 Arttı
AB uyum yasaları çerçevesinde büyük tepkilere rağmen TCK’da yapılan düzenlemeyle zinanın suç olmaktan çıkarılmasının ardından başlayan toplumsal çöküş ürkütücü boyutlara ulaştı. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2002-2010 yılları arasında fuhuş suçları yüzde 220, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçları yüzde 125 oranında arttı. Fuhuş suçundan 2002 yılında 2669 kişi hakkında dava açıldı. Bu sayı 2007 yılında 4494’e, 2010 yılı sonu itibariyle de 8409’a ulaştı.
O dönem neler söylendi, neler yaşandı?
Yıl 2004… Türkiye hararetli bir şekilde zinanın suç kapsamından çıkarılıp çıkarılmayacağını ve Avrupa Birliği’nin bu konudaki baskısını tartışıyor. Dönemimin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan AB’ye esip gürlüyor; “AB içişlerimize karışmasın. Biz nasıl onların içişlerine karışmıyorsak onlarda bu hakkı kendilerinde bulmasın.” Dönemin Avrupa Birliği Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheguen; “Türkiye geleneksel Türk değerleriyle Avrupa Birliği değerlerini bir araya getirme gücünü ortaya koyabilmeli. Avrupa’nın değerleri tartışılmaz. Üyelik müzakereleri zinanın suç kapsamına alınması durumunda sürdürülemez.” Zina tartışmalarıyla alevlenen yeni Türk Ceza Kanunu’na AB Komisyonu tehdidi: “TCK 6 Ekim’e kadar geçmezse müzakereler başlamaz.”
Zina konusunda Erdoğan’ı Brüksel’de ikna eden Avrupa Birliği, Türkiye ile üyelik müzakereleri hususunda başka şart koşmadı. Bir sonraki gün gazeteler “Biz Avrupalıyız”, “AB kapısı açıldı”, “Yolumuz açıldı” manşetleri ile yenilgiden zafer çıkarttı. Ve Türkiye Avrupa’da da manşetlerde… Türkiye’nin zina tavizini vermesini memnuniyetle karşılayan Avrupa basını Türkçe olarak “hoş geldiniz” manşetleri attı.
Boşanmalar Arttı
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2004-2014 arasında Türkiye`de 1 milyon 75 bin 765 çift boşandı. Aynı dönemde evlenen çiftlerin sayısı ise 6 milyon 144 bin 124 oldu. 2013 sonu verilerine göre, 2004 yılına kıyasla evlenme oranı yüzde 2,5 azalırken, boşanma oranı yüzde 38 arttı.
AB İçin Aile Kurumu Hançerlendi
Uyguladığı eğitim politikalarıyla gençliği milli ve manevi değerlerden uzak yetiştiren siyasi iktidar, 7 Haziran Genel Seçimleri öncesi oy devşirmek adına her türlü yola başvuruyor. Eğitim sistemine hiç müdahale etmeyerek gençliği bataklığa sürükleyen iktidarın, ceza kanununda en azından caydırıcılığı olan zinayı suç olmaktan çıkarması toplumda aile yapısının çatırdamasına sebebiyet verdi. Tüm bunlar ise özünde Haçlı ruhu taşıyan Avrupa Birliği için yapıldı.
Zina serbest, dini nikah suç!
AKP’nin aile kurumuna verdiği zarar zina ile sınırlı kalmıyor. Zinanın suç kapsamından çıkarılmasının yanında, kişilerin inanç hassasiyeti göstererek kıydığı dini nikah da “Resmi nikah yapılmadı” gerekçesiyle yıllardır suç sayılıyordu. AKP döneminde uygulamaya sokulan bu olay geçtiğimiz haftalarda Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla rafa kaldırıldı. Zina krizini Avrupa Birliği ile görüşmek için Brüksel’e giden Erdoğan daha önceki sert sözlerinin aksine ağız değiştirerek, “TCK’yı 6 Ekimden önce zina maddesi olmaksızın çıkartacağız” diye AB’ye söz verdi. Ardından sordu: “Başka şartınız var mı?” Verheguen cevapladı; “Hayır, başka şart yok.” Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çicek; “Soru aynı soru. Sorun aynı sorun. 15 günden fazladır tartışıyoruz. Zaman her şeyi ortaya çıkaracaktır” dedi. Zaman her şeyi ortaya çıkardı ve Hükümet AB’nin müzakere restine boyun eğdi. REFERANS & KAYNAK: (http://www.milligazete.com.tr/haber/961573/utanc-dosyasinin-bas-sahidi-zina)

17 Şubat 2018 Cumartesi

EMSALİ GÖRÜLMEMİŞ BİR VAHŞET!.. "4.5 yaşındaki çocuğuna cinsel istismarda bulunan baba (!?) serbest!.." Bu lânetli mahlûku serbest bırakan ve iğrenç suça ortak olanların Allah (cc) belâsını versin. Kahrolsunlar inşallah

Çocuğuna cinsel istismarda bulunan baba serbest!..
Eşine ve 4.5 yaşındaki kızına cinsel istismarda bulunan, başka bir kadına da cinsel saldırı suçundan 2 yıl 10 ay mahkumiyeti olan (namus, şeref ve haysiyet düşmanı, insanlık dışı yaratık) şahıs serbest bırakıldı.
İNANILIR GİBİ DEĞİL!..
Antalya'nın Manavgat ilçesinde eşine sistematik ve sürekli bir şekilde işkence ve tecavüz eden, ayrıca da (Allah'tan korkmadan, insafsızca, merhametsizce, tam bir alçaklık, insanlık düşmanlığı, vahşet, dalâlet ve hainlikle kullardan utanmadan, tam bir canilik ve hayasızlıkla) 4.5 yaşındaki masum, müsemma ve korumasız öz kızına cinsel istismarda bulunan şahıs (muhtemelen bir takım insanlık düşmanı echelü cühela tarafından olsa gerek) serbest bırakıldı. Şahsın daha önceden de başka bir kadına cinsel saldırı suçundan 2 yıl 10 ay mahkumiyeti olduğu öğrenildi. Hürriyet'ten Ayşe Arman, kadın örgütleri tarafından kendisine iletilen aile içi cinsel istismar vakasını köşesine taşıdı. Manavgat'ta meydana gelen olayda, kanser hastası kadın eşi tarafından sistematik şekilde işkenceye ve cinsel istismara maruz bırakıldı. Son bir buçuk yıldır ise, kadın kemoterapi görmeye devam ettiği sırada hastanede ya da baygın halde evde yatarken 4.5 yaşındaki kızının babası tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı ortaya çıktı. Serbest bırakılan babanın ayrıca başka bir kadına cinsel saldırı suçundan 2 yıl 10 ay mahkumiyeti olduğu öğrenildi. Anne ve kız çocuğunun avukatlığını üstlenen Umut Çiftçi, çocuğun arka kuyruk sokumunda basit tıbbi müdahaleyle giderilmeyecek derecede bir ekimoz tespit edildiğini ancak şahsın rapora rağmen serbest bırakıldığını belirtti. 4. evre kolon kanseri kadının tedavi sırasında da eşinin tecavüzüne maruz kaldığını ve sürekli kanama geçirdiğini belirten Çiftçi, istismarın kanserin ilerlemesine sebep olmuş olabileceğini de aktardı.
Avukat Umut Çiftçi, hasta anne ve korumasız, masum kız çocuğunun maruz bırakıldığı vahşet ve istismarı şöyle anlattı:
"Kadının çekmediği kalmamış. Dayak, şiddet, birçok defa koruma kanununa göre tedbire başvurulmuş. Sonunda kadın kanser oluyor. Kemoterapi aldığı zaman, ya hastanede yatması gerekiyor ya da ilaçların etkisiyle bir hafta filan kendine gelemiyor. Bu sıralarda adam, çocuğu, gezdirme, lunaparka götürme bahanesiyle bulduğu her yerde çok kötü bir şekilde cinsel istismarda bulunuyor. Bazen, kadın baygın halde yatarken, gece evde de istismar ediyormuş. Çocuk, çoğunlukla üstü başı dağınık halde geliyor. Anne, 'Sen bu çocuğa bir şey mi yapıyorsun?' diyor. Adam inkar ediyor tabii. Ama sonra çocuk, yemeden içmeden kesiliyor. Sonra tuvaletini tutamamaya başlıyor. O zaman anne şüpheleniyor. Bir de yaraları görünce iyice emin oluyor."
'KARAKOL SUÇU ÖRTBAS EDİYOR' HANGİ HAK; HANGİ YETKİ, HANGİ CÜR'ET VE CESARETLE...
Geçen eylül ayında Antalya Serik'teki karakola şikayette bulunan kadının kolluk kuvvetleri tarafından "iftira atma" denilerek suçu örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Çiftçi, açıklamalarına şöyle devam etti: "Geçtiğimiz eylül ayında, Serik’te, karakola şikâyetçi oluyor. O dönem Manavgat’a yarım saat uzaklıkta Serik’te yaşıyorlar. Sonra Manavagat’a taşındılar. Serik’te çocuğun ifadesi de alınıyor. Ama oradaki kolluk kuvvetleri herhalde adamı tanıyorlar ki sürekli kadına baskı yapıyorlar. 'İftira atma! İftira atmak suçtur! Barışın kocanla. Çocuğu o, sevmiştir onu, senin düşündüğün gibi bir şey yoktur...' diye diye ciddi bir suçu örtbas etme yoluna gitmişler. Hatta kadın şikâyetçi olduğu halde, 'Şikâyetçi değil!' gibi yazmışlar, sonradan şikâyetçidir demişler. Çocuk korkunç şeyler anlatıyor. Gerçekten insanın kanı donar."
"NEDEN VE NİÇİN?.." HALÂ SERBEST!
Cinsel istismarcı babanın rapora ve ifadelere rağmen serbest bırakıldığını belirten Çiftçi, "Serik’te Çocuk İzleme Merkezi yok, pedagog yok, bir şey yok. Antalya’ya yollanmış. Orada da devlet hastanesinde üstünkörü bir rapor vermişler. Anneyi dinlememişler, hatta hiç dinlemek istememişler. İki rapor var. Birinde 'Kuyruksokumunda basit tıbbi müdahale ile giderilmeyecek bir ekimoz tespit edilmiştir' deniyor. Ama çocuk psikiyatri uzmanı, çocuğun annesi etkisinde kaldığını belirtmiş. O kadar manasız ve tuhaf bir rapor ki, o rapora binaen de itiraz edilmiş. Adam, tutuklandığı halde salıverilmiş. Oysa çocuğun detaylı ifadeleri var, 'Babam şöyle yaptı, böyle yaptı' diye anlatıyor. Buna rağmen salıveriliyor. Anne hakkında, 'Kadın, kemoterapi gördüğü için kendinde değil, halüsinasyon görüyor' gibi şeyler yazılmış. Oysa kadın gayet kendinde biri. 'Mental kısıtı var' ve 'Ruhsal bozukluğu var' denmiş, oysa öyle bir şey yok. Zaten anneyle konuşmamış bile doktor. Onu muayene etmeden, görmeden nasıl böyle bir karar verebilir ki? Çocuk da minicik bir şey. Şu anda hâlâ altına kaçırıyor, elimizden geldiğince rehabilite etmeye çalışıyoruz" diye konuştu. Avukat Çiftçi ayrıca, kadın örgütleri olarak davaya dahil olduklarını belirtmelerinin ardından savcının dava açmayı kabul ettiğini ancak "Tamam açacağım dava ama çok da delil yok ortada!” dediğini aktardı.
ÖZEL BÜRO NOTU: 
ŞİMDİ HABERİ OKUMADAN ÖNCE BU MESAJI TBMM MİLLETVEKİLLERİNE DE GÖNDERİYORUZ OKUMALARI İÇİN. 550 VEKİLE BİRDEN. BİR UYARI YAPMAMIZ GEREKİYOR. AŞAĞIDA, SÖZDE BABA SIFATI TAŞIYAN BİR ZAVALLI MAHLÛKUN ÖZ KIZINA VE KARISINA NELER YAPTIĞINI OKUYACAKSINIZ. VE BU ADAM BÖLGE KARAKOLUNDAKİ POLİSLERLE ARASI İYİ DİYE SERBESTÇE DIŞARIDA DOLAŞIYOR. BURADAN VEKİLLERİ UYARIYORUZ. EĞER BU ADAM İVEDİ BİR ŞEKİLDE TUTUKLANIP EN AĞIR CEZAYA ÇARPTIRILMAZSA ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU OLARAK BU ADAMIN VE BU ADAMI SERBESTÇE DOLAŞTIRANLARIN PEŞİNE DÜŞECEĞİZ VE HAKETTİKLERİ CEZAYI VERECEĞİZ. BU KADARI OLMAZ ARTIK. TÜRKİYEDE BY LOCK KULLANIYOR DİYİP ÖNÜNÜZE GELENE AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET VERECEKSİNİZ, 4,5 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA TECAVÜZ EDEN BABA SERBESTÇE DOLAŞACAK. BU ÜLKEDE KANTARIN TERAZİSİ YOK MU BE KARDEŞİM. BU ADAM ÇİN DE, İRAN DA YAŞASA ÖNCE BİR GÜZEL İĞDİŞ EDER SONRA DA ASARLAR. BU GİBİ TUHAF KARARLAR HALKIN ADALETE GÜVENSİZLİK DUYMASINA NEDEN OLUYOR. MİLLETVEKİLİ OLARAK BU KONUNUN TAKİPÇİSİ OLUN BİR ZAHMET.
Olmazsanız, Allah topunuzun belâsını versin ! 
Böyle baba olmaz olsun !!! Manavgat'ta öz baba 4.5 yaşındaki öz kızına…Off!
Duyduğum en iğrenç, en korkunç vakalardan biri bugün okuyacağınız. Türkiye’nin her yerindeki kadın örgütlerinden cinsel istismar davaları geliyor bana. Avukatlar, sivil toplum örgütleri arayıp haberdar ediyorlar. Bu sefer ki Manavgat’tan. Duyunca karnıma kramplar girdi. Bu seferki, aile içi cinsel istismar. Böyle babalar olmaz olsun! Gebersinler! Aşağılık mahluk, eşine yıllarca zaten eziyet ediyor. Sapık cinsel isteklerini kabul etmezse, zorla yapıyor. O kadar ki kadın sonunda hastalanıyor. Kolon kanseri tedavisi görürken de onu bir takım iğrenç şeylere zorlaması hastalığını tetikliyor. Zaten daha önceden de başka bir kadına, ırza tasaddi suçundan 2 yıl 10 ay mahkumiyeti var.
Bitmedi! 
Son bir buçuk yıldır da, eşi kemoterapi görürken, kadın hastanedeyken ya da baygın halde evde yatarken, 4.5 yaşındaki kızına cinsel istismarda bulunuyor. Allah boylarını devirsin böyle adamların! Yemin ediyorum yazacak bir şey bulamıyorum. Çocuk, tuvaletini tutamaz hale geliyor, çocuğun kuyruksokumunda basit tıbbi müdahaleyle giderilmeyecek derece bir ekimoz olduğu tespit edilmiş durumda. Ve bu iğrenç, pespaye, aşağılık sapık hâlâ serbest! El birliğiyle bu adamın hak ettiği cezayı alması için uğraşalım. Bugün bu meseleyi Avukat Umut Çiftçi’yle konuştuk... Umut Çiftçi: Duyduğum en iğrenç cinsel suçlardan biri! Resmen sapıklık! Manavgat Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurumu Başkanı olarak nasıl bir insanlık dışı olay bu yaşanan, anlatır mısınız? Anne, 4. evre kolon kanseri. O, kemoterapideyken ya da kemoterapinin etkisiyle evde baygın yatarken, baba, öz kızına cinsel istismarda bulunuyor. 1.5 yıl boyunca devam ediyor. Çocuğun, arka kuyruk sokumunda basit tıbbi müdahaleyle giderilmeyecek derecede bir ekimoz olduğu tespit edilmiş durumda. Sizin nasıl haberiniz oldu? Anne, adliyede bize ulaştı. Biz de gönüllü kadın avukatlar olarak ona her şekilde yardım edeceğimizi söyledik. Perişan hâldelerdi anne-kız. Ev tutuldu, baştan aşağı döşedik. Çocuğu rehabilite etmek için psikologlarla görüştük. Ama ne yapsak yaşadıkları travmayı aşmaları zor. Sürekli koruma kararları alıyoruz adam yaklaşamasın diye...
TECAVÜZ KANSERİ TETİKLEMİŞ
Ben doğru mu anlıyorum... Anne, 4. evre kanser hastası. Kanserine de, bu Allah’ın belası adamın tecavüzleri mi yol açıyor? Kanserini tetiklemiş. Çünkü tedavi sırasında da eşinin tecavüzüne maruz kalıyormuş, sürekli kanama geçiriyormuş. Söylenen: “Maruz kaldığı aile içi tecavüzler, kolon kanserinin ilerlemesine sebep olmuş olabilir...” Bu nasıl bir sapıklıktır... Adamın zaten uç boyutta cinsel istekleri varmış. Kadının çekmediği kalmamış. Dayak, şiddet, bir çok defa koruma kanununa göre tedbire başvurulmuş. Sonunda kadın kanser oluyor. Kemoterapi aldığı zaman, ya hastanede yatması gerekiyor ya da ilaçların etkisiyle bir hafta filan kendine gelemiyor. Bu sıralarda adam, çocuğu, gezdirme, lunaparka götürme bahanesiyle bulduğu her yerde çok kötü bir şekilde cinsel istismarda bulunuyor. Bazen, kadın baygın halde yatarken, gece evde de istismar ediyormuş... Anne nasıl anlıyor? Çocuk, çoğunlukla üstü başı dağınık halde geliyormuş. “Sen bu çocuğa bir şey mi yapıyorsun?” demiş. Adam inkar etmiş tabii. Ama sonra çocuk, yemeden içmeden kesiliyor. Sonra tuvaletini tutamamaya başlıyor. O zaman anne şüpheleniyor. Bir de yaraları görünce iyice emin oluyor... Sonra ne oluyor? Geçtiğimiz eylül ayında, Serik’te, karakola şikâyetçi oluyor. O dönem Manavgat’a yarım saat uzaklıkta Serik’te yaşıyorlar. Sonra Manavagat’a taşındılar. Serik’te çocuğun ifadesi de alınıyor. Ama oradaki kolluk kuvvetleri herhalde adamı tanıyorlar ki sürekli kadına baskı yapıyorlar. “İftira atma! İftira atmak suçtur! Barışın kocanla. Çocuğu o, sevmiştir onu, senin düşündüğün gibi bir şey yoktur...” diye diye ciddi bir suçu örtbas etme yoluna gitmişler. Hatta kadın şikâyetçi olduğu halde, “Şikâyetçi değil!” gibi yazmışlar, sonradan şikâyetçidir demişler. Çocuk korkunç şeyler anlatıyor. Gerçekten insanın kanı donar.
Peki nasıl olur da bu adam, bu aşağılık yaratık tutuklu değil...
İşte söylediğim nedenlerden dolayı. Serik’te Çocuk İzleme Merkezi yok, pedagog yok, bir şey yok. Antalya’ya yollanmış. Orada da devlet hastanesinde üstünkörü bir rapor vermişler. Anneyi dinlememişler, hatta hiç dinlemek istememişler. İki rapor var. Birinde “Kuyruksokumunda basit tıbbi müdahale ile giderilmeyecek bir ekimoz tespit edilmiştir" deniyor. Ama çocuk psikiyatri uzmanı, çocuğun annesi etkisinde kaldığını belirtmiş. O kadar manasız ve tuhaf bir rapor ki, o rapora binaen de itiraz edilmiş. Adam, tutuklandığı halde salıverilmiş. Oysa çocuğun detaylı ifadeleri var, “Babam şöyle yaptı, böyle yaptı” diye anlatıyor. Buna rağmen salıveriliyor.
6 YAŞINDA ÇOCUK NASIL UYDURSUN
İnanılır gibi değil... Nasıl olur? Oluyor Ayşe Hanım! Pek çok benzer vaka var elimizde. Bu size anlattığım anne-kız olayında, anne hakkında, “Kadın, kemoterapi gördüğü için kendinde değil, halüsinasyon görüyor” gibi şeyler yazılmış. Oysa kadın gayet kendinde biri. “Mental kısıtı var” ve “Ruhsal bozukluğu var” denmiş, oysa öyle bir şey yok. Zaten anneyle konuşmamış bile doktor. Onu muayene etmeden, görmeden nasıl böyle bir karar verebilir ki? Çocuk da minicik bir şey. Şu anda hâlâ altına kaçırıyor, elimizden geldiğince rehabilite etmeye çalışıyoruz...
Türk Ceza Kanunu’nda bu suçun karşılığı ne?
Mutlaka tutuklanırdı. Zaten ilk başta tutuklanmış. Ama raporlarda netlik olmaması lehine yorumlanmış. O yüzden salıverilmiş. Ortada 6 yaşında bir çocuk var, asla bilmemesi gereken ayrıntıları anlatabilen bir çocuk. Bütün bunları nasıl uydursun? Feci şeyler anlatıyor çocuk. İki kadının da hayatını kaydırdı... Nasıl bu lânetli pisliğe hak ettiği ceza verilmiyor? Biz de verilmesi için uğraşıyoruz. İfadeler, o gün o kadar kötü alınmış ki, olan biten gerçek bir şekilde yazılsa, sonuç çok farklı olurdu. Savcı Bey’e, kadın hakları olarak, dosyaya dâhil olduğumuzu anlatınca ve işin vahametinden söz edince, “Tamam açacağım dava ama çok da delil yok ortada!” gibi bir şeyler söyledi. Moralimizi bozmadan, hep birlikte bu anne-kıza destek olacağız. Siz de lütfen desteklerinizi esirgemeyin...

14 Şubat 2018 Çarşamba

Bu iddialar çok vahim; İnsanlık dışı, korkunç ve "eğer gerçekse" insanlık ve ülkemiz adına utanç vericidir. İddialar mutlaka ciddi biçimde araştırılmalı ve gerçek kamuoyuna açıklanıp "KAMU VİCDANI" müsterih kılınmalıdır!..

‘Üçüncü havalimanı (İstanbul) inşaatında 400 işçi öldü, torbayla gömdüler!’
3. havalimanı işçileri, kendilerine acele edin baskısı yapıldığını, güvenlik için hiçbir önlem alınmadığını anlatıyor. “Zincirlikuyu’da ölüler tabutla yollanıyor, burada ceset torbalarıyla” diyen işçilere göre ölümler ailelere para verilerek gizleniyor.
Doğa tahribatı nedeniyle çevrecilerin ve bilim insanlarının tepkisini çeken 3. havalimanı inşaatında iş güvenliği açısından da skandallar yaşanıyor. Kayıtlı 31 bin kişinin çalıştığı inşaatta şimdiye kadar onlarca işçinin yaşamını yitirdiği iddia ediliyor. Çalışanlar, şantiyeyi “mezarlık” olarak tanımlıyor. İşçiler kendilerine “acele edin” baskısı yapıldığını, iş güvenliği için hiçbir önlem alınmadığını anlatıyor. “Zincirlikuyu’da ölüler tabutla uğurlanıyor, burada ceset torbalarıyla” diyen işçilere göre ölüm olayları ailelere para verilerek gizleniyor. Şantiyede çok sayıda yabancı işçi de çalışıyor…
Cumhuriyet’ten Mehmet Kızmaz’ın haberi şöyle…
C., hafriyat kamyonu şoförü. 59 yasında ve 6 çocuk babası. İnşaatı başladığından beri, İstanbul Uluslararası 3. havalimanı şantiyesinde fiilen çalışıyor. Her gün aynı saatte, düzenli olarak şantiyeye gidiyor ve kamyonunu yüklüyor. Bu işi çocuklarının geleceği için mecburen yaptığını söylüyor: “Bir yandan çocuklarımın geleceği için para kazanıyorum, bir yandan da onların geleceğini yok ediyorum” diyor. Havalimanı inşaatını ‘işçi mezarlığı’ olarak nitelendiriyor. Bugüne kadar 400 işçinin öldüğünü, Anadolu’dan gelen işçilerin ailelerinin ise para verilerek susturulduğunu dile getiriyor.
15 Şubat 2018-Perşembe Tarihli EVRENSEL Gazetesi, Manşet
ÇIPLAK ARAZİ…
C. ile sabah erken saatlerde yola koyuluyoruz. Mesai akşama kadar sürecek. Yolumuz uzun. İstanbul’un beton şehre dönüşümünü seyrede seyrede ilerliyoruz. 3. havalimanı inşaat alanına girince irkiliyorum. Ormanlık alanlarından geriye çırılçıplak bir arazi kalmış. Bir kaç cılız ağaç, kurumuş çimenler ve otlar… Bölgenin 5 yıl önceki halinden eser yok. Şaşkınlıkla etrafa bakınırken, C’nin sözleriyle gerçek dünyaya dönüyorum. “3. havalimanı adı altında hazine arazisini yandaşa, akrabaya peşkeş çekip istimlak ediyorlar. Arazilere el koyuyorlar. Bir keresinde bir görevli bana, ‘hafriyatın döküleceği yeri seç, iletişimde olduğum bir miletvekili aracılığıyla sana ayarlarım’ dedi” diyor.
80 TONLA EZİLDİ
Üzüntülü ses tonuyla anlatmaya devam ediyor: “Geçen gözlerimin önünde Ordulu bir formen (ekip başı), şoförü Vietnamlı olan ve 3 çeker dediğimiz yüksek tonajlı, sadece yükü 80 ton olan aracın altında kaldı. Bu olayı özellikle takip ettim. Hiçbir gazetede, televizyon kanalında ya da sosyal medyada yer almadı. Başka bir örnek vereyim, metronun yapımında kullanılan büyük taşlar taşınırken halat koptu. Her biri 3.5 ton olan 3 taş, çocuk yaşta olan iki işçinin üstüne düştü. Basında bu ölümün haberini de duymadım. Hatta ambulans dahi gelmedi ve çocukları özel arabayla götürdüler. Havalimanı yapımında şu ana kadar 400 işçinin öldüğünden bahsediliyor.”
ŞANTİYE MEZARLIĞI
C’nin söylediklerine göre Zincirlikuyu’dan sonra İstanbul’un en büyük mezarlığı burası diye düşünüyorum. Tek bir fark var: Zincirlikuyu’da insanlar tabutla uğurlanıyor, buradan cenaze torbalarıyla. Ölen işçileri kimse bilmiyor, duymuyor. C’ye göre ölen işçinin ailesine sus payı 400 bin TL gibi bir para veriliyor. C., trajik durumu şöyle tarif ediyor: “O işçi 400 yıl yaşasa ve çalışsa o parayı yanyana göremez. Ve insanlarımızın inancı, ‘Kader. Ölenle ölünmez.’ Aile bir yerde o parayı almaya mecbur oluyor. Birileri kazanıyorken birilerinin hayatı da işte böyle zindan oluyor.”
TONAJ HESABI GÖRMEDİK
Kamyonlar, dakikada bir hafriyat yüküyle dolduruluyor. Yükü denetleyen yok. Özel güvenlikçiler, formene çay getirmekle meşgul. Hafriyatların tonaj hesabının belediyenin kantarıyla yapılması gerekiyor. Fiş alınması için. Bu işin sorumluluğu ise belediye yetkilisine ait. Ancak, orda bulunduğumuz süre boyunca yükümlülüklerin hiçbirine denk gelmiyoruz. Kulübedeki bir güvenlikçi, kamyonlardan parayı alıyor o kadar. Hiçbir ölçüm yapılmadan verilen para ise 30- 100 TL arasında değişiyor. O paradan devletin kasasına gelir yazılıyor mu bilinmiyor. Zabıtalar ise sabah geliyor, akşama kadar çayını içip gidiyor. Alanda tonajlı yüzlerce araç çalışıyor. C’nin anlatımlarına göre bir tane aracın muayenesi yok. Öz – Trans adında, özel araç muane istasyonu var. Şirketin yaptığı iş ise kâğıt üzerine, ‘bu plakalı araç muayeneye gitti’ notu düşmek. Araç muayeneye gitmese de hazırlanan evrakta aynı bilgi notu yer alıyor. Freni tutmayan araçlar bile yollara çıkıyor. Geceleri, araçların arka lambalarının hiçbiri yanmıyor. Sık sık kaza oluyor. Araçlar köylüler için de tehlike saçıyor.
ŞOFÖR MAKİNE OLMUŞ
Orkun Group, 3. havalimanı projesinde hafriyat işleri yapan şirketlerden biri. Akpınar Mahallesi’ne özel yaşam alanı kurmuşlar. Camileri ve hayvanat bahçeleri bile var. Şirket yöneticileri helikopterle buraya gelip gidiyorlar. Yol üstünde duran otobüslerine rastlıyoruz. C., “Normal bir yurttaşın otobüsü olsaydı çoktan çekilmiş, ceza verilmiş olacaktı. Günlerdir orada. O araç yüzünden kaç kez başka araçlarla kafa kafaya gelip, ölümle burun buruna geldim” diyor. C., hafriyatın ise Akpınar köyünün merasına döküldüğünü dile getirerek şöyle devam ediyor: “Üç gün önce sabah işe geldim. Bakan bir tanıdığı olduğunu söyleyen yani sırtı kalın firma sahibinin şoförü, jandarma görüyor olmasına rağmen, balık sırtı dediğimiz, gereğinden fazla yük yüklemiş. Bir yandan elinde telefon, konuşuyor. Beni solladıktan sonra sürücüsü kadın olan bir araca vurdu. Aracı önüne alarak sürükledi ama durmadı. Hissetmiyor çünkü, makine gibi. Kadın araçtan inemedi, ben aşağı indiğimde kadın başını direksiyona koymuş ağlıyor. Sabah 7’de uyku sersemliğiyle işe giden kadına kocaman bir tır çarpıyor. O kadının psikolojisi şu an kim bilir nasıldır. O soför 7/24 sefer hesabıyla çalıştırıldığı için durmuyor. Anadolu’nun ücra bir köşesinde ailesine birkaç kuruş göndermek için gurbete gelmiş bir insana, ‘maaşınız 1.500 TL ve günlük ortalama 6 sefer yapacaksınız, onun dışında yapacağınız her sefer başına 10 TL alırsınız’ diyince şoför de fazla sefer yapayım diyerek resmen ölüme gidiyor. Fazla kazanayım derken hızlanıyor, acele ediyor. Normalde 8 saat çalışılması gerekiyorken, 12 saat çalıştırılıyorlar. Burada işçinin değeri sıfır.”
ŞANTİYE DIŞARIYA KAPALI
İnşaat İşçileri Sendikası (İNŞAATİŞ) Örgütlenme Sekreteri Yunus Özgür de 3. havalimanında çalışan üyelerden gelen bilgilere göre haftada en az üç-dört işçinin iş cinayetine kurban gittiğini söylüyor. Özgür, “İşçi ölümleri normalde zaten gizleniyor. 3. havalimanı gibi dışarıya tamamen kapalı bir yerde kesin bilgiye ulaşmak çok zor” diyor.
‘KAMYON TERÖRÜ VAR’
Televizyonlarda ‘kamyon terörü’ diye geçen haberler geliyor aklıma. İnsan ister istemez düşünüyor. Burada devlet ve iş sahibi, kamyona fazla yük yükletiyor, işçiyi fazla çalıştırıyor, acele ettiriliyor, baskı altında tutuyor. Jandarmaya, polise, burada çalışan arabalara ceza yazmayın dedikleri ifade ediliyor. Araçta KKC’yi (Kolin, Kalyon, Cengiz) görmeleri yeterli oluyor. Ne muayenesine, ne sigortasına, ne de şoförün ehliyetine bakılıyor. Kaza geliyorum diyor. Böylece burada ‘devletin kamyon terörü’ oluşuyor. Milete ana avrat küfür eden Cengiz, burada tonlarca para kazanıyor. ‘Cengiz Holding’e çalışıyorum’ dedin mi iş bitiyor.
İŞÇİ Mİ, KÖLE Mİ?
Havalimanında kayıtlı 31 bin işçi çalışıyor. Bunun içinde Vietnam ve Almanya’dan getirilenler de var. İşçiler köle muamelesi görüyor, sosyal aktiviteleri de yok. Yemakhanelerde doğru düzgün bir yemek dahi yok. Banyoları koku içinde. C., “Hayvan bağlasanız burada yatmaz. Ama Almanyadan gelen işçi burada ki işçilerin içinde yemek yemiyor, kendi yemeğini, yatma yerini, konteynırını tır’la kendi ülkesinden getirtiriyor. Vietnamlı işçilerin de yövmiyeleri dolarla. Buradaki aynı işi yapan işçilerden daha fazla. Kesin olmamakla birlikte 2.500 dolardan bahsediliyor, bununla birlikte sigortaları da yüksek primle yatırılıyor. Ama Türkiye yurttaşı işçiye sözleşmeyi asgari ücretten imzalatıyorlar. Ama işçi 12 saat çalıştırılıyor. Üstünü elden vereceğiz diyorlar. Vermeseler de işçi hiçbir hak talebinde bulunamıyor. Artık o paranın verilip verilmemesi patronun vicdanına kalmış. Bir keresinde, Batman’dan gelen duvarcılar çalıştılar ama o işçilerin parasını patronlar vermeyip yedi” diyor. Ekmek parası için geldikleri inşaattan cenaze torbalarıyla ayrılan işçilerin ailelerine ‘‘sus payı’’ verildiği de kamyon şoförünün verdiği bilgiler arasında.
RANT, BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL
Kamyon yok edilmiş ormanlık alanında dolandıkça ağaçların yerine dikilecek AVM’leri, apartmanları görüyor gibiyim. C., “Şimdi Yeşilköy’de bir arsanın fiyatı ne kadarsa havalimanının etrafındaki arsanın da odur’ diyor ve ekliyor: “Yıllarını burada geçiren insanların yerine İzmir, Adana, Mersin’den gelen yandaşlar faydalanıyor. Adam İzmir’den gelip, havalimanına çalışıyorum deyip bir kuruş para vermeden istediği yeri zorla istimlak ediyor. Burası beş sene sonra İstanbul’un Yeşilköy’ü, Bakırköy’üdür. Hatta daha güzeli. Bu adam 10 kişiyi öldürtür yine bu arsayı bırakmaz. Bana verilse, ben de olsam bırakmam. Devletin eliyle verilen bir rant. Buranın tümü rant, başka da bir şeyde yok. Havalimanı hikâye. Burada havalimanı yapan Hollandalılar.”
40 BİN KAPLUMBAĞA
Hafriyat alanları, daha önce piknik yapılan, köylülerin hayvanlarını otlattığı, yüzlerce hayvanın da sulak alanıymış. Çırılçıplak alana çevrilmiş arazilerde, kesilen ağaçların kökleri dozerlerle kazınmış. Doğa savunucularına göre, ormanlık alanların yok edilmesiyle sadece 40 bin kaplumbağanın yuvası başka yere götürülmüş. C. bölgenin önceki halini ise şöyle hatırlıyor: “Bir kaç yıl önceye kadar da burada domuz sürüleri ve geyiklerle karşılaşırdım. Şuan üzerinde bulunduğumuz hafriyat döküm sahası ve kaynak fabrikasının yapıldığı yerde daha önce büyük bir gölet vardı. Belgrat’tan Karaca’lar oraya su içmeye gelirlerdi, tıpkı köylülerin hayvanlarını otlatması gibi. Bir de hayvancılık kalmadı diyorlar. Misal Akpınar köyü hayvancılıkla geçiniyordu.Ve burası Akpınar köyünün merasıyken, 3 yıl önceye kadar yüzlerce manda burada otlatılıp, suy içiyordu. Biz de köylüden organik temiz süt alıyorduk ama şimdi köye gitsen üç manda kalmamıştır. İki yıl önceye kadar da pazar günleri çalışmazdık çünkü insanlar buraya pikniğe geliyordu. Burası şenliğe dönüyordu. Ben de çocuklarımı kamyonla getirirdim, pikniğimizi yapardık. Daha önce bu gölette, çok güzel balıklar vardı ama artık öyle bir şey yok, masallarda bıraktılar. Balık yerine bataklık var. ‘Gel fabrikayı kur, arsa senindir’ dediler. İzmir’den adam getirdiler. Adam kaynak fabrikası kurunca, hazine malına konmuş oldu ve bu gölet onun oldu. Havalimanı bittiğinde bu adam burayı ya başka bir şekilde kullanacak ya da bir lojistik şirketine kiraya verir veya satar. Bu para da kaynakçı için yastık parası sadece. Buradaki rant hiçbir yerde yok. Sabahtan akşama kadar büyük bir alan içinde geziyoruz. Bir kargayla bile karşılaştık mı? Her yer toz duman, makine sesine hiçbir canlı burada durabilir mi ki?’
ACELE EDİN BASKISI
Yolda kamyonların plakası ilerlediğini görüyoruz. C. de bu konuya değiniyor: “Bu araçlar insana çarpar, öldürür ve gider. Bitti. Faili meçhul. Kim vurduya gitmiş olursun. Devlet istese bulur. Havalimanında çalışıyor diye cezada esneklik yapar. Bakanlık, 2019 seçimlerinden önce teslim edilsin diye ‘acele edeceksiniz’ emrini veriyor. Dikkatini çekmiştir, tüm kamyonlar balık sırtı. Normal de benim kamyonumun yük hakkı, en fazla 42 tondur. Geçersen ceza uygulanması lazım ama şu an çalışan tüm kamyonlar, 80 ton civarında. Firmanın ismini vermeyeyim, bir keresinde gereğinden daha fazla yük yüklemediğim için beni kovdu. Adama, ‘farz edin ki kaza yaptım ve biri öldü ve bu yükü kantara çektiklerinde 22 yıl verirler, yatar mısınız?’ dedim. ‘O zaman çalışma’ karşılığını verdi.”
KÖYLÜLERİ KİMSE DUYMADI
Dördüncü hafriyatı boşalttıktan sonra akşam oluyor. Robot gibiyim. C. de aynı şeyi hissettiğini dile getiriyor. “Buraya ilk olarak 2007’de geldim. Makinelerden ve egzoz dumanından yağmur değil artık asit yağıyor. Havalimanının kulesini lale sembolünde yapıp, maketini dağıtıyorlar ama onun nasıl gözüktüğünü bir de gelip Akpınar, Çiftalan, Ağaçlı, Odayeri köylülerine sorsunlar. Örneğin Öz – Trans’a, taş çeksin diye verilen arsada köylülerin hayvanları ne kadar zarar gördü? Onlar için önemli değil. Köylüler kaç sefer yürüyüş yaptı, yolu kapattı ama kimsenin kendilerini duymadığını anlayınca onlar da susmak zorunda kaldı. Evet bir tarafta çocuklarımıza bakalım derken diğer tarafta çocuğumuzun geleceğiyle oynuyoruz. Şu an çocuğumun elektrik, su faturasını, kirasını veriyor ve okutuyor olabilirim ama temiz, sağlıklı bir geleceğini de peşin olarak yok edilmesine, elinden alınmasına aracı oluyorum. Belki memleketime giderim ama 10 sene sonra özellikle burada yetişecek olan neslin doğasını, suyunu, oksijenini kısaca hayatını çalıyorum” diyor.
KAYNAKhttps://www.turkishnews.com/tr/content/2018/02/14/ucuncu-havalimani-insaatinda-400-isci-oldu-torbayla-gomduler/

5 Şubat 2018 Pazartesi

Başta İNCİRLİK ve KÜRECİK olmak üzere "neden ve niçin" Türkiye'de ki bütün (NATO NAM ABD) ÜS'leri ABD Kullanımına kapatılmıyor? Akşener: ABD bu işin suçlusuysa, İncirlik ve Kürecik Üssü'nü kapatın.

Meral Akşener: ABD (AMERİKA) bu işin suçlusuysa, İncirlik ve Kürecik Üssü'nü derhal kapatın!... 
"Siyasetçilerin parayla askerlik yapmış çocukları Afrin'e gitmeli"
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta ABD’ye ‘Eyyy’ dediğini hatırlatan İyi Parti Lideri Meral Akşener, “Afrin’de Rus nüfuzu var. Amerika bu işin suçlusuysa Malatya’daki üssü, füze sistemini, İncirlik’i kapatın” dedi. Sözcü'den Zeynep Gürcanlı'ya konuşan Akşener'in açıklamalarından bir bölüm şöyle: Birr haftadır Afrin konuşuluyor. Ben gerçekten bu işin uzmanı 100'e yakın isimle konuştum. Suriye'yle ilgili esasında devletin bilgisi yok. Her şey tek kişinin inisiyatifinde yürüyor. Afrin, PYD-YPG'nin bulunduğu bir yer ama nüfuz olarak Rusya'ya ait. ABD 30 bin kişilik PYD-YPG'den oluşan bir ordu kuruyor. Amma velakin o Fırat'ın doğusunda… Şimdi yapılan konuşmalara bakıyorum; Afrin'de ağırlıklı olarak Rus nüfuzu var ama sayın Erdoğan ABD'ye bağırıyor “Eyyy” diye… Amerika bu işin suçlusuysa “Malatya'daki üssü, füze sistemini, İncirlik'i kapatıyorum kardeşim” deyin. İkincisi Rusya'yla ne konuştun Afrin konusunda? Devlet dediğim o ciddi alan Afrin'le ilgili bir ciddi karar vermişse, bir Türk vatandaşı olarak elbette devletimin yanındayız ama oraya gidip şehit düşme ihtimali olanlar ana kuzuları. Sarayda sen oturacaksın, gemicik filolarını senin çocukların yapacak, bir baltaya sap olamamış bakan çocuklarının evinden para sayma makineleri çıkacak. Sonuç itibarıyla herkes için söylüyorum, İYİ Parti de dahil CHP, MHP, AKP, adı önde olan bütün siyasetçilerin parayla askerlik yapmış çocukları Afrin'e gitmeli. O zaman anlayalım ki bu bir milli meseledir.
TÜRKİYE ÜSLERİNİ ABD KULLANIMINA KAPATMALI
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı, IQNA’ya verdiği röportajda “Türkiye; öncelikle üslerini ABD kullanımına kapatmalı, ABD askeri varlığını sonlandırmalı ve NATO’dan çıkmak dahil can alıcı tedbirleri öncelikle uygulamalıdır” dedi.
Hem iktidar hem muhalefetin sert tepki gösterdiği NATO’nun Kasım ayında gerçekleştirdiği tatbikatında yaşanan skandal Türkiye-NATO ilişkilerinin yeniden sorgulanmasına da yol açtı. MHP lideri Devlet Bahçeli "NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir" derken; Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de "NATO bize bağımsızlık vermiyor, bağımsızlığımızı yok ediyor" diyerek, çözümün Türkiye'nin bu dayatmadan kurtulması olduğunu söylemişti.
Son gelişmeleri IQNA Haber Ajansı’na değerlendiren Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı emekli Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş, Türkiye’nin NATO’dan ayrılarak Batı Asya’da yeni ittifaklar kurması gerektiğini vurguladı. Tümgeneral Karataş, ABD, NATO’yu hep kendi çıkarları için kullandığını belirterek, IQNA muhabirinin sorularını aşağıdaki şekilde yanıtladı:
1 – Günümüzde NATO’nun Türkiye dış politikasındaki yeri nedir? Türkiye’nin NATO’dan ayrılması ülkenizin lehine mi olur yoksa aleyhine sonuçlar mı doğurur?
Türkiye’nin milli menfaatleri ve politikaları ile NATO politikaları her zaman uyumlu olmamıştır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde SSCB ( Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)’ye karşı NATO üye ülkeleri içerisindeki ikinci büyük ordusu ile önemli görevler üstlenmiş ve fedakarlıklarda bulunmuştur. Soğuk Savaş sonrası NATO ve ABD dünyada tek kutuplu kalmanın verdiği cesaretle kendilerine farklı görevler bulmaya başlamıştır. Bu fırsattan istifade ile ABD, NATO’yu hep kendi çıkarları için kullanmaya ve görevlendirmeye başlamıştır. Yani NATO ABD’nin oyuncağı hale gelmiştir. Irak ve Suriye’de açıkça görüldüğü gibi terör örgütü PKK/PYD’ye “benim kara ordum” diyen ve NATO’yu örtülü olarak ABD, yani NATO’nun lider ülkesi sözüm ona IŞİD’le mücadele altında Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmekte ve terör örgütleri ile işbirliği yapmaktadırlar.
Şu anda NATO’ya üye 29 ülkenin 28’i IŞİD’le mücadele altında ABD’nin liderliğindeki koalisyon içerisinde Suriye’dedir. Açıkca NATO ortada yok ama 28 NATO üyesi ülke ile toplamda 60 üzeri ülke Suriye savaşına dahil olmaktadır. Türkiye’nin komşularıyla ilkişkilerini bozmak için çalışan NATO, ikiyüzlü politikları ile insanlık suçu işlemektedir. Türkiye’nin üyesi olduğu 1952 yılından günümüze kadar faydasının yanısıra zararı daha fazla olan NATO, görevini tamamlamış ve “Haydut” bir organizasyon halini almıştır. Artık NATO’dan ayrılmak ve başta komşu ülkeler İran, Irak, Suriye olmak üzere Batı Asyada yeni ittifaklar kurmak Türkiye’nin öncelikleri arasında olmalıdır.
2 – ABD’ye ait nükleer bombaların İncirlik Üssü’nde bulunduğu söyleniyor. Bu bombalar neden henüz Türkiye’den çıkarılmamıştır? Bazı analistler de ABD’nin Türkiye’ye konuşlandırdığı silahların daha çok İsrail’e hizmettiğine inanmakta. Sizce Türkiye ve bölgeye karşı bu gibi tehlilkeleri önlemek için Ankara nasıl bir dış politika yürütmelidir?
Türkiye’de NATO şemsiyesi adı altında İncirlik’te bulunan 50 adet ABD nükleer bombasına ilişkin bilgiler, Kürecik Radarı ile Diyarbakır Hava Üssünün Batısında bulunan ABD askeri varlığı konusu Ekim 2017 ayı içerisinde ayrıntıları ile tarafımdan açıklanmıştır.
Daha sonra 05 Kasım 2017 tarihinde Vatan Partisi Genel Başkanı Doktor Doğu Perinçek ve tarafımdan yapılan basın toplantısında bu hususlar ayrıntıları ile tekrar kamuoyu ile paylaşılmıştır. Tek başına haber dizisi olacak bu basın toplantısının Türkçe metini EK-A olarak ilişikte sunulmuştur.
3 – Terör örgütü FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in iadesi’nden kaçınan ABD’liler Suriye’de de Türkiye’nin muhalefetine rağmen PYD-YPG’yi kendi kara kuvvetleri olarak kullanmakta. Yani başka bir deyişle Türkiye ve ABD’nin menfaatleri birçok konuda örtüşmemektedir. Bu durumda ABD’nin hala Türkiye için güvenilir bir müttefik olduğunu söylemek mümkün mü? ABD’nin bu yaklaşımları karşısında Türkiye’nin ne yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?
ABD artık Türkiye için tek başına ve NATO içerisinde kesinlikle ve kesinlikle güvenilir bir müttefik değildir. Burada uzun uzun bilinen nedenlerini anlatmadan sadece özetleyeceğim. ABD, Ortadoğuda hem Türkiye için, hem de komşuları için eskiden olduğu gibi şimdide potansiyel bir tehlikedir.
ABD, daha önce örtülü olarak terör örgütlerine verdiği desteğini artık açıkça yapmaktan kaçınmamaktadır. ABD, IŞİD terör örgütünü yaratmış Irak ve Suriye’de kullanmıştır. ABD, PKK ve PYD’yi yanına alarak eğitmiş, tonlarca karadan ve havadan silah yardımı yapmış, hava gücü ile desteklemiş ve desteklemeye devam etmektedir. ABD, Suriye’de kurduğu üslerle Ortadoğu’da kalıcı olmaya ve hakimiyet alanını genişletmeye çalışmaktadır. ABD artık Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve sonrasında Türkiye ve İran’ın toprak bütünlüğünü hedef almış potansiyel bir tehdit unsurudur.
ABD’nin bu yaklaşımları konusunda Türkiye; öncelikle Türkiye’deki üsleri ABD kullanımına kapatmalı, ABD askeri varlığını sonlandırmalı ve NATO’dan çıkmak dahil can alıcı tedbirleri öncelikle uygulamalıdır.
4 – IKBY’nin sözde bağımsızlık referandumu konusunda İran, Türkiye ve Irak’ın işbirliği bölgedeki meselelerin dış güçlerin müdahalesi olmadan çözülebileceğini gösterdi. Sizce Batı Asya’daki olası krizleri engellemek için bölge ülkelerinin görevi nedir?
Bölge ülkeleri için en önemli görevler;
1-İç ve dış provakasyonlara karşı işbirliği yapmak,
2-Birbirlerinin hassas olduğu konulara daha olumlu yaklaşmak,
3-Etnik ve mezhepsel politikaları uygulamaktan kaçınmak, olmalıdır.
5 – Suriye konulu Soçi Zirvesi’nde İran, Türkiye ve Rusya arasında önemli mutabakatlara varıldı. Sizce gelecekte de Ankara-Şam ilişkilerinin normalleşmesi mümkün mü? Türkiye artık Suriye’ye yönelik nasıl bir politika izlemelidir? Türkiye ve Suriye’de yaşayan sade vatandaşlar arasında kesinlikle düşmanlık sözkonusu değildir. Kırgınlıklar olabilir ama düzeltilmeyecek hususlar değildir. Türk kamuoyu en kısa zamanda Suriye ile direkt temas kurulmasından yanadır. Bakın göreceksiniz Ankara-Şam ilişkileri 2-3 yıl içerisinde yavaş yavaş normale dönmeye başlayacaktır.
EK-A: 05 Kasım 2017 Basın Toplantısı: İncirlik’teki Nükleer Bombalar, Batı Asya ve Dünya’ya Tehdit; İncirlik’teki Nükleer Bombalar; Batı Asya ve Dünya’ya Tehdit
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Genel Başkan Yardımcısı E. Tümgeneral Hava Pilot Beyazıt Karataş, Vatan Partisi İzmir İl Başkanlığı’nda ortak basın açıklaması düzenlediler. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in basın açıklaması:
Değerli basın mensuplarımız. Değerli İzmir öncüleri. Bu tarihi günlerde hepinizi sevgiyle, saygıyla ve güvenle ve Türkiyemizin geleceğine iyimserlikle, umutla bakarak selamlıyoruz.
Türkiye çetin günlerde, büyük başarılarla çetin günlere giriyoruz. FETÖ'yü temizledik, PKK'yı hendeklere gömdük. Batı Asya'da dostlarımızla buluştuk. İran ile Suriye ile Rusya ile beraberliğimiz sayesinde ABD ve İsrail'i İkinci İsrail girişimini bozguna uğrattık. Artık Batı Asya, Batı Asyalılarındır. Burada davetsiz olarak bulunan, Atlantik ötesinden gelen güçler, fazla zora sokmadan kendi ülkelerine dönmelidirler. Ama bu süreç çetin geçecek, öyle gözüküyor. Kesinlikle buradan şunu ilan ediyorum: Kandil beyaz bayrak çekecek. Türkiye, İran, Rusya birlikteliğine beyaz bayrak çekecek, Türkiye'ye beyaz bayrak çekecek. Türkiye'nin bütünlüğü içinde yer alması için herkese çağrıda bulunuyorum. ABD planlarına alet olma dönemi bitmiştir. ABD'den silah alarak, o silahı kardaşlarının üzerine çevirmek, Türkün, Kürdün, Arabın üzerine o silahı, o namluyu çevirme dönemi bitmiştir. İhanet dönemi bitmiştir. Onun için herkesi Batı Asya'nın birliği içinde yer almaya, Türkiye'nin vatan bütünlüğü, huzuru, barışı, üretim ekonomisini kurma mücadelesi içinde yer almaya davet ediyorum. Bu çetin sürecin tabi çeşitli tehlikeleri mevcuttur. Karşımızda, ABD gibi İsrail gibi dünyanın ağalığı iddiası olan güçler bulunmaktadır. Bu çetin koşullardan belki de en önemlisi Türkiye topraklarının altında, Türkiye'de ABD'nin nükleer silahlarının bulunmasıdır. Bu konudaki kesin bilgileri, sayın komutanımız, Genel Başkan Yardımcımız, Partimizin Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Hava Kuvvetleri'nin seçkin generallerinden, Emekli Tümgeneral, Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş komutanımız açıkladı, Türkiye'ye, kamuoyuna, dünya kamuoyuna. Büyük ilgi gördü. Komutanımız sayın Beyazıt Karataş'ın Genel Başkan Yardımcımızın açıklamaları Batı Asya'da ve dünyada yankılandı. İran'da, Mısır'da Suriye, Irak ve Rusya'da komutanımızın açıklamaları basında geniş bir şekilde yer buldu. Şimdi bu çetin koşullara girerken, engin bilgisiyle sayın komutanımızın Türkiye, Batı Asya ve dünya kamuoyuna nükleer silahlar konusundaki açıklamasını İzmir'den dinleyeceğiz.
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı E. Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş’ın yaptığı basın açıklaması: Bu basın toplantısında; Öncelikle 1951 yılından günümüze kadar Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir yer tutan, 1954 yılında yapılan ilk anlaşmadan, 1969 yılında imzalanan gizli anlaşmaya, 1974 Kıbrıs Barış Harekatından sonra ABD tarafından Türkiye’ye uygulanan ambargo nedeniyle 1975 yılında ABD kullanımındaki üslerinin kapatılmasına, 1980 yılında imzalanan Savunma Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) ile kullanımına devam edilen Türkiye ve Amerika tarafından müşterek kullanılan İncirlik Hava Üssü ile ilgili bilinen bilinmeyen bazı önemli konuların yanısıra, özellikle Türk Kamuoyunun yakından ilgileneceği “İncirlik’te Nükleer Tehlike” boyutundan bahsedip, Üs’de bulunan nükleer bombalara ilişkin güncel bilgiler vereceğim. Ayrıca, konunun bir bütün olarak ele alınması ve daha iyi anlaşılması için yine büyük ilgi uyandıracak “Türkiye’deki NATO ve ABD Varlığına” ait son durumu sizlere aktaracağım.
İNCİRLİK’TE NÜKLEER TEHLİKE
2009 yılında NATO’da yapılan görüşmeler sonrası nükleer caydırıcılık bahane edilerek NATO’nun bazı ülkelerinde bulunan ve eski nesil olduğu ifade edilen uçaklardan atılabilen “B61-3/4” nükleer bombaların, yeni nesil olduğu belirtilen yine uçaklardan atılabilen “B61-12” tahrip gücü çok yüksek olan termonükleer bombalarla değiştirilmesi Avrupa ve Türkiye’de konuşlandırılması kabul edilmiştir. Açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre; Bu plan doğrultusunda yeni nesil uçaklardan atılabilen “180 adet B61-12” termonükleer bomba 70 adet İtalya, 50 adet Türkiye, 20 adet Almanya, 20 adet Belçika ve 20 adet Hollanda olmak üzere “5 NATO” üyesine yerleştirilmiştir. Ayrıca ABD’nin 8-12 milyar dolarlık bir bütçeyle 400-500 adet nükleer bombayı uçak gemilerine ve denizaltılara yerleştirileceği ifade edilmiştir.
2015 yılında Alman televizyon kanalı ZDF’ye konuşan ve Pentagon belgelerine dayanarak verdiği bilgilerde Amerikan Bilimler Konfederasyonu üyesi nükleer fizikçi Hans Kristensen, ABD unsurlarının bulunduğu Türkiye’deki İncirlik Üssünde nükleer modernizasyon kapsamında yeni nesil nükleer bombaların yerleştirileceği “21 Sığınağın" bulunduğu “Nato Sahasının” güçlendirildiğini ifade etmiştir. Yine açık kaynaklardan elde edilen bilgiler ve uydu görüntülerinden; Nükleer bombaların Türkiye dahil Avrupa’da yerleştirilmesi düşünülen hava üslerine ilişkin gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması için alt yapı inşaatlarına 2015 yılının ilk yarısında başlandığı, 2015 yılı sonlarında tamamlandığı, ABD’nde devam eden uçuş test atışları biten bombaların 2017 yılı başından itibaren Türkiye’de İncirlik Üssüne yerleştirilmeye başlandığı anlaşılmaktadır.
Yerleştirildikleri üslerde bulunan nükleer bombaların ABD ve bazı ev sahibi ülke uçakları tarafından atılması hedeflenmiştir. Türkiye’de İncirlik’te bulunan nükleer bombaların ise ABD F-15 ve F-16 uçakları tarafından atılması planlanmıştır. Türkiye’nin kendi F-16 uçakları ile nükleer bomba atılması önerisinin kabul edilmediği anlaşılmaktadır Alman ZDF kanalına konuşan Hans Kristensen, kısa bir zaman içinde Avrupa ve Türkiye’de konumlandırılacak nükleer bombaların modernize edilen bombalar olmadığını, çok işlevli yeni bir nükleer silah olduğuna vurgu yapmıştır. Kristensen, B61-12 nükleer bombaların “Hiroşima’ya atılan atom bombasının asgari dört katı gücünde ortalama 50 kiloton” yıkıcı bir güce sahip olduğu, bu bombaların birden çok bomba işlevi gördüğü, yer altı ve üssündeki hedefleri yok etme gücüne sahip olduğunu vurgulamıştır.
TÜRKİYE NÜKLEER HEDEFTİR
2009 yılında NATO’da alınan bir kararla daha önce yine topraklarımızda İncirlik’te konuşlandırılan nükleer bombaların yeni nesil nükleer bombalarla değiştirilmesini ABD’nin baskısı ile kabul eden Türkiye, anlaşıldığı ve görüldüğü gibi bu kararı ile nükleer savaşta ülkemizi nükleer tehdit altına diğer bir deyişle “nükleer hedef”konumuna getirmiştir.
İNCİRLİK ÜSSÜ MERKEZLİ ÖNEMLİ TARİHİ OLAYLAR
1951 yılında inşaatına başlanan ve 1954’de tamamlanan üs, ABD’nin dünya çapında “Ana Harekât Üssü statüsü”verdiği az sayıda üsten biridir ve bin millik (1800 Km.) harekât yarıçapıyla Amerikan Hava Kuvvetleri’nin Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ege ile birlikte asıl Basra ve Hazar petrol bölgelerini kapsayan bölgede kontrolü sağlamasına önemli katkı sağlamaktadır. 1958 yılında Almanya’dan gelen Amerikan deniz piyadelerinin “Türk hükümetinin iznini” bile beklemeye gerek duymadan İncirlik üssünden Ürdün’e gitmelerine sahne olmuştur. 1958 yılında ABD’nin Lübnan müdahalesinde etkin bir şekilde kullanılmıştır.
01 Mayıs 1960 tarihinde Amerikan Pilotu Gary Powers yönetimindeki bir Amerikan U–2 uçağı Sovyetler Birliği toprakları üzerinde casusluk uçuşu yapmak üzere İncirlik üssünden havalanmış ve uçak Sovyetler tarafından düşürülmüştür. Türkiye bu önemli olayı “uçak düşürüldükten üç gün sonra” yine Sovyet makamlarının açıklamalarıyla öğrenmiştir. 1978 yılında, İsrail’in Filistin Tel-Zaatar kampını bombalaması olayında ABD İncirlik Üssünden lojistik destek vermiştir. 1986 yılında Libya’nın bombalaması sırasında ABD, İncirlik Üssüne intikal eden F–111 uçaklarını da kullanmıştır.
1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşından 2003 yılındaki Irak’ın işgaline kadar olan 12 yıl boyunca İncirlik Üssü “Kuzeyden Keşif Harekatı/Çekiç Güç” için yoğun bir şekilde kullanılmıştır.
ABD’nin 11 Eylül olaylarını bahane ederek gerçekleştirdiği Afganistan işgalinde “ele geçirdiği El–Kaide elemanlarının” CIA ajanları tarafından seyyar sorgu merkezi olarak İncirlik Üssünü kullandığı bilinmektedir. IŞİD’le mücadele kapsamında 2013 yılından itibaren PKK/PYD/YPG/YPJ terör örgütlerine İncirlik’ten destek vererek “Türkiye’nin güvenliğini” göz göre ihlal etmektedir.
15 Temmuz 2016 tarihinde “Amerikan-CIA destekli FETÖ/PDY Darbe Girişimi” sırasında 10’ncu Tanker Üs Komutanlığı-İncirlik Üssünde konuşlu tanker uçakları ile darbeci F-16 uçaklarına havada yakıt ikmali yapılarak uçakların inmeden saatlerce uçması sağlanmıştır.
TERÖR YUVASI İNCİRLİK, KÜRECİK FÜZE SAVUNMA RADARI İLE DİYARBAKIR HAVA ÜSSÜ ABD KULLANIMINA KAPATILMALIDIR
PKK/PYD/YPG/YPJ’ye FETÖ/PDY’ye yani terör örgütlerine açık destek veren ABD, 15 Temmuz darbe girişimini yapan FETÖ/PDY terör örgütünün elebaşına 1999 yılından itibaren ev sahipliği yapmakta ve çok açık bir şekilde 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındadır. Sonuç olarak;
Nükleer silahlarını baskıyla Türkiye’ye yerleştirerek “Türkiye’yi nükleer hedef” haline getiren, “terör örgütlerine destek” veren ve bunlar için İncirlik Üssünü kullanan, bugüne kadar kendisine anlaşmalarla sağlanan hakları ihlal ederek burayı bir “terör yuvası” haline getiren “ABD’ye İncirlik Üssünün kapatılması” (Fotoğraf-1,2,3,4),
2011 yılı sonu 2012 yılı başından itibaren NATO maskesiyle Malatya/Kürecik’e konuşlandırılan “füze savunma radarının kapatılması” (Fotoğraf-5),
01 Ekim 2015 tarihinden itibaren sözde Arama-Kurtarma maksadıyla Diyarbakır Hava Üssünde bulunan 3 Silahlı Helikopter, 2 Silahlı Ulaştırma Uçağı ile 500-1000 ABD askerinin kaçak olarak adlandırdığımız “Diyarbakır Hava Üssünü kullanmasına son verilmesidir” (Fotoğraf- 6,7).
Fotoğraf-1
Fotoğraf-2
Fotoğraf-3
Fotoğraf-4
Fotoğraf-5
Fotoğraf-6
Fotoğraf-7
TÜRKİYE’DEKİ NATO VE ABD VARLIĞI
1. Müttefik Kara Komutanlığı-İzmir (NATO-ABD)
2. Çabuk İntikal Kolordusu (3.Kolordu Komutanlığı)-İstanbul (NATO-ABD)
3. Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi-Ankara (NATO)
4. Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi-Ankara (NATO)
5. ABD Savunma İşbirliği Ofisi (ODC-Turkey)-Ankara (ABD)
6. NATO AWACS arafından kullanılan Konya Hava Üssü-Konya (NATO)
7. ABD tarafından da kullanılan Mersin Limanı (ABD)
8. 39.Hava Üs Komutanlığı (39.Air Base Wing)-İncirlik (ABD)
9. İspanya PATRIOT Hava Savunma Bataryası-İncirlik (NATO)
10. İtalyan ASTER-30 Hava Savunma Bataryası-Kahramanmaraş (NATO)
11. Füze Savunma Radarı-Kürecik (NATO-ABD)
12. Yedek Uçuş Meydanı (Emercensi)-Erhaç/Malatya (ABD)
13. Füze Savunma Radarı Komuta Merkezi-Diyarbakır (NATO-ABD)
14. ABD Arama-Kurtarma (MAK) Birliği-Diyarbakır (ABD)
15. Yedek Uçuş Meydanı (Emercensi)-Batman (ABD) & Muhabir: Morteza Karimi